24 Ocak 2020 akşam 20.55'de 6.8 büyüklüğündeki depremi Elazığ ve Malatya'da yaşadık. Vefat edenlere Allah'tan rahmet, yaralılara şifalar dilerim.
01.02.2020 03:55
3.959 okunma
BİZ TEZEK YAKMAYALIM
Cemil Kılıçarslan

24 Ocak 2020 akşam 20.55'de 6.8 büyüklüğündeki   depremi Elazığ ve Malatya'da yaşadık. Vefat edenlere Allah'tan rahmet, yaralılara şifalar dilerim.

Benim aklımın erdiği

İlk deprem, 1966 Varto depremidir. Annemle  çay içmeye gittiğimiz Latif Dayımın evinde, sandık büyüklüğündeki radyonun  akşam ajansında; dün gece sabaha karşı 5.6 şiddetinde deprem  olduğu, ilk haber olarak veriliyordu.

Depremin merkezinin Muş'un Varto ilçesi olduğu, çevre illerden de hissedildiği, köy yollarının kapalı olduğu, bir çok köyden haber alınamadığı, ölü ve yaralı sayısının artmasından endişe edildiğini söylüyordu kadın spiker ağlamaklı sesiyle.

Haberi, can kulağı ile dinleyen annemle Fermuş yengem göz yaşlarını tutamıyorlardı.

Latif Dayımlardan o akşam erken kalktık. Martın  7'siydi,  köyümüzde kar fırtınası vardı. Küçük kardeşim Aydın annemin kucağında, benle Vehbi annemizin iki tarafında eteğini tutarak eve kadar zor geldik. Annem, göz yaşlarını silerek  nar gibi kızarmış tezek sobasının başında, babama depremi anlatıyor: "Çocuklar bu ayazda, karda kışta ne yapacak, vah vah donar yavrular " diyerek dizlerini dövüyordu. Küçük kardeşim;

-Anne, biz tezek  yakmayalım çocuklara gönderelim, diyordu.

Yıkılan evleri, yaralıları, ölenleri, kış şartlarında zor ulaşılan köyleri bir aya yakın sadece radyo haberlerinden duyabiliyorduk.

Aynı yılın

19 Ağustos'undaki  Muş -Varto depremi daha yıkıcıydı.

Depremden sonraki günlerde Sarıkaya'dan gelen gazetelerde boy boy deprem resimleri vardı.

Gazete başlıklarında:

"Ölü sayısı 1000 'i aştı,"

"Cesetler sıcaktan kokmaya başladı." "Çürük binalar yıkıldı"... Sonraki haberlerde  depremin acı bilançosu:  2394 ölü, 1498 yaralı şeklindeydi. Sanki küçük kıyamet kopmuştu.

1939 Erzincan depremini ve  onun tetiklemesi sonucu,  1940 Yozgat "Peyik Zelzelesi"ni büyüklerimizden dinledim. Erzincan'da yolların yarıldığı,

at arabalarının içine düştüğü anlatılırdı.

30 km uzağımızdaki Peyik depremi için;

"biz de hissettik, evler sallandı, duvarlar üstümüze gelecek sandık" derdi annem, babam, öteki büyükler...

1976 Van depremini siyah beyaz televizyondan takip etmiştik. Binaların yüzde 80 i yıkılmış, 3840 ölü ve 497 yaralı,  haritadan silinen köyler... Enkaz yığını ilçeler...

1999 Gölcük merkezli 17 Ağustos Kocaeli depremi, İstanbul,  Bursa, Zonguldak, Bartın, Yalova ... Karadenizin batısı ile  bütün Marmara'yı sallamıştı. Bu felaketi hafta boyunca bir çok televizyon kanalından canlı izlemiştik.

Yine 1999 Kasım'ının

12'sinde büyük faciaya Düzce'de uyandık.

Sonraki yıllarda bir çok büyük küçük  depremi -içinde yaşamadık ama- duyduk, gördük. Köylerde kerpiç evler, şehirlerde fay hattı, bataklıklar ve  dere yataklarındaki çok katlı betonarme ve kaçak binalar, sahiplerine mezar oldu.

Hep söylenir: "Japonya'da daha büyük şiddetteki depremlerde binalar neden yıkılmıyor" ?

Onlar önceden haritadan silinen şehir ve köylerini en son teknolojiyle yeniden inşa ettiler.

Üstelik Güney Asya, depremden sonra Tsunami felaketine maruz kalmasına rağmen tedbirli olduklarından mal ve can kaybı da olmuyor.

Zaten insanı öldüren deprem değil ki...

Özellikle 1999 depremlerinden ders alır gibi olmaya başladık, ama sadece betondaki kumda bulduk suçluyu... Müteahhitler çalıyor, deniz kumu kullanılıyor, demir eksik,  falan filan...

Beton ve çimentonun inşaatlara girmesi henüz 100 yılı geçmedi.

Mevcut şartlarda kullanılan en iyi betonun  bile çok katlı binalarda, ömrü;

(deprem olmasa dahi) 50-60 yıllık, kabul edelim ki, 100 yıl olsun. Demek ki, en fazla bir asır sonrasına tabut evler dikiyoruz.

Halbuki, Allah'ın yarattığı taşın ömrü kaç milyon yıllık...

Betonun dayanma ömrünü en az 500 yıla çıkarmalıyız. Belki sadece evlerimiz değil;  deniz üstüne inşa ettiğimiz asma köprülerimiz, Boğazı geçen tünellerimiz, alt ve üst geçitlerimiz, hatta hızlı tren yollarımız gelecek nesillerin kâbusu olmaktan kurtulurlar.

Ülkemizde sık sık depremler oluyor, her deprem sonrası yıkılan beton yığınlarının altında kalıyoruz.

Ve ağıtlarımız semaya  yükseliyor. Bir dahaki depreme kadar susuyoruz, herkes bildiğini okuyor, gökyüzünde bulutlarla yarışan kibrit kutusu gibi bloklar yükselmeye devam ediyor.

Son yüzyıldaki deprem  felaketlerinde; demirsiz beton yığınlarının  altında ezilmekten kurtulamıyoruz.

"Beton binaların soğukluğu" nu kıramıyoruz bir türlü.

Sultan Abdulhamit ; "Taş Mektep" adıyla anılan Yozgat, Kayseri, Kastamonu'ya...

meşhur okullar yaptırmıştır.

Selçuklu döneminde Anadolu'nun her köşesine ve Selçuklu mülkünde inşa edilen saraylar, camiler, kümbetler, taştan kaleler, kuleler, tersaneler, kervansaraylar... bütün ihtişamıyla "ben buradayım " diyorlar.

Osmanlı dönemindeki camiler, saraylar, kasırlar; Mimar Sinan'ın köprüleri, su kemerleri, sarnıçları; Süleymaniye, Sultan Ahmet, Selimiye gibi...  Osmanlı Coğrafyasına yayılmış hemen hemen her şehrin başta "Ulu Cami"leri olmak üzere mescitleri, camileri, şadırvanları her deprem sonrası sığınılan en güvenli yerler.

Roma dönemi Antakya ve Kapadokya ibadethaneleri, Sümela manastırı, Ayasofya, İstanbul surları, 

Yozgat Sarıkaya Roma Hamamı ve daha niceleri...  beş yüz yıllık, bin yıllık, iki bin yıllık binalar, yapılar... en şiddetli sarsıntılardan sonra bile hala ayaktalar.

Ama bütün bu tarihi  yapıların hemen yanı başında duran

10 yıllık, 20 yıllık taze apartmanlardan yükselen toz bulutları semayı kaplıyor.

Bizim devlet binalarımız bile, daha kabul aşamasındayken  yakalandıkları küçük bir artçıda dahi ayakta duramıyorlar.

İnsanın mezarını komşuları hazırlar, mezar taşını  akrabaları diker. Bu, tarih boyunca bütün medeniyetlerde böyle olmuştur.  Padişah ölür ya veziri, ya da oğlu türbe yaptırır adına. Ancak depremlerde insanoğlu; kendi ecelini kendi  hazırlıyor, içinde oturduğu evi canını verdiği mekan, hatta çoluk çocuğunun katili oluyor. Kendi türbemizi kendimiz yapıyoruz sanki. Cevahir Nenemin kefenini sandıkta sakladığı gibi, biz de tabutumuzu merdiven boşluklarında bekletiyoruz.

Lüleburgazlı 67 yaşındaki  Hatice Hanımın sırtındaki  montunu çıkarıp;

"üşümesin" diye Elazığ depremzedelerine  gönderen vicdan ve merhameti ile "tezeği biz yakmayalım, evi yıkılanlara gönderelim" diyen 5 yaşındaki Yozgatlı çocuğun yardım duyguları acılarımızı hafifletiyor.

Betonu taşa çevirdiğimizde ve "gökyüzüne direk vurma " yarışından vaz geçtiğimizde, fay hatlarını, bataklık ve dere yataklarını boşalttığımızda yer kürenin bir gerçeği olan depremler sinek vızıltısından öteye geçemez.

Gazını çıkaramayan bebekler huysuzlanır.  Depremlerin de yaşlı dünyamızın gazını aldığını unutmayalım.

Cemil KILIÇARSLAN

Yozgat, 01 Şubat 2020

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahabergazete@gmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya