TÜRKİYE ihracatı ile bölgesinin en dinamik ülkesi ancak ihracat kalemlerinin yüksek teknolojik ürünleri ile yarı mamul hammaddeleri dövizle yaptığı İTHALAT bağımlılığının enerjiden sonra en büyük kalemini teşkil etmektedir.

Böylesi bir özellik kalkınmakta olan tam anlamı ile sanayileşememiş tüm ülkelerin ortak bir karakteridir bu karakterde yadsınacak bir şey yoktur çünkü kalkınabilmek için yüksek teknolojinin ve de yarı mamul maddelerin transferi belli ara dönemlerde bir zorunluluk teşkil etmektedir.

Benim bu başlıkta değinmek istediğim konu “AÇIK pozisyon” olarak ifade ettiğim yüksek teknolojinin ve enerji kalemlerinin ve de yarı mamul maddelerin DÖVİZ üzerinden borçlanarak transfer edilmesi konusu elbette değildir bu kalemler sanayileşme hamlesi yapmak isteyen tüm ülkelerin olmazsa olmaz sanayileşmenin başlangıç ihtiyaçlarını oluşturmaktadır.

Benim “açık pozisyon” olarak ifade ettiğim konu bir kalkınma ve sanayileşme hamlesinin ötesinde bir alanı kapsamaktadır ki bu alan ülkemizde istihdamın lokomotifi olarak takdim edilen İNŞAAT ve lüks TÜKETİM sektörünü teşkil etmektedir.

ÜLKEMİZİN toplam kabaca 466 milyar dolar döviz açık pozisyonunun % 70 ni özel sektör ve özel bankalar dahil % 30 nu ise kamu idaresi hazine kamu bankaları ile hazine garantili yap işlet devret yatırımları toplam 140 milyar doları oluşturmaktadır. Burada altını ısrarla çizmek istediğim konu özel sektörün döviz borçlanması alanının en büyük kalemini % 70 oranında inşaat ve lüks tüketim sektörü teşkil etmesidir. İşte dananın kuyruğunun koptuğu yerde bu alan oluşturmaktadır. Çünkü bu alan belki istihdamın ve büyümenin en büyük taşıyıcısı olarak gözükebilir ancak hiçbir zaman ülkenin SANAYİLEŞMESİ ve de KALKINMASI anlamına gelmemektedir.

Yukarıda ilk paragraflar da anlattığım “yüksek teknolojinin transferi” sanayileşmek için ara dönemlerde nasıl bir zorunluluk teşkil ediyor ise bir ülkenin inşaat sektörünün döviz açık pozisyonu ile betona ve demire yatırım yapması da o kadar yanlış bir istihdam modeli olmaktadır.

Ülkemizin İHRACATINI mikro analiz ettiğimizde “montaj sanayi” ve de “taşaron işletmeciliği” olarak göze çarpmaktadır. Çünkü İHRACAK kalemlerinin % 65 ni yerli ancak sayıları 22 BİNİ bulan “yabancı SERMAYELİ şirketlerin” yaptığı dikkate alındığında bunun anlamı AVRUPA NIN hem bir “pazarı ve tüketicisi” ve hem de onlar adına onların ürettiklerinin “ taşaron pazarlayıcısı” konumunda olmaktayız. Çünkü İTHALAT oranına ve kalemlerine analitik bir gözle baktığımızda AVRUPA sermayesinin fason üretim merkezi ve pazarlayıcısı olduğumuz net ve açık bir şekilde orta yerde durmaktadır.

ÜLKEMİZ yıllar yılı “İTHAL ikameci” bir mantıkla istihdam ve kalkınma modelini seçmiş son on beş yıldır “savunma sanayiinde” yapılan atılımları hariç tutarak ifade etmeliyim ki henüz bu “yapısal iktisadi zaaftan” kurtulabilmiş değiliz.

İşte TÜRK lirasının bu denli DEĞER kaybetmesi denilen DEVAÜASYONUN ve arkasından oluşan ENFLASYON ve yüksek FAİZ pozisyonlarının asıl sebebi ülke özel sektörünün ve de özel bankacılığının AÇIK döviz pozisyonunda bulunmasından dolayıdır.

Elbette ki RAKİPLERİMİZ siyasal savaşın tüm araçlarını kullanma durumundadır iktisadi kalemler başta PARA olmak kayıt ve şartı ile bu “top yekün savaş” bölgesel ve küresel ölçeklerde ila nihaye devam edecektir. Eğer siz açık pozisyonda iseniz rakiplerinizde sizin bu açık pozisyonunuzu kendi lehlerine elbette ki değerlendireceklerdir.

KUR UN yüksek tüsinami ile dalgalandığı böylesi dönemlerde

Açık pozisyonda olan ülkelerin özellikle de özel sektörün başat aktörleri olanlar açıklarını kapatmak telaşı ile piyasaya yüklenerek döviz piyasasını yükseltmektedirler.

Ayrıca hiç açık pozisyonu olmayan sade vatandaşlar dahi parasının emeğinin ve de üretiminin değerini korumak amacı ile döviz piyasalarına adeta bir SALDIRMA pozisyonlarına girmektedirler. Uluslararası sistemin başat parası olan başta DOLAR olmak üzere gerçek para dediğimiz ALTIN DA yükselmeğe ülke parası ise değer kaybetmeye yüksek faiz ve yüksek enflasyon CAN yakmaya devam etmekte ve ÜLKE ise top yekün olarak tüm hizmetleri ürünleri ürettikleri ve de gayrimenkulleri ile değer kaybetmektedir.

Yeni EKONOMİK program “denge disiplin değişim ve denetleme” olarak açıklandığında çok sevinmiş idik.

Ancak denetleme konusunda bir ABD denetleme ve reorganizasyon firması olan “Mc Kinsey”ile önce yapılan sonra da kumu oyunun baskısı ile vazgeçilen anlaşmanın künhüne vakıf olmadan muhalif siyasi kanatların hemen ve hiç soluk almadan iktidara karşı bir yıkım propagandasına başlamış olmaları mevcut ENFLASYONU bir kat daha kamçılamış olmakta ve DEVALÜASYONU da tetiklemektedir.

  1. bizler böylesi bir analizle denetim ve reorganizasyon anlaşmasını TASVİP ettiğimiz anlamına asla gelmemektedir. Ancak böylesi bir anlaşmanın “ülkemiz hazinesinin daha makul bir uluslararası atmosferde ve oranlarda BORÇ çevirme” anlaşması olduğunu da kamu oyu ile paylaşmak isteriz.

Bu arada devalüasyon yapıldı denilerek ürün halkalarının üreticisi olan sanayiciler ve zincirleme pazarlayıcısı olanlar ürünleri STOKLAMAKTA ve de fiyatlar alabildiğine dalgalanarak yükselmekte enflasyon ise bu yüksek fiyatlarla devleşmektedir. Bulanık suda balık avlamaya çalışan bu İHTİKAR tutkunlarına asla imkan tanınmamalı ve fırsat verilmemelidir.

Son olarak ticaret bakanlığının yüksek fiyat çeken firmaların kontrolü yanında YERLİ MALI logosu talimatnamesini yerinde bir tedbir olarak görüyoruz. Her ne kadar YERLİ kavramı ile ülkemizde yatırım ve de üretim yapan tüm YABANCI sermayeyi kapsamış olsa da yine de emek ve istihdam sağladıklarından dolayı elbette ki yerli olmayı hak etmiş sayılıyorlar. Böylesi bir tedbir yabancı İTHAL tüketim mallarına olan talebi azaltması ve CARİ açığın nispeten aşağıya çekilmesi hedeflenmektedir.

“Kırk pınarda” başa güreşen baş pehlivanlar dahi rakiplerini açık pozisyonlara düşürerek yenebilmektedirler. İKTİDARA düşen görev TEDBİRLİ olmak müsrif olmamak öncelikleri iyi tespit ederek kuvvetleri iyi yönetmek kaynakları da çok iyi kullanmaktır.

Eşyanın tabiatı da böylesi bir “top yekün savaşı” zorunlu kılmaktadır. Hayat zayıfları ve hastaları sürekli olarak “selekte ederek” yoluna devam etmektedir. Ülkeler hayatlarını idame ettirmeleri için hasta ve zayıf yönlerini sürekli olarak iyileştirmek onarmak ve tahkim etmek zorundadırlar.

İşte buna güvenlik ekseninde BEKA davası da denilmektedir bir beka davası ki sadece hamasi nutuklarla estetik retoriklerle olmamakta yaşamın tüm gereksinimlerini tamı tamına yerine getirip yeterli oranlarda “yerli ve milli” ÜREME ÜRETİM ile birlikte iç ve dış GÜVENLİK tedbirlerini almakla ve de iç barışı sağlamak ta İKTİDARI ile MUHALEFETİ ile toplumları bütünüyle sorumlu tutmaktadır.

Maalesef İKTİDAR ve MUHALEFETİ ile ülke yönetimimiz sınıfta kalmış vaziyettedir. Siyasal İSTİKRAR sağlanmış ancak güven ortamı içinde KALKINMA hamlemizin başarılı temelleri atılamamıştır.

Ülkemizin en kısa bir zaman diliminde zorunlu yüksek teknoloji ve enerji ürünleri hariç döviz açık pozisyonlarından kurtularak SANAYİLEŞMESİ ve de faiz enflasyon kıskacından kurtularak parasının tekrar uluslararası arenada DEĞERLİ kılınması dilek ve temennilerimle

Vesselam

Şazeli Çügen

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.