OMANIN PORTAKAL KABUKLARI
1990 Yılının Haziran ayında bir yıla yakın kiralık ev aradığım Almanya’nın Nürnberg şehrinde, Polonyalı yeni evli bir çiftin boşalttığı eve 5.000 mark hava parası ödeyerek çocuklarımın okuluna yakın yeni mahallemize taşınmış, eşimi ve çocuklarımı -ev bulamadığımdan- Türkiye'ye geri göndermekten kurtulmuştum. Yeni evimiz tek katlıydı, sonradan eve çevrilmiş, çatı katta iki kiracı; iki kiracı da giriş katta oturuyordu.
18.01.2020 16.47
1 yorum
2.889 okunma
OMANIN PORTAKAL KABUKLARI
Cemil Kılıçarslan

1990 Yılının Haziran ayında bir yıla yakın kiralık ev aradığım Almanya’nın Nürnberg şehrinde, Polonyalı yeni evli bir çiftin boşalttığı eve 5.000 mark hava parası ödeyerek çocuklarımın okuluna yakın yeni mahallemize taşınmış, eşimi ve çocuklarımı -ev bulamadığımdan- Türkiye'ye geri göndermekten kurtulmuştum.

Yeni evimiz tek katlıydı, sonradan eve çevrilmiş, çatı katta iki kiracı; iki kiracı da giriş katta oturuyordu. Biz Oma'yla giriş katında duvar duvara komşuyduk. Bizim evimiz 3, Omanın evi 2 odalıydı. Almanya'nın 2.Dünya Savaşında Rus uçaklarının bomba izlerinin hala durduğu şehrin merkezindeki, bahçeli evlerdi.

Mahallede büyük küçük herkesin Oma (Türkçesi Nine) dediği yan komşumuz 85 yaşlarında, iki savaş görmüş, yürürken hafif sağa kaykılan, kısa boylu, çarşıya giderken başını yarım örten, beyaz küt saçlı, sesi gür çıkan eve girerken çıkarken, sokaktaki çocuklara zaman zaman bağıran, ama yine de mahallede çoğu komşusunun saygı gösterdiği yaşlı dul bir Alman kadını.Omanın iki kızı vardı. Evli bir kızı iki sokak ötede oturuyordu, küçük kızlarını okula gönderdikten sonra, kocası ve kimseye zararı olmayan hafif engelli oğluyla sabahtan Oma 'ya gelir, geç saatlere kadar bira ve sigara içerlerdi. Oma'nın büyük kızından torunu 20'li yaşlardaki Ursula "Vaterlos" (babasız) 4 yaşındaki oğlu Daniel'le birlikte Oma’nın yanında kalıyordu. Babası belli olmayan çocuk doğurduğu için Ursula'nın anne ve babası kızlarını reddetmişler, o da bebeğiyle ninesinin yanına sığınmış, arada bir çalışmaya gidip gelen, bahtsız Ursula kim bilir neler yaşamıştı. Ailenin geçimi Oma'nın kocasından kalma emekli maaşıydı.Evin alış veriş, çöp, kışın sobaya kömür koyma, kül atma işlerini genelde Oma yapardı. Oma sanırım pahalı diye doğal gaz kullanmıyordu. Bizim evimiz doğal gaz sobasıyla ısınıyordu.

Taşındığımız ilk haftalarda 2 çocuklu olmamız yeni komşularımızın pek hoşuna gitmemişti. Ama zamanla komşuluk ilişkimiz ilerledi, bizim çocuklara alıştılar, hatta Oma çikolata bile alırdı, benim Mehmet'e.

Ben de zaman zaman halini hatırını sorar, taşımakta zorlandığı kömür kovasına yardım ederdim, kızımla Almanca konuşurlardı, torunun oğlu Daniel, aynı yaşta olan oğlumla bahçede birlikte oynar, bizim evde oğlumun oyuncaklarıyla oynamasına izin verirlerdi. İyi komşu olmuştuk artık, hanım yaptığı çöreklerden bazen ikram ederdi. Çok memnun olurlardı, Türkler hakkındaki peşin hükümleri yavaş yavaş kırılmış, "Biz Türkleri böyle bilmiyorduk "demeye başlamışlardı. Arada bir benim hanıma damadını çekiştirir, dedikodu yapardı:
-İş yok, güç yok gece yarılarına kadar sigara içsin, kafa çeksin derdi. Bazen de kız torununa kızardı:
-Şimdiki gençler laf dinlemiyor, söze gelmiyorlar, ben ölünce ne yapacaksa babasız çocukla ...
Taşındıktan bir süre sonra Nürnberg Belediyesi'nden görevli bir kadın, bir erkek memur evin zilini çaldılar, ben çıktım, ellerinde broşürler vardı. Belediyeden geldiklerini, sokağımız başındaki çöp bidonlarına baktıklarını; sebze, meyve artıklarının toplandığı kutunun boş olduğunu tespit ettiklerini söylediler. Halbuki "Biz Türklerin kilolarca meyve ve sebze tükettiklerini biliyoruz," dediler ve uzun uzun açıklama yaptılar; sebze meyve artıklarının organik gübre yapmak amacıyla ayrı toplandığını, bundan sonra dikkat etmemiz için ricada bulundular.Eğer yapılan açıklamaları anlamakta zorlandıysak, belediyeden Türkçe bilen eleman gönderebileceklerini söylediler. Ben de ilgilerine teşekkür ettim, konuyu anladığımızı, tercümana gerek olmadığını zaten:

"Biz konuşurken de yanımızdaki ilkokula yeni başlayan kızımın annesine tercümanlık yaptığını" söyledim.
Belediye memurları ellerindeki broşürleri ve dönüşüm torbalarını bıraktılar, ihtiyaç halinde verdikleri telefon numarasından Türkçe olarak danışabileceğimizi belirttiler.
İçeri girdim bir fırça da hanımdan yedim;
-Sana demedim mi sokakta her atığın konteynerleri farklı, çöpleri ayrı koyalım diye.
-Bu Almanlara Allah akıl fikir versin , uğraştıkları işe bak, neyse bundan sonra Belediyenin ve Almanların gönlünü alırız, sen merak etme, diyerek güldüm.
Oğlum da dedi ki:
-Baba, biz Dani ile oynarken gördüm, cam şişelerle, gazete kâğıtları için parkın yanında kutular var, onları da oraya atmalısınız.
-Tamam oğlum, zaten şişeler ve kâğıtları öyle yapıyorduk, önceki evimizde. Ama bu kabuklar yeni çıktı sanırım, bundan sonra öyle yaparız.
Biz de artık başlamıştık meyve, sebze ve kompost atıklarla, diğerlerini ayrı ayrı biriktirmeye.
Pazar öğleye doğru evdeki çöpleri sokağın başındaki kutularına, belediye elemanlarının açıklamaları doğrultusunda ayrı ayrı döktüm, hem hanımı mutlu etmenin, hem de vazifesini yapmış olmanın sevinciyle, kahvaltıdan kalan çayımı içiyordum. Hanım mutfakta akşam yemeğine davetlimiz Hacı Dede ile Zeynep Abla için hazırlık yapıyordu, çocuklar içeri odada oyun oynuyorlardı.
Zile basmadan, elle vurulan dış kapının tokmağı öyle bir ses çıkarıyordu ki, sokağın ötesine duyuluyordu neredeyse. Kapıyı açtım ki, bizim Oma ağzını köpürterek bağırıyor, (peş peşe sıraladığı kelimeleri yavaş konuşsa anlayacağım da) hırsından gözleri yerinden fırlayacak gibi olmuştu. Beni eliyle dışarı davet etti. Kızım dedi ki;
-Baba yine çöpleri yanlış dökmüşsün.
Oma önde, ben arkada çöp kutularının yan yana sıralandığı sokağın başına gittik. Oma boyunun zor yetiştiği organik atıkların toplandığı konteynerin kapağını zorlanarak açtı, kutuya eğildi, çöplerin içindeki portakal kabuklarını eline aldı, bana uzattı, benim anlamam için yavaş yavaş, tek tek konuşuyordu bu sefer;
-Limon, greyfurt, portakal... kabukları bunlar asitli, bunlardan gübre olmaz. Asit toprağı yakar, tarlalar kireçleşir, taşlaşır, verim elde edilmez.
Yüzüne baktım, kendi kendime "Bunun tarlası neredeki ekinleri yansın, Almanya'da bir avuç toprağı olmayan, buna ne oluyor ya" dedim. Evin arka bahçesinde 2 karıklık yer var, oraya da ben soğan, marul, maydanoz ekmeyi düşünüyordum. "Oma"ya ne ki, Almanya'yı mı batıracak bizim portakal kabukları.
Fazla uzatmamak ve çayımı daha fazla soğutmamak için , kutunun üstünde yer alan resimlere bakarak "okey" "tamam" dedim, atılacak ve atılmayacak meyve ve sebze kabuklarını bir de ben gösterdim. Anladığıma inanan Oma biraz yumuşadı, ama yine eliyle işaret ederek ve portakal kabuklarını bir daha göstererek "bunları atmayın" dedi. Ben Oma'nın dilinden kurtulma huzuruyla, Oma da ülkesi Almanya'nın tarlalarını asitten korumanın mutluluğu ile evlerimize girdik.
Aynı gün akşamüstü, evde birikmiş eski gazeteleri, kartonları ve atık kâğıtları, parkın yanındaki üst kısmı tel kafesli konteynere poşetlerden çıkararak attım. Kâğıtların arasına karışmış parlak alüminyum folyolarla, makasla kırpılmış küçük kâğıtlar da vardı. Hepsini konteynere bırakıp eve döndüm.
Ertesi hafta yine pazar öğleden sonra birikmiş gazeteleri ve kâğıt  atıklarını yüklendim, parkın yanına gittim, konteynerin tel kapağını açtım. Başımı kaldırdığımda karşımda uzun boylu, iri yarı, takım elbiseli, tatil olmasına rağmen kravatlı bir adam;
-Herr, (bayım) ben (eliyle gösterdi) karşı binada oturuyorum, geçen hafta da siz kâğıt attınız buraya.
- Evet, attım.
-İçinde alüminyum folyo ve kırpık kâğıtlar vardı.
-Ee ! Ne olmuş dedim.
-Ama onlar dönüşüme girmez, rica etsem ayırıp atabilir misiniz ?
Baktım, adam fazla kibar ve nazik; aynı zamanda şık ve temiz giyimli, zengine de benziyor, belki de "kâğıt fabrikalarını düşünüyor" dedim içimden.
-Herr (bayım), fark etmez , ayırır atarız, şaka olsun diye de "Senin selüloz fabrikasının dişlilerine mi zarar verir bunlar" diye takıldım.
-Fabrika nerde bizde, diye elini salladı, "ben öğretmenim "dedi. Elimi uzattım ben de "Sberber Gymnasium" da (lise)Türk öğretmeniyim.
-Kâğıt fabrikası benim değil ama, hepimizin dedi, beni de ortak etti fabrikalara, sonuçta insanlığın diye de ilave etti.
-Bizde de başladı bu kâğıt toplama işi, ama toplayıcılar yapar bunları, para da kazanırlar dedim. Sizin hükümet bize atıkları bedavaya toplatıyor.
İkimiz de tanıştığımıza memnun olarak ayrıldık.
İki hafta üst üste karşılaştıklarımı görünce; bizim köyden öküzlerin sürdüğü harmanın kenarına dökülmüş buğday başaklarını eliyle toplayarak düvenin altına atan Nenegilin Necat Hoca geldi aklıma. O ziyan olmasın diye başakları toplarken; "Biz savaş gördük, kıtlık gördük, bir avuç buğdaya muhtaç olduk " derdi.
Ama köylülerimiz de dalga geçerdi "cimrinin teki" diye.
Nenem de ekmek kırıklarını toplatırdı yerden çocuklara;
-Nimettir çarpılırsınız, kuru bir ekmek bulamadığımız günler oldu,  derdi.
Ama galiba biz Cevahir Nenemi de Necat Hocayı da hala anlayamadık.
Cennet mekan Yozgat Lisesi tarih öğretmenimiz Mualla Ulusoy'un 1973 yılında Lise 2. Sınıftaki sorusunu hatırladım.
- Almanya ve Japonya
2. Dünya Savaşında yerle bir olmalarına ; üstelik Almanya bizimle birlikte
1. Dünya Savaşından yenik çıkmış  sayılmasına rağmen, ekonomik olarak neden bizden ilerdeler ?
-Evet, Mualla Hocam galiba sorunun cevabını yıllar sonra; Almanya'da bir karış toprağı bile bulunmayan Oma ile bir kâğıt fabrikası (!) dahi olmayan şık giyimli, kravatlı Alman öğretmen vermiş oldular.
Cemil KILIÇARSLAN
YOZGAT, 18 Ocak 2020

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
1 yorum yapıldı
Teşekkürler Hocam
İşte vatanseverlik bu. Başka lafa hacet yok. Yazarak bizlere örnek davranışları gösterdiğiniz için sonsuz teşekkürler.
Yorum Ekleyen: Doğan Atay     29.1.2020 22:11:58
YAZARLAR
...

sanalbasin.com üyesidir

© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Ahmet Revanlı