12 Eylül'ü Çorumda Yaşamak

-A A +A

Mevlüt UYANIK
Prof. Dr.
Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi

I. Giriş:

1978-1980 yılları hayatımın en önemli dönemidir; çünkü kişiliğimin ve kimliğin temellerini sağlamlaştırmaya çalıştığım ve üniversiteye hazırlandığım bu dönem,  sağ-sol, Alevi-Sünni ayırımı üzerine kurulan Çorum olaylarındaki kardeş kavgaları içinde geçti. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini tercihim de, bu terör ve şiddetten, en azından, Üniversite aşamasında kurtulma isteğimin sonucuydu. Bu fakülteyi kazanarak kayıt yaptırdıktan birkaç gün sonra 12 Eylül 1980 İhtilalinin olacağını, bütün Türkiye’de terörün bir gün içinde birden bire biteceğini nereden bilebilirdim (!) Netekim, “sorgulanırsam intihar ederim”  diyen ama mahkeme’de hasta yatağından da olsa ifade veren zatın darbenin olgunlaşmasını beklediklerini ve bunun için binlerce insanın hayatının karartıldığını asla ve asla unutamayacağım. Nasıl unuturum, yaklaşık bir milyon altıyüz bin insan tutulanmış, sorgulanmıştı. Bir sağdan bir soldan diyerek yaşları büyütülerek idam edilenleri, “ne yapalım yani asmayalım da besleyelim mi” cümlelerini unutmam mümkün değil.

Bu, Türkiye’yi anlamaya çalışırken yaşadığım ilk önemli paradokstu. İkincisi, Sungurlu Lisesinde bütün boyutlarıyla yaşadığımız şiddeti, ne o zaman ne de şimdiki ziyaretlerim esnasında esnaf arasında hiç hissetmediğimi, hala Alevi komşularımızın beni kendi çocukları olarak gördüklerini söylersem, meselenin ne derece vahim olduğu biraz anlaşılabilir. Bir de Çorum’da sağ ve sol çatışması yaşanırken sağ/ülkücü hareket içinde alevi kardeşlerin de bulunduğu ve kardeşlik hukukunun aynen devam ettiğini söylersem, bu kategorizasyon ve çatışmanın sistematik bir hazırlık sonucu olduğu barizdir.

Sağ-sol ve/ya Alevi-Sünni ayrımı merkezli sorunun tarihsel ve güncel boyutları üzerinde araştırılmalar yapılmakta ama 12 Eylül öncesinde yaşanan Çorum olayları hakkında sağ/ülkücü perspektiften bir inceleme yapılmadığı da ortadadır. Çorum Aydınlar Ocağı Başkanı Mustafa Özcanbaz bu çerçevede arşiv çalışmalarına devam etmektedir.  Lise son da yaşadığım bölünmüş mahalle ve paylaşılmış okullar paradoksundan kurtulmak için  sakin ve kavgadan uzak bir yükseköğretim hayali ile geldiğim İlahiyat Fakültesinde yeni bir şok yaşadım. 12 Eylül 1980 ihtilali öncesinde Akıncı-Ülkücü kavgaları yüzünden en fazla kapalı kalan fakültelerden birisi de İlahiyat imiş.

Nasıl bir toplum mühendisliği ve kaos ortamı için çalışıldığını yıllar sonra kısmen de olsa anladım. Jeopolitik açıdan enerji arz ve üretim merkezlerinin en hassas noktasında bulunan Anadolu üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde askeri vesayetin 27 Mayıs 1960 darbesiyle başladığını, 12 Mart 1970 muhtırasıyla ivme kazandığını 12 Eylül 1980 darbesiyle vesayet zemininin iyice pekiştirildiğini sonradan anlamamın sebebi darbe zamanı 18 yaşında olmamdı. Velhasıl 12 Eylül darbesinin, 28 Şubat 1997 post modern darbesi ve 15 temmuz 2016 kalkışması 12 Eylül zemini üzerinden olduğunu unutursak tahliller eksik  ve tutarsız olur.

            1. Tarihsel Boyutuyla Sorun:

Fakülte öğrenciliği sırasında pratiğini yaşadığım sorunun teorik temelinin farklı zaman ve mekanlarda Emevi ve Abbasi kabileleri arasındaki iktidar mücadelesinden kaynaklandığını, daha sonra yine siyasal iktidar mücadelelerine meşruiyet sağlayabilmek için bu ayırımın Farisiler ve Türkler tarafından kullanıldığını öğrenmek, yaşadığım paradoksu biraz daha yoğunlaştırdı. Fakültede öğrendiğim bilgilere göre, Din, Allah tarafından insanların dünya ve Ahiret’e saadetlerini temin edecek ilahi ilkeler bütünüdür. Akıl sahiplerine hitap eden bu ilkeler Peygamber tarafından açıklanır, pratiğe geçirilir. Bu manadaki anlamı İslâm’dır. Bu, iman, İslâm ve ihsan (sözde ve amelde doğruluk) şeklinde ifade edilir. Bu, genel olarak insanlara ahlaklı ve adaletli bir şekilde hayat sürebilmeleri için gerekli donanımın İslam vasıtayla özel olarak da Müslümanlara, sağlandığını söylemek anlamına gelmektedir.

Gerçekten de böyle olmuş mudur? Yani İslamiyet, “alemlere rahmet olarak gönderilen” Hz. Muhammed’in Ahiret’e intikalinden sonra müntesiplerine gönderiliş gayesine uygun bir hayat tarzı sağlamış mıdır? Maalesef hayır, tam tersine; Hz. Osman dönemiyle birlikte İslam aleminde görülmeye başlayan siyasi-itikadi farklılaşmalar, Hz.Ali zamanında ivme kazanmış, bu da önerilen ve uygulamaya geçirilmeye çalışılan sistemlerin mahiyetine doğrudan etki etmiştir. İlk dönemden itibaren İslam dünyasında ortaya çıkan mücadeleler, muhtelif iktidarlar, meşruiyetlerini temin için İslam adına yeryüzünde var olduklarını ve insanlara hitap ettiklerini söylerler. Daha sonra, bu husus, dini alt gruplar tarafından iddia edilmeye başlandı; örneğin etnik olarak Türk, din anlayışı olarak ise Sünni Safevi Devleti, rakibi hem Sünni hem de Türk olan Osmanlı Devletine karşı olan iktidar  mücadelesinin meşruiyetini Şii öğretiye seçerek sağlamaya çalışmıştır.

Şu anda Caferi mezhebinin verilerini işlevsel İran İslam Cumhuriyeti, varoluşunu yine sahih-batıl ikilemi üzerine kurmakta ve bölgedeki iktidar savaşanı mezhepler üzerinden kurmaktadır. Bunun karşısında olanlar da aynı şekilde sünnilik adı altında selefilik ile hegemonyalarını devam ettirmek istemektedir. Önemli olan nokta  Türkler ve Farisilerin İslamiyeti sonradan kabul etmiş ve mevali konumunda olmaları, ilk dönemdeki Emevi-Şii-Harici tartışmalarına kadar fikri kökenleri götüren ve salt Araplar arası iktidar mücadelesinin daha sonra mevali arasında nasıl kökleşmiş bir siyasal manipülasyon aletine dönüştüğüdür.

Bizim açımızdan önemli olan 12 Eylül 1980 öncesinde yaşanan çorum olaylarında bu alevi/Caferi grup olmamasıdır, yani sorun tarihsel Fars/Türk iktidar savaşları değildir.  (O dönem Çorum’daki Çaferi Aleviliği anlamak için bir lisans tezi de yaptırmıştım. ‘Murat Erdem, Çağdaş Türk Düşünce Tarihinde Çorum Ehl-i Beyt  Çevresi, Çorum.1999) Çorum, Maraş olaylarında yaşanan alevi/sünni çatışmaları diye sunulan alevi/Bektaşi öğretiyi benimseyen vatandaşlarımızla olmuş, son zamanlarda yeniden bu yapılar üzerinde oynanmaktadır. Fetö yapılanmasının cami/cemevi birlikteliği 12 Eylül 1980 çatışmasının yaralarını tedavi etmiş insanları yeniden karşı karşıya getirmekti. Özellikle İbn Haldun merkezli söyleyecek olursak, toplumsal değişim ve dönüşümleri 40 yıllık/nesil periyodlarla izah ettiğimize 15 Temmuz 2016 da nasıl bir tehlikeyi atlattığımızı bir de bu boyuttan bir Çorumlu olarak araştırma gerektiğini belirtmek gerekir.

1995 yılından itibaren  Çorum İlahiyat Fakültesinde görev yapmam ve hergün yeni bir ilahiyat fakültesinin açıldığını günümüzde bile başka bir yere gitmememin nedeni de 1980 ve 1997  travmalarını birinci elden anlatabilmekti. Türk Düşünce tarihi derslerinde diyorum çoğunuz 1997 doğumlusunuz, ailelerinizde 28 Şubat’ı yaşayanlar varsa ancak bir anlatı olarak duyarsınız, 1980 ise bilme ve anlama imkânınız yok gibi, ama ben burada olduğum sürece tam sizin yaşlarınızda yaşadığım 12 Eylül travmasının canlı örneğiyim. Unutmayacağım, unutturmayacağım.

2. Güncel Boyutuyla Sorun: Bunun içinde Çorum’daki Alevi/Caferi ve Alevi/Bektaşi kesimlerle dostluk, yoldaşlık irtibatımı sürdürüyorum ve buna devam edeceğim. Aynı delikten ikinci kez ısırılmamamız için elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Nitekim ehli bilir, cami-cemevi projesinin Ankara’dan sonraki ikinci etabı Çorum’da olacaktı ve proje sorumlusu Feto firarisi Osman Eğri fakültemizde hem bölüm başkanı, hem hitit üniversitesinde Rektör Yardımcısı, hem de Hacı Bektaşi Veli Araştırma Merkezi müdürüydü. Ona karşı bu projenin yeni bir medeniyet içi çatışmayı tetikleyeceğini yazıp her yerde söyledim.  Şimdi bununla ilgili bir anektot paylaşacağım:

1995 yılında Gazi Üniversitesine bağlı olan Çorum İlahiyat Fakültesine geldiğim zaman bu sorunun pratik boyutuyla tekrar karşılaşmak, beni tekrar bu sorun üzerinde eğilmeme neden oldu. Çünkü Hacı Bektaş Veli Vakfı’nın Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bölgeye yaptırdığı bir kültür sitesi (temel atma törenine ve daha sonra aşure günlerine katılanlardan birisi olarak halkın buranın cem evi olduğunu söylediklerini işittim) ve Veysel Karani isimli bir cami yaptırılmaya başlandı. Vali, Belediye Başkanı ve Çorum ilahiyat fakültesinden bazı öğretim üyelerin de katıldığı temel atmak, açılış ve törenlerine birlik ve beraberlik konuşmaları yapıldı.

Dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel ve Başbakanı Sayın Mesut Yılmaz, 19 Mayıs 1997 tarihinde cem evi açtıklarını bildiğim için bu doğal bir tutumdu. Önemli olan yoldaşlık etmek, toplumsal barışa katkı sağlama ve olası yanlışlıklara evet dememek felsefi tutumum olduğu için camii yapımı için yapılan istişarede olumsuz görüş bildirdim. Gerekçem de şuydu: Sungurlu Turan mahallesinde oturuyorum, devletin resmi görüşünün alevi/Bektaşi olduğunu varsayalım ve yaşadığım yere bir cem evi yapıldığını gördüğümüz zaman tedirgin olurum, yeni bir kaos için mi bu diye düşünürüm. Cami ve cem evlerinin psikolojik savaşın bir aygıtı haline dönüşme riski hep vardır. Nitekim Çorum olayları Alaaddin Cami’nin kundaklandığı ve saldırıya uğradı iftirasıyla ortaya çıkmıştı, ne çabuk unuttunuz”  dedim. Ve doğal olarak da bir daha hiç istişareye çağrılmadım.

Bu projenin de etkin isimlerinden birisi Osman Eğri’ydi. O zamanlar asistandı ama Ankara İlahiyat fakültesinden hocam Süleyman Hayri Bolay ve Beyza Bilgin onun faydalı işler yaptığı kanaatindeydi. Bir keresinde Bolay hocamla da tartıştık ve uzun bir süre benimle dargın kaldı. Benim açımdan önemli olan Çorum’da bir daha 12 Eylül’ü hazırlayan çatışmalardan birinin daha yaşanmamasıydı, Hakkın hatırı her şeyden yücedir diyerek hareket etmeye çalışıyordum.  Nitekim Aşure gününü Sultan Ana diye bilinen bir kişinin merkezinde oluşturulan Cem evinde, Caferi geleneğin temsilcisi olduklarını söyleyenlerin kurduğu Ehl-i Beyt camiinde ve Marksist çevrelerinde de anıldığını söyleyecek olursam, dört farklı eğilimin Çorum’da olduğunu söylemem mümkündür. Bu çevrelerin 15 Temmuz sonrasında iyice ortaya çıktığı üzere Osman Eğri ve Fetö projesiyle hep mesafeli durduğu da bir gerçektir. 

3. Hedef, ülkeyi uluslararası müdahalelere açık hale getirmek

Ortadoğu’da artık medeniyetler arası savaş tezine gerek kalmadı, İran, Suriye ve Lübnan merkezli bir Şii/Safevi hilali kurulduğu gerekçesiyle Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri selefilik ( Sünnilik temsilcisi olarak hareket ettiklerini söyleyere) şeklinde Medeniyet İçi Savaş yaşanmaktadır.  Tehlike şu; Laik sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye bu çatışmaya selefiler tarafında yer almasına çalışılmaktadır. Türkiye, Şii öğretiden tamamen farklı olan Anadolu Aleviliği ve Sünnilik arasındaki gerilime ilaveten bir de bu sorunla karşılaştı. 1980 yılında darbenin yapı taşlarından biri olduğu sonradan anlaşılan Alevi/Sünni adı altında bir çatışma yaşadık, şimdi bir de Şii-Sünni/Selefi ikilemleriyle bölgesel çatışmalara çekilmek isteniyoruz.

Türkiye, laik ve demokratik yapısıyla çevre devletlerdeki mezhep çatışmalarına taraftar olmamalıdır. Sünnilik adına hareket ettiğini belirten Selefilik ile Şiilik arasındaki gerilimlerden kurtulmanın yolu, “ Anadolu Aleviliğidir”  diyerek bunun temellerini Orta Asya’ya Batı Türkistan’a ulaştırmaktan da vazgeçilmelidir. Çünkü Türkiye’de yeniden yaşanması istenen gerilim, Ahmet Yesevi’nin aslında bir alevi olduğu tezi ile bu sorunu hiç yaşamamış İç Asya’daki kardeş ve akraba topluluklara taşınmak istenmektedir.

Türkiye’deki “Alevileri Şiileştirme” projesini boşa çıkartmak için “Alevileri Sünnileştirmek” gibi düşünülecek politikalar üreterek gerekli bir öteki konumuna düşmenin tutarlılığı olmadığını belirtmiştik. Alevi/Bektaşi klasiklerinin günümüz Türkçesine kazandırılması da Osman Eğri koordinatörlüğüne verilmişti. Bunların edisyon kritikli ve eleştirel neşirlerinin sivil bir yayınevi tarafından yapılmasının daha tutarlı ve verimli olacağını diyanet işleri yetkililerine söylemiştik. Ama tabii ki hiç dikkate alınmadı, şu anda diyanet vakfı kitapevlerinde fetö firarisinin çalışmaları duruyor diye ciddi eleştiriler yöneltiliyor. Aynı şahıs Alevi çalıştaylarında da etkin rol oynamıştı. Dolayısıyla Osman Eğri’nin yer aldığı bütün projeler, yayınlar ve yaptırdığı tezler gözden geçirilmelidir ki, 12 Eylül öncesinde yaşanan travmanın benzeri yeniden asla hiç olmasın.

 Nitekim George Orwel’in 1984 hatırlatan kavramlar kargaşasıyla toplumsal barış, hoşgörü ve diyalog adı altında çatışma alanlarını diri tutmak olduğu 15 Temmuz terörist saldırının bertaraf edilmesiyle ortaya çıktı. Aslında asker-polis çatışması ve diri tutulan çatışma tutumlarının sokağa yöneltilmesiyle halk çatışması sonucunda birkaç gün süren kaos ortamı hazırlayarak uluslararası (Nato) müdahalesini sağlamak olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. O halde bize düşen, Din merkezli çatışma mantığı ve çatışma riskini en aza indirgemeye dair çalışmalar yapmaktır. Ancak böylece dini değerleri hegamonik politikalarına meşruiyet aracı olarak kullanma çalışmalarının (en son Fetö olayında görüldüğü üzere) önüne geçilebilinir. Çünkü sorun; siyasi ve iktisadidir, din ve kültür farklılıkları ise enerji merkezlerindeki çatışmaya meşruiyet sağlamaktadır.  Özellikle 11 Yine  Eylül 2001; Enerji Savaşları Yüzyılının Başlangıç Tarihidir. Afganistan ile doğrudan başlayan bu süreç, Filipinler, Kenya, Gürcistan, Irak, İran, Suriye, Kuveyt, Yemen; Kore Venezüella, Kolombiya gibi dünyanın birbirinden coğrafi olarak farklı ama yeraltı ve yerüstü zenginliklerin bol olması açısından benzerlikleri olan bölgelere doğrudan müdahalelerde bulunuldu. Müslüman bölgelerde dini veriler ve mezhep farklılıkları çatışma aygıtı olarak kullanıldı, camiler bombalandı ve insanlar birbirlerine düşürüldü.

Sonuç:

Oğuz Kaan’ın çocukları, atalarının buyruğuna uyarak, sürekli batıya ilerlemiş, denize açılan kapı aramış, önce Kerkük, Musul, sonra Anadolu’yu Türkleştirmiş, dünyanın hinterlandı olan bölgeyi Anayurt olarak isimlendirmiş, Atayurt ile sürekli irtibat halinde olmuştur. Şimdi vesayet savaşlarına zemin hazırlayacak alevi-sünni, sağ-sol, laik-dindar ikilemleriyle ülkeyi karıştıracak yeni 27 Mayıslar, 12 Eylüller, 28 Şubatlar, 15 Temmuzlar gibi travmalar yaşamamak için çok dikkatli olmak gerekiyor. 

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 12.09.2017 - 12:03 -320-
Bu sayfayı paylaşın :