Din ve dinî yapıların uluslararası ilişkilerinin önemli bir enstrümanı olmaya başlamasıyla birlikte "dinî jeopolitik" kavramı gündemimize girmeye başladı. Brooking Enstitüsü bu konuda “Geopolitics of Religious Soft Power” başlığında bir de proje başlattı. Projede Suudi Arabistan, İran, Türkiye, Katar ve Fas da dâhil olmak üzere birçok ülke tarafından desteklenen dinî yayılma faaliyetlerinin küresel etkisi araştırılıyor.
29.05.2019 09.02
1.650 okunma
Suudi Arabistan’ın
dinî jeopolitiği
Prof. Dr. Hilmi Demir
Din ve dinî yapıların uluslararası ilişkilerinin önemli bir enstrümanı olmaya başlamasıyla birlikte "dinî jeopolitik" kavramı gündemimize girmeye başladı. Brooking Enstitüsü bu konuda “Geopolitics of Religious Soft Power” başlığında bir de proje başlattı. Projede Suudi Arabistan, İran, Türkiye, Katar ve Fas da dâhil olmak üzere birçok ülke tarafından desteklenen dinî yayılma faaliyetlerinin küresel etkisi araştırılıyor.
 
Bir zamanlar din, siyaset ve kamusal alanla büyük ölçüde alakasız olarak düşünülse de, bu varsayım gittikçe artan bir şekilde sorgulanmaya başlandı. Dinin siyaset ve kamusal alana ilişkin yeri hakkındaki sorular, 21. Yüzyılın başlarında, özellikle de uluslararası ilişkiler disiplini içinde sayısız araştırmaya konu oluyor. Dinin uluslararası alanda kalıcı etkisine rağmen, Türkiye’de din konusundaki tartışmalar, hâlen “laik bir ön yargı” tarafından etkilenmektedir. Bununla birlikte, bu laik yanlılığın egemenliği gittikçe zorlanıyor ve bilim adamları, din ve siyaset arasındaki ilişkileri kavramsallaştırmak için alternatif yollar aramaya başlıyor. Türkiye’de henüz sosyal bilimler ve uluslararası ilişkiler bu “laik ön yargı”yı kıramamış olsa da, dinin iç ve küresel politikadaki rolü giderek daha belirgin hâle geliyor. Dinî jeopolitik kavramı da bu ilginin bir sonucu olarak önem kazanacağa benziyor.
 
"Dinî jeopolitik" kavramını ilk defa 2015 yılında kullanmış ve 2016 yılında da şu şekilde kavramsallaştırmıştım: “Bir devletin bölgesinde ya da küresel ölçekteki dinî yapıları, ideolojileri, oluşturdukları ağları ve grupları analiz ederek, onlar üzerinde çalışarak çatışmaları çözme, tehditleri önleme veya bunlar aracılığıyla kültürel, siyasal ve ekonomik iş birliği geliştirerek konjonktür oluşturma tasarım ve inşasıdır.” Her ülke kendi dinî jeopolitiğini inşa ederken, dinî yapıları kendi çıkarları için seferber eder. Dolayısıyla dinî jeopolitiği çalışmak, bir ülkenin dinî yapılarla, örgütlerle nasıl bir ilişkiye geçtiğini de anlamayı kolaylaştıracaktır.
 
Özellikle bizim gibi dinin ve dinî örgütlenmelerin oldukça önemli olduğu bir coğrafyada dinî jeopolitik çalışmak çok daha hayati önemde görülmelidir. Çünkü dinî yapıları, örgütlenmeleri, onların uluslararası aktörlerle olan etkileşimini anlamak, arka bahçenizde neler olduğu ve olacağını önceden görmenizi sağlayacaktır.
Suudi Arabistan Vehhabi bir devlet olarak kurulmuş ise de, dinî jeopolitiği dar mezhepçi politikalardan panislamist (Kral Faysal dönemi) politikalara kadar geniş bir yelpazede yer bulur. En son Haziran 2017’de kraliyet kararnamesi ile Veliaht Prens Muhammed bin Nayif'in yerine atanan Muhammed bin Selman ile oldukça farklı ve yeni bir dinî jeopolitik inşaya başlanmıştır. Bu yazımda bu yeni dinî jeopolitiğe geçişin nedenleri ve yönelimleri üzerinde duracağım...
 
Suudi Arabistan kuruluşunda Vehhabiliği ya da onların savundukları tanımıyla Selefîliği krallığın ana ideolojisi hâline getirmişti. Prens Naif, Selefîlik konusunda yapılan bir sempozyumda bunu şöyle ifade etmişti: “Krallık, Selefî ideolojiyi takip edecektir.” Kurucu krallarından Abdülaziz’in şu sözü de bunu teyit eder: “Kuşkusuz ben Selefî bir adamım. İnancım Selefîdir. Kitab ve Sünnet'in gerektirdiği bu yolda yürüyorum...”
Dolayısıyla Muhammed bin Selman Vehhabiliği reddetse de, Selefîlik, Krallığın her zaman ana ideolojisi olmuştur. Tarihsel süreç içinde Suudi Arabistan’da üç tür Selefîlik oluşmuştur.
 
Resmî Suud Selefîliği: Bunu Suudi Arabistan Krallığına bağlı kurumlar tarafından desteklenen Selefîlik olarak anlayabiliriz. Temsilcilerinin çoğu resmî görevli din adamlarından oluşur. Abdülaziz bin Abdullah bin Bâz, Muhammed bin Salih bin el-Useymin, Salih bin el-Fevzân, Şeyh Muhammed Emân el-Câmî‏ ve Dr. Rebi’ bin Hâdî el-Medhâlî gibiler sayılabilir. Suud Selefîliğinin en önemli özelliği yöneticiye mutlak itaat anlayışıdır. Yöneticinin açık bir şekilde dinden çıkması ve namazı yasaklaması dışında yöneticiye isyanı asla kabul etmezler.
 
Sahve (İhvan Selefîliği): Suudi Arabistan’da toplumsal muhalefet daha çok "Suud İhvanı" da diyebileceğimiz Sahve (Uyanış) uleması tarafından temsil edilmektedir. 1970’lere kadar geri giden bu hareket Mısır ve Suriye’den Suudi Arabistan’a gelen âlimlerce temsil edilir. Bu âlimler daha çok üniversitede yoğunlaşmıştır ve daha ideolojik ve siyasidirler. Muhammed Kutup, Sefer el-Havali ve Selman el-Avde gibilerin temsil ettiği bu yapı Vehhabi ulemadan daha ideolojik ve küresel etkiye sahiptirler. Sahve hareketi ayrıca Afganistan savaşı ve son Suriye savaşında da aktif rol oynamıştır. Batı ve ABD’ye karşı mesafeli olan bu hareket özellikle Mısır’da Sisi’yi destekleyen Suud rejimine ciddi eleştiri getirince pasifize edilmeye başlanmıştır. Suriye, Katar ve Mısır’da İhvan ile ilişkilidirler. Muhammed bin Selman reform açıklamalarından yaklaşık 3-4 ay önce de Sahve hareketinin önde gelen isimlerini tutuklamıştır.
 
Radikal (Batılıların Cihadî dedikleri) Selefîlik: Selefîliğin daha sert şekle bürünmüş şeklidir. Cüheyman el-Uteybi’nin 20 Kasım 1979’da komutasındaki yüzlerce kişi ile Suudi hanedanına karşı başlattığı isyan bir milat kabul edilir. Akabinde Afganistan savaşı ve devam eden küresel cihat hareketi bu kolun sürekli büyümesine ve genleşmesine neden olmuştur. Bin Ladin, el-Kaide ve DEAŞ bu Radikal Selefîliğin bir devamı olarak görülür.
 
Suudi Arabistan uzunca bir süre kendi dışındaki İslami hareketlere bu üç Selefî kolla sızmayı ve onları kontrol etmeyi başardı. Bu süreçte de Batı tarafından sürekli terörü finanse etmekle suçlandı. En son Suriye’de İran’ı durdurmak üzere giriştiği savaşı kaybetti. Özellikle dünyanın ekonomik olarak değişimi, Çin’in güçlü bir aktör olarak ortaya çıkışı, BM 2030 vizyonu ve ABD’nin Orta Doğu’daki etkisini sınırlamaya gitmesi Suudi Arabistan’ın petrol gelirlerine ve Selefî jeopolitiğe bağlı olarak devam edemeyeceğini gösterdi.
 
Aslında Muhammed bin Selman’ın işbaşına gelmesi bu değişimi yönetmek üzere Suudi Arabistan devletinin bir stratejisi olarak okunabilir. 2017’de göreve geldiğinde hızlıca gündeme getirdiği reformlar nedeniyle kısa sürede gideceği iddialarına karşı çıkmamım gerekçesi de burada yatıyor. Çünkü Suudi Arabistan artık sadece petro dolar ve Vehhabi-Selefîlik üzerinden anlaşılabilecek bir ülke değil. Gelecek tasarımı bu kapasiteden oldukça farklılaşmaya başladı. Benim iddiam Suudi Arabistan’ın dinî jeopolitik değişimi ile eko-politiği arasında çok yakın bir ilişki olduğu yönündedir.
 
Nitekim Ekim 2017’de başkent Riyad’da göz kamaştırıcı bir açılışta Muhammed bin Selman NEOM adlı Dubai'nin karşılaştırılabilir turizm tesislerini içerecek ve Mısır, Ürdün ve İsrail ile ekonomik iş birliğini gerçekleştirmek üzere yeni bir proje başlattı.
 
Başlatılan “Vizyon 2030” ve NEOM projesi güçlü finansal kaynaklar ve katma değerli üretim ile ataerkil olmaktan ziyade girişimci olacak yeni bir ekonomik planı gerekmektedir. Doğrudan yabancı yatırımı çekmeyi amaçlayan liberal bir ekonomi öngörmektedir. Vizyon 2030’a göre, çalışma piyasasında daha yüksek katılım oranları, daha fazla beceri ve daha fazla esneklik gerektiriyor. Bu kesinlikle eğitimde büyük değişiklikler gerektirecek, ancak aynı zamanda mevcut siyasi ve sosyal düzenlemeleri altüst etmesi muhtemel sosyal hizmetlere yapılan kesintiler gibi daha derin kültürel değişimleri de içerecektir.
 
İşte Muhammed bin Selman, Suudi Arabistan’ı bu değişime hazırlamak için Selefîliğin içindeki aşırılıkları budayarak onu daha ılımlı bir şekle sokmaya çalışmaktadır. Suudi Arabistan mevcut yasal ve sosyal yapısı ile modern bir ekonomi kurmaz. Dijital bir ekonomi, yeniliklere açık ve eğitimli, aynı zamanda esnek bir iş gücünün yanı sıra Suudi Arabistan’ın şu an sahip olduğundan çok daha farklı bir finansal sistemi kurmasını sorunlu kılıyor. Vizyon 2030’un hedeflerine rağmen, bu değişiklikler Selefîlik merkezli yasal ve sosyal sistem içinde kolayca yerine getirilemez. Kadınların araba kullanımına yönelik atılan adımlar aslında kadınları iş hayatına katma çabasının ilk adımları olarak okunmalıdır. Vizyon 2030’un ve NEOM projesinin hayata geçirilmesi Suudi Arabistan’ı yalnızca ekonomik olarak değil sosyal olarak da kökten değiştirecektir. Bunun için ihtiyaç duyduğu şey, aşırılıkları budanmış ılımlı bir Selefîliktir.
 
Bunun için de uzunca süre finanse ettiği aşırılığı, Katar’ın ve Türkiye’nin üzerine yıkmaya yönelik bir diplomasi başlatmış gibidir. Ayrıca Kaşıkçı’nın vahşice öldürülmesi, Muhammed bin Selman’ın Avrupa’daki imajına ciddi zarar verdi. Ama yine de bu projelerin bölgede İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan’ın elini güçlendirecek ve bölgeyi değiştirecek küresel etkisi Muhammed bin Selman’ın bu katliamını örtmüş gözüküyor.
 
Son yıllarda, Suudi Arabistan, hem Çin ve Rusya ile hem ABD ile ilişkilerini güçlendiriyor ve çevresinde ki ülkelerle küresel sisteme eklemlenen yeni bir ekonomik piyasa oluşturmaya çalışıyor.
 
Anlaşılan o ki, Suudi Arabistan Orta Doğu’yu değiştirecek büyük bir plan uyguluyor ve dinî jeopolitiği de buna göre şekilleniyor. Bu süreçte Türkiye sıkıştığı dar alanda bu büyük değişime ne kadar hazırlıklı onu zaman gösterecek...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya