Yaklaşık otuz beş yıl önce ülkemize karşı başlatılan ve binlerce cana, büyük ölçüde mali kaynaklara ve zaman kaybına neden olan, son yıllarda küresel güçler ve istihbarat teşkilatları tarafından açıkça desteklenen terör saldırıları nedeniyle ciddi bir beka sorunuyla karşı karşıya olduğumuz bilinmektedir.
28.02.2021 01:23
1 yorum
1.322 okunma
TÜRKİYE’YE YÖNELİK KÜRESEL TERÖR SALDIRILARINA KARŞI TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞME İHTİYACI - ÖNERİLER
Av. Necati Kırış

GİRİŞ

Yaklaşık otuz beş yıl önce ülkemize karşı başlatılan ve binlerce cana, büyük ölçüde mali kaynaklara ve zaman kaybına neden olan,  son yıllarda küresel güçler ve istihbarat teşkilatları tarafından açıkça desteklenen terör saldırıları nedeniyle ciddi bir beka sorunuyla karşı karşıya olduğumuz bilinmektedir.  

Devletimizi tehdit eden bu beka sorunu karşısında, toplumsal bütünleşmeyi sağlayarak terörle topyekun mücadele etmemiz gereken bugünkü olağanüstü ortamda; siyasal aktörlerin birbirlerine karşı kullandıkları kin, nefret ve zaman zaman hakaret içeren, hoşgörüsüz üslup ve söylemleri yüzünden toplumda ayrışma, kutuplaşma ve güvensizlik duygularının gittikçe artmasından kaygı duyuyoruz.

Türkiye, yaklaşık yüz yıl önce küresel bir saldırıya maruz kalan üç kıta yedi denize hâkim Osmanlı Devletinin bakiyesinden kurtarabildiğimiz en nadide varlığımızdır. Şehitlerimizin emaneti olan bu nadide varlığımızı, bugün de her türlü dış tehdit ve tehlikelere karşı korumak, öncelikle Türk Silahlı Kuvvetlerine düşen bir görev olmakla birlikte, ülkeyi yöneten ve yönetmeye talip olan siyasal aktörler başta olmak üzere toplumda her kişi, kurum ve kuruluşa bu konuda büyük sorumluluklar düşmektedir.

Her karış toprağı şehit kanlarıyla sulanmış Anadolu coğrafyasında, tarihine yakışır şekilde hür, bağımsız ve onurlu bir devlet olarak yaşamanın şartı, bu coğrafyada güçlü olmak, güçlü olmanın temel şartı ise, kendi içimizde toplumsal bütünlüğü sağlamaktır. Milli mücadele, devletin/toplumun beka sorunu yaşadığı bir dönemde, bilinçli siyasal aktörlerin önderliğinde milletimizin toplumsal bütünleşme adına gösterdiği eşi benzeri olmayan örnek bir tutumdur. Bu güzel örnekten ilham alarak, küresel terör saldırıları nedeniyle karşı karşıya olduğumuz beka sorununun bugün de bertaraf edilmesi için, öncelikle siyasal aktörler, birbirlerine karşı ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı nefret söyleminden vazgeçmeli, kendi içimizde toplumsal bütünlüğü sağlamalı, bu konuda bilim adamları, medya ve sivil toplum kuruluşları da inisiyatif ortaya koymalıdır.

Bu makale; ülkemizin küresel güçler tarafından terörizm ve her türlü araçlarla kuşatılmak istendiği ve bu yüzden beka sorunuyla karşılaştığı bir ortamda, bütün vatansever siyasal aktörlere, bilim adamlarına, medyaya, kanaat önderlerine ve sivil toplum kuruluşlarına samimi bir çağrıdır. Bu çağrımızı ana başlıklar altında şöyle açıklayalım:

I. TERÖRİZM VE TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞME KAVRAMLARI

Terörizm; yıldırmak, korkutmak, caydırmak anlamlarına gelen bir kavramdır. Terör; küresel güçlerin ya da bir devletin, diğer ülkeler üzerinde bazı siyasal hedeflerine ulaşmak için kullandığı bir araçtır. Terörün amacı, toplumu yıldırmak, mücadele azmini kırmak, toplumda umutsuzluk ve panik meydana getirmek suretiyle siyasal hedeflerini elde etmektir. Terörist eylemlerin hedefi bireylerdir, toplumdur. Dolayısıyla terörizmin yarattığı dehşetten en çok etkilenenler de toplumdaki insanlardır.

Terörizmle mücadele denildiğinde ilk akla gelen kurum, güvenlik kurumlarıdır. Ancak bir ülkenin terör saldırısı gibi bir güvenlik sorunuyla karşılaşması halinde, bu saldırıyı önlemek, devletin sadece bir kurumuna bırakılamaz. Bu sorun, güvenlik kurumları başta olmak üzere toplumda siyasal, sosyal, bilimsel, ekonomik, mesleki ve kültürel bütün kurumların, yani topyekûn milletin ortak katkılarıyla bertaraf edilebilir.  

Bu noktada önemli bir konu olarak, terörizmle mücadele sürecinde toplumsal bütünleşmenin rolü gündeme gelmektedir. Terörizmle mücadele politikaları belirlenirken, konunun toplumsal bütünleşmeyle ilişkisi mutlaka ele alınmalıdır. Terörizmi bir mikroba, ülkemizi de insan vücuduna benzetirsek, mikrobun vücuda zarar vermemesi için, öncelikle bedenin bağışıklık sisteminin güçlü olması gerekir. Organları birbirleriyle uyum içinde çalışmayan bir vücudun savunma mekanizması zayıflayacağı için mikropların saldırısına dayanamaz. Vücudun sağlıklı devamı için olması gereken şey, onu oluşturan bütün organların karşılıklı uyum ve ahenk içinde çalışmasıdır.

Toplumsal bütünleşme ise; toplumdaki farklı grup, topluluk ve kurumlardan oluşan sosyal unsurların bir ahenk içerisinde kaynaşmasıdır.[1] Başka bir tanıma göre toplumsal bütünleşme, bireylerin sosyal kuralları öğrenerek içerisinde yaşadığı toplumuyla uyumlu ilişkiler geliştirebilmesi sürecidir.[2]

II. KRİZ DÖNEMLERİNDE TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞME İHTİYACI

1. GENEL OLARAK TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞME İHTİYACI

Toplumsal bütünleşme, aslında devletin her dönem için uygulaması gereken temel bir sosyal politika olarak görülmelidir. Ancak küresel terör saldırılarıyla karşı karşıya olduğumuz bugünkü kriz dönemlerinde ise, toplumsal bütünleşmenin önemi daha da artmaktadır.

Bütünleşme konusunda geliştirdiği kuramında değer ve düşüncelere ilişkin toplumsal uzlaşma üzerinde önemle duran ünlü sosyolog Parsons’a göre; bir toplumda bütünleşme, onu oluşturan parçaların (bireylerin) eşgüdümü ve uyumuyla sağlanır. Toplumsal yapının, bir bütün olarak işlevini ancak bu şekilde yerine getirebilmesi mümkündür.[3] Bir savaş sırasında düşmanın oluşturduğu tehdit ve tehlikeye karşı başarılı bir mücadele verme umudu, halkın birlik ve beraberlik içinde göstereceği sosyal tepkiyi güçlendirir.[4]

İbn-i Haldun, toplumsal bütünleşmeyi asabiyet kavramıyla ifade eder. O’na göre, toplumlarda asabiyet, iki unsuru kapsar ki, bunlardan biri birlik ruhu diğeri ise bu birlik ruhundan doğan kuvvettir.[5] Birlik ruhunu ve kuvvetini kaybeden toplum yıkılma sürecine girer. Farabi, devleti insan vücuduna benzetir. O’na göre bütün organlar, vücudun devamı için işbirliği halinde çalışır. Ancak arada bir fark vardır ki, insan vücudundaki organlar zorunlu olarak görevlerini yaptıkları halde, devleti oluşturan bireyler davranışlarında irade ve seçme özgürlüğüne sahiptirler.[6] Bu yüzden insanların bazıları, bencillik, bireysel çıkar, ihtiras, kin, öfke ve intikam duygusu, cehalet ve ahlaki düşüklük gibi nedenlerle düzen dışı ve toplumsal bütünleşme aleyhinde bir tutum içinde olabilmektedirler.

Ortak bilinci, bir toplumu oluşturan bireylerin ortalamasında var olan inanç ve duyguların tümü şeklinde tanımlayan Durkheim, bütünleşmenin bir başka yolunu dile getirir: “geçici de olsa buhran ve savaş dönemlerinde toplum daha çok bir bütün haline gelmektedir.[7] Çünkü bu gibi olağanüstü durumlarda, toplumda dayanışma ve bütünleşme ihtiyacı artar.

Milli mücadele, çözülme ile sonuçlanabilecek bir toplumsal krizin, yeni toplumsal ilişkiler ağı kurularak sağlanan bütünleşmeyle bertaraf edilmesidir. Milli mücadele, toplumun topyekûn mücadelesini ifade eden toplumsal bir savunmadır. Bu bağlamda bir sosyal bütünleşme örneği olan milli mücadele döneminde; sosyal, siyasal ve askeri kurumlar, gruplar ve topluluklar aktif bir rol oynamışlardır.[8]

2. TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞME VE SİYASAL PARTİLER

a) Genel Olarak Toplumsal Bütünleşme ve Siyasal Partiler

Anayasanın 68.maddesinde; siyasi partiler, demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olarak tanımlanmıştır. Başka bir deyişle bir ülkede demokratik sistem/mekanizma siyasi partiler aracılığıyla yürümektedir. Ayrıca ülkemizde demokratik sistemin diğer aktörlerinden sivil toplum kuruluşlarının sistem içindeki rollerinin ileri demokratik ülkelere göre yetersiz kalması, siyasal partilerin önemini daha da arttırmaktadır. Bu önemli konumun doğal bir karşılığı ise, demokratik toplumsal hayatın işleyişinde ortaya çıkan sorunlar ve aksaklıkların sorumlusu olarak siyasal partilerin (iktidar-muhalefet) görülmesidir. Dolayısıyla toplumu sıkıntıya sokan siyasal, sosyal, kültürel sorunlara çözüm bulunamayışının sorumlusunun siyasal partiler olduğu kabul edilmektedir.

Siyasal partiler, halkın desteğini kazanmak suretiyle devlet yönetimini elde etmeye çalışan sürekli bir teşkilata sahip siyasal topluluklar olarak tanımlanmaktadır.[9] Bu tanım, birbirine rakip birden çok partinin, devlet yönetimini elde etmek için mücadele ettiği bir ortamı ifade etmektedir. Siyasal partilerin, modern demokrasilerde benzer görüşte olan kesimleri bir araya getirerek toplum bireylerine, onların amaç ve ihtiyaçlarına göre hizmet eden bir yapı olduğu kadar, aynı zamanda bazen kötüye kullanıldığında toplumu hiziplere ayıran yapılar da olabildiği ileri sürülmüştür.[10] Bu noktada etiksel ve toplumsal açıdan büyük bir sorumluluk taşıyan siyasal partiler, demokratik mekanizma içinde toplumlardaki farklı çıkarları belirli fikirler etrafında bir araya getirerek toplumsal bütünleşmeye de hizmet ettiği söylenebilir. Böylece siyasal partiler, toplumda çok sayıda mevcut olan menfaatleri birkaç ana siyaset alternatifi şeklinde temsil ederek halkın seçimler yoluyla yönetimi etkilemesini sağlarlar.[11] Siyasal partilerin, bu sentez ve toplumsal katılımı sağlama işlevi küçümsenmeyecek bir önem taşımaktadır.

b) Türkiye’de Siyasi Partiler ve Toplumsal Bütünleşme

Siyaseti, hizmet yerine bir çatışma alanı olarak değerlendiren görüşe göre, siyasal hayat bir çıkar mücadelesi, siyasal partiler de bu mücadelenin en önemli aktörleridir.  Halbuki siyasal partiler arası kutuplaşma, gerçek demokratik toplumlarda görülmeyen durumlardır. Çünkü demokratik değerler, farklılıklar içinde uzlaşarak bir arada yaşamayı içermektedir. Bu anlamda Türk toplumunun farklılıklara karşı barış, hoşgörü ve müsamahaya dayanan kültürel ve ahlaki değerleriyle uzlaşmayı içeren demokratik değerler arasında ciddi benzerlikler bulunmaktadır. Bu nedenle ülkemizdeki siyasal partilerin, hem barış ve hoşgörüye dayalı kültürel/ahlaki değerlere hem de uzlaşmaya dayalı demokratik değerlere sahip olarak diğer ülkelerden daha avantajlı olabileceği söylenebilir. Ancak ülkemizde özellikle son yıllarda siyaset alanında yaşananlar, bu teorik ve ideal beklentiden ne yazık ki çok uzakta görünmektedir.

Siyaseti uzlaşma ve paylaşma olarak düşünenler, siyasal rekabeti bir hizmet yarışı olarak; siyaseti bir çıkar alanı olarak düşünenler ise, çatışma ve kutuplaşma olarak görmektedirler. Bu yüzden siyasal partilerin siyasete bakış açıları, siyasal/toplumsal hayatın gelişmesine veya bozulmasına yol açabilecek çok önemli bir etkendir. Siyasal partilerin toplumsal bütünleşmeye ya da toplumsal çatışma ve kutuplaşmaya katkılarını bu bakış açılarında aramak gerekmektedir. Türkiye’de toplumsal bütünleşme yerine toplumsal çatışma ve kutuplaşmaya katkı sağlayan siyasal partilerin, ne uzlaşmacı demokratik değerleri, ne de barış, hoşgörü ve müsamaha deryası olan kültürel/ahlaki değerlerimizi esas almadıklarını söylemek, herhalde yanlış bir değerlendirme olmayacaktır.

Türkiye’de demokrasinin vazgeçilmez unsurları olarak kabul edilen siyasal partilerin, ülkemizin küresel terör saldırısı ve beka sorunuyla karşı karşıya olduğu bugünlerde bile, ortak noktalarda bir araya gelmek, uzlaşmak ve krizlere çözümler üretmek yerine, toplumda kutuplaşma ve ayrışmaya katkıda bulunmakla, demokratik yapıya en büyük zararı verdiklerini artık görmeleri gerekir.

3. SİVİL TOPLUM KURULUŞLARININ TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞMEDE ROLÜ

Bir toplumda, insanların ortak bakış, ortak çıkar, ortak duyarlılık temelinde gönüllü olarak dernek, vakıf, sivil girişim platformu gibi yapılarla bir araya gelmesi durumuna, sivil toplum kuruluşları (STK) denir. İnsanların ortak çıkarlarını arttırmak için bir araya gelen STK’lar, kuruluş gayeleri ve toplumda bulundukları konum ile partiler üstü bir niteliğe sahiptirler.[12] Bu nedenle toplumun bütün kesimleri üzerinde etkili olmaları mümkündür. Kısaca sivil toplum kuruluşları; milli konularda toplumsal desteğin sağlanmasında önemli roller üstlenen, toplumsal bilinci geliştiren, demokratik katılımın sağlanmasına imkân veren sivil kuruluşlardır.

Tarihten örnek verecek olursak, Milli mücadele döneminde Kuva‐i Milliye ve Müdafaa‐i Hukuk Cemiyetleri, toplumsal bütünleşmenin sağlanmasında önemli roller üstlenen iki sivil toplum kuruluşudur. Yerel kuvvetler niteliği taşıyan Kuva‐i Milliye; aydınlar, subaylar, din adamları ve eşraf denilen toplumun önde gelen kişilerinden oluşmuştur. Milli mücadelenin yürütülmesinde ve milli birliğin oluşturulmasında silahlı kuvvetlerin dışında, siyasi görev üstlenen Müdafaa‐i Hukuk Cemiyetleri direnişe siyasal meşruiyet sağlamıştır.

Milli birlik, bir ülkedeki farklı grup, kurum ve örgütlerin ülke varlığını tehlikeye düşürecek durumlarda bir araya gelerek bir birlik oluşturması ve tehlikeye karşı ortak hareket etmesidir. Erzurum kongresinde belirlenen birlik ruhu Sivas Kongresinde alanını genişletmiştir ve Ankara’da Büyük Millet Meclisini kurarak bütün ülkeye hâkim olmuştur. İşte milli mücadeledeki başarının baş amili bu milli birlik ruhudur.[13]

Günümüzde Türkiye’de faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları, ülkemiz için beka sorunu oluşturan terör saldırılarına karşı, partiler üstü konumları gereğince kısır siyasal çekişmelere son vererek toplumsal bütünleşmeyi sağlamada yararlı çalışmalar yapabilir, yapmalıdır.

4. AYDINLARIN TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞMEYE KATKILARI

Aydın sınıfının toplum üzerindeki etkisi önemlidir. Toplumlara yön veren bir aktör olarak aydın kesiminin fikirsel önderliği yanında teşkilatçı özelliği de vardır. Milli mücadele döneminde, toplumsal bilincin harekete geçirilmesi konusunda aydınlar tarafından bazı illerde yapılan kongre ve mitingler önemli bir yer tutar. Müdafaa‐i Hukuk Cemiyetleri siyasi işlevlerinin yanında bilimsel yaklaşımla milli bilinç uyandırma çabasına da girmişlerdir. Bunu bölgelerde yetişmiş aydınlar vasıtasıyla yapmaktadır. Bu cemiyetler Müslüman Türk halkının bilinçlenmesini hedeflemiştir. Böylece yaşadıkları toprakların kendilerine ait olduğu fikriyle milli kültür ya da milli kimlik eksenli dayanışma ruhunu canlandırarak, sosyal bütünleşmeyi sağlama amacı gütmüşlerdir.

Müdafaa‐i Hukuk Cemiyetlerinin hukuki ve milli karakterli yapısı sosyal bütünleşmeyi sağlayan en önemli unsurlardan olmuştur. Bu cemiyetlerin amacı, kolektif bir milli mücadele eylemi için kolektif bir bilinç geliştirilmek olmuştur. Çünkü milli karakter, belli durumlar karşısında aynı şekilde hareket etme, aynı şekilde hissetme, aynı şekilde kıymet biçme temayüllerinden oluşur.[14] İşte milli mücadele, toplumun değerlerine dayandırılan birlik bilincinin somut örneğidir. Misakı milli ruhu, yüzyıllarca aynı eğitim, kültür, ahlak ve duyguları paylaşan bir milletin meydana getirdiği kolektif bir bilinçtir.[15]

Görüldüğü gibi bir toplumu milli meselelerde topyekûn harekete geçirecek milli bilincin oluşması için ortak kültür ve değerlere ihtiyaç vardır. Türk milletinin varlık ve beka meselesi olan milli mücadelede mütefekkir ve aydınlarımız, toplumun bu ortak kültür ve değerlerine dayanarak milli bilincin en üst düzeye çıkması için çaba sarf etmişlerdir. Prens Sabahattin, Yusuf Akçura ve Sait Halim Paşa gibi faklı görüşlerde olan aydınlar bile, ülkemizi işgalden kurtarma ve bağımsızlık hedefinde bir araya gelmişlerdir. Bu çerçevede ayrıca Ziya Gökalp, Hasan Tahsin ve Mehmet Akif Ersoy gibi aydınlar aktif olarak bütünleştirici bir rol oynamışlardır.[16]

Milli mücadelede aydınların yaptıkları en önemli iş, ayrımcılık ve tefrika fikrini yok etmek ve bölük pörçük olan toplumu düşmanlara karşı bütünleştirmeye çalışmaktır. M. Akif, halkın ümitsizlik ve dağılma emareleri gösterdiği Konya ve Kastamonu’da halka yaptığı coşkulu konuşmalarıyla; halkın bütünleşmesi, ümitsizlikten kurtulması ve düşman karşısında dağılmaması noktasında oldukça yararlı olmuştur. O, coşkuyla yaptığı konuşmalarını süslediği bir beyitte şöyle der: Girmeden tefrika bir millete düşman giremez. Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.

III. KRİZ DÖNEMİNDE TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞMENİN TEMEL SORUNLARI

1. Genel Olarak Toplumsal Bütünleşmenin Sorunları

Bir devlet çatısı altında yaşayan her toplum için sosyal dayanışma ve bütünleşmenin ne kadar önemli olduğunu önceki bölümlerde ifade etmiştik. Toplumsal hayatta bu bütünleşme ihtiyacına rağmen, ülkemizde toplumsal bütünleşmenin önünde bazı temel sorunların olduğu bir gerçektir. Bu temel sorunları ana başlıklar halinde şöyle sıralamak mümkündür: 1) Din ve mezhepçilikle ilgili sorunlar, 2) Kültürel sorunlar, 3) Ekonomik sorunlar, 4) Siyasal sorunlar. Siyasal sorunları da; a) Siyasal düşünce ayrımcılığı, b) Laikliğin farklı yorumlanışı, c) Hukukun siyasallaşması, d) Liyakat sorunu, e) Siyasette kullanılan dil ve üslup sorunu, şeklinde bölümlere ayırabiliriz.

    *Aslında din, bir ülkede toplumsal bütünleşmenin sağlanmasında etkili olan unsurlardan birisidir. Din, sosyal hayatta bireylerin düşünce ve davranışları üzerinde olumlu etkiler yaparak; kültür, ahlak, edebiyat, sanat, medeniyet alanlarında pek çok ortak paydalar ve eserler oluşmasına zemin hazırlar. Ancak dinin kendisi, birlik, beraberlik, huzur ve düzen içinde devam edecek bir toplumsal hayat öneriyor olsa da, dine inanan kesimler tarafından onun doğru anlaşılamaması ve yanlış yorumlanması, dinî taassup ve mezhep kavgaları, toplumsal bütünleşmeyi olumsuz etkilemektedir.

     *Toplumsal bütünleşmeyi zedeleyen kültürel sorunlar olarak; ırkçılık ve etnik ayrımcılık gösterilebilir. İnsanların, bir erkek ve bir dişiden yaratılması, birbirleriyle tanışsınlar diye çeşitli millet ve kabilelere ayrılması, Allah nezdinde en üstün olanların, takva sahipleri olduğu[17] ilkesi karşısında, doğuştan eşit olan insanlar arasında ayrımcılık fikrinin hiçbir makul izahı yoktur.

     *Ekonomik sorunlar olarak; toplumda iktisadi eşitsizlik, yoksulluk, ekonomik sömürü, gelir dağılımında dengesizlik, yönetimde lüks ve israf, doğrudan ya da dolaylı olarak toplumsal bütünleşmeyi olumsuz etkilemektedir. Ekonomik refahın adil dağıtılması, istihdamın artması, çalışanların emeğinin karşılığını alması, sosyal bütünleşmeye olumlu ciddi katkılar sağlar.[18]

     *Toplumda ayrışma ve kutuplaşmalara zemin hazırlayan sorunlardan birisi de, siyasal ayrımcılık ve taassuptur. Bu sorunun önlenmesi için yapılması gereken ise, siyasal düşünce farklılığını zenginlik olarak gören bir anlayışın siyaset alanına ve topluma hâkim kılınmasıdır. Hz. Peygamber’in önderliğinde Medine anayasasına göre kurulan site devletinde, kadın-erkek, zengin-fakir, Müslüman-Hıristiyan-Yahudi ayrımı yapmadan toplumun her kesiminin kurucu unsur olarak yer almış olması, İslam siyaset anlayışında, yönetim ilkeleri (adalet, liyakat, meşveret) dışında fikir ve inanç ayrımının olmadığını göstermektedir.[19]

Ülkemizde uzun zamandan beri genel olarak var olan, bazıları zaman zaman daha öne çıkan ya da çıkarılan bu sorunların hepsiyle yüzleşerek temelden çözümü konusunda toplumsal mutabakat sağlanması ve ortak ilkeler belirlenmesi, devletin geleceği bakımından elzem bir görev olarak ortada durmaktadır. Biz bu makalede, her biri ayrı incelenmesi gereken bu temel sorunlardan bugün öne çıkmış olan ve toplumsal barışımızı tehdit eden siyasal dil, üslup ve ayrışma konusunu ele aldık. 

 2. Siyasette Dil ve Üslup Sorunu

Devleti yönetme sanatı olan siyaset, topluma hizmet etmenin aracıdır. Siyasetçi, devlet yönetimine talip olan, siyaset sanatını icra eden insan demektir. Siyasal partiler ise, siyasetçilerin içinde bulundukları tüzel kişiliktir. Siyasetçi, yönetime ilişkin görüşlerini dil ve üslubunu iyi kullanarak topluma sunmak durumundadır. Siyaset aktörleri, devlet adamı sıfatıyla bir ülkede herkesten daha çok göz önünde bulunan rol model kişiler olarak sözlerine, tutum ve davranışlarına dikkat etmek, kendilerine, görevlerinin gereği olarak bir iç disiplin uygulamak zorundadırlar. Hakaret içeren sözlerle gönül kırmayı Kâbe yıkmak gibi kötülük sayan bir inceliğe sahip Türk-İslam kültüründe; büyük sorumluluk gerektiren devlet yönetiminin ve siyasal faaliyetlerin, güzel bir dil ve üslupla yürütülmesi esas olmalıdır.

Ancak ülkemizde siyasal parti yöneticilerinin, özellikle son yıllarda, nezaket ve incelikten uzak, hatta karşılıklı olarak oldukça sert ve hakaret içeren, toplumu ayrıştıran ve kutuplaştıran söz ve tutumlarını, toplumsal barış ve güvenliğimiz için kaygı verici bulmaktayız. Gara şehitlerinin cenazeleri henüz kalkmadan bu olay üzerinden iktidar ve muhalefet partilerinin birbirlerini çok ağır ifadelerle suçlamaları, bu kaygımızı daha da arttırmıştır. Asıl sorunların çözümüne odaklanmamız gerekirken, kendi içimizde kısır tartışmaların, gerçekte terör örgütlerinin işine yaradığını ne zaman anlayacağız?

Ülkemiz sınırlarında, küresel emperyalist devletler tarafından desteklenen her çeşit terör saldırılarının yoğunlaştığı, çok yönlü dış saldırılara muhatap olduğumuz bu günlerde, kendi içimizde barış ve kardeşliğimizi pekiştirmemiz, muhtemel tefrika ve oyunlara mani olmamız gerekirken, enerjimizi kendi içimizde boş yere harcamamızın kimin işine yarayacağı bellidir.

Terör ve küresel saldırıyla karşı karşıya olduğumuz, şehitler verdiğimiz, birçok dış sorunla yüz yüze olduğumuz ve bir yıldır koronavirüs salgının ekonomide meydana getirdiği olumsuz sonuçlarla boğuştuğumuz bugünlerde, yöneticiler başta olmak üzere, bütün siyasal aktörlerin dilleri, üslupları ve davranışlarına dikkat ve özen göstermeleri gerekir. Husumet ve aşırılık değil, sevgi esas alınmalıdır. Dil ve üslup, kavgacı, çekişmeci değil, barışçı olmalıdır. Şu tavsiye, bu ilkeyi çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz[20]

IV. ÖNERİLER

Yukarıda açıklandığı gibi, ülkemizin özellikle son yıllarda yoğun terör saldırılarına maruz kalması, küresel güçler tarafından her yandan kuşatılmak istenmesi nedenleriyle devlet beka tehlikesiyle karşı karşıya olduğundan; siyasal partilere, bilim adamları ve düşünürlere, medya ve sivil toplum kuruluşlarına tarihi çağrımız şudur:

1. Türkiye’de demokrasinin vazgeçilmez unsurları olarak kabul edilen bütün siyasal partileri; bugünkü çatışmacı dil ve üslubu terk etmeye, ortak paydalarda bir araya gelerek uzlaşmaya, özellikle terör ve ekonomik sorunlar konusunda kolektif çözümler üretmeye, teröre karşı ortak tepkiler vererek toplumsal bütünleşmeyi sağlamaya, şu anda kullandıkları kutuplaştırıcı ve ayrıştırıcı dil ve üslubun, bizatihi demokratik yapıya büyük zararlar verdiğini artık görmeye, iktidarı ve muhalefetiyle bütün siyasal partileri, ülkenin temel konularında birbirleriyle sağlıklı iletişim kurmaya çağırıyoruz.

2. Bilim adamları, düşünürler ve kanaat önderlerini; siyasetteki dil ve üslup sorununu çözmek için partiler üstü bir anlayışla siyasal partilere çağrıda bulunmaya, akademik bilgi ve tecrübelerini kullanarak toplumda kutuplaşma ve ayrışmaya engel olmaya ve toplumsal barışa hizmet etmeye çağırıyoruz.

3. Sivil toplum kuruluşları ve medyayı; siyasette kullanılan çatışmacı dil ve üsluba son verilmesi için siyasal partilere çağrıda bulunmaya, partiler üstü konumlarından hareketle toplumda kutuplaşma ve ayrışmaya engel olmaya ve toplumsal bütünleşmenin sağlanması için çaba göstermeye çağırıyoruz.

Bilinmelidir ki; toplum içinde iyilik yapanlar, kötülük yapanlar, olup bitenleri seyredenler hep birlikte Türkiye gemisindeyiz. Hiç kimsenin ‘nemelazım’ deme bahanesi yoktur. Çünkü bazılarının yanlışı yüzünden gemide delik açıldığında bundan hepimiz zararlı çıkacağız.



[1] İbrahim Ethem Başaran, Eğitim Psikolojisi, Ankara, 1966.

[2] Hüseyin YILMAZ, Sosyal Bütünleşmemizin Temel Sorunları ve Bazı Çözüm Önerileri, C.Ü. ilahiyat Fakültesi Dergisi, 2010, Cilt: XIV, Sayı: 2 Sayfa: 73-101.

[3] Poloma, 1993: 158.

[4] Fichter, 1996: 205-207; nakleden: Gürcan Şevket Avcıoğlu, Kriz Dönemlerinde Sosyal Bütünleşme: Milli Mücadele Örneği, Uluslararası Tarih ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 2013, Sayı: 10 Sayfa: 155‐170.

[5] İbn-i Haldun, Mukaddime I, çeviren: Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İstanbul 2012.

[6] Farabi, 1991, s. 117.

[7] Mustafa Erkal, Sosyoloji, Der Yayınları, İstanbul 1995.

[8] Gürcan Şevket Avcıoğlu, Kriz Dönemlerinde Sosyal Bütünleşme: Milli Mücadele Örneği, Uluslararası Tarih ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 2013, Sayı: 10 Sayfa: 155‐170.

[9] Ergun Özbudun, Siyasal Partiler, AÜHF Yayınları, Ankara 1979.

[10] M. Duverger, Siyasi Partiler, çeviren: E.Özbudun, Bilgi Yayınları, İstanbul 1993.

[11] Ergun Özbudun, Siyasal Partiler, AÜHF Yayınları, Ankara 1979.

[12] Cavit YAVUZ-İbrahim KAYNAR, Kamuoyu Oluşumunda Stratejik Bir Araç Olarak Sivil Toplum Kuruluşları, dergipark. org.tr.

[13] Necati Öner, Milli Zihniyet ve Milli Birlik, TKAE Yayınları, Ankara 1986.

[14] Sadri Maksudi Arsal, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, Ötüken Yayınları, 1972.

[15] Orhan Türkdoğan, Milli Kültür Modernleşme ve İslam, Üçdal Neşriyat, İstanbul 1983.

[16] Gürcan Şevket Avcıoğlu, Kriz Dönemlerinde Sosyal Bütünleşme: Milli Mücadele Örneği, Uluslararası Tarih ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 2013, Sayı: 10 Sayfa: 155‐170.

[17] Hucurat suresi, 49/13.

[18] Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, İz Yayıncılık, İstanbul, 1996, s. 997.

[19] Muhammed Hamidullah, İslam’a Giriş, Çeviren: Kemal Kuşçu, İrfan Yayınları, İstanbul l973, s. 228-233.

[20] Buhari, C.1, H.B3.

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
1 yorum yapıldı
Çok İsabetli bir Uyarı
Üstadım çok teşekkür ediyorum. Yerinde zamanında etkili ve kaliteli bir UYARI yaptınız. İmla hatasız, bütüncül ve akıcı üslubunuz için de ayrıca teşekkür ediyor istifade ettiğimizi bilgilerinize sunuyorum.
Yorum Ekleyen: HÜSEYİN AYAZ     28.02.2021 15:23:46
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahabergazete@gmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya