Geçtiğimiz Günlerde Avrupa Birliği fırsatları ile ilgili bir toplantıya katıldım. Toplantıda izleyicilerin temayülleri de ölçüldü. 300 civarında izleyicinin % 78’i Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine olumlu baktı.
12.03.2022 08:06
387 okunma
Avrupa Birliği Perspektifi Sorgulanmalıdır
Doç. Dr. Şemsettin Kırış

Geçtiğimiz Günlerde Avrupa Birliği fırsatları ile ilgili bir toplantıya katıldım. Toplantıda izleyicilerin temayülleri de ölçüldü. 300 civarında izleyicinin % 78’i Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine olumlu baktı. Farklı görüşlere de çok az da olsa yer verdiler, karşı görüş bildirme hakkımı kullandım. Yeterince süre verilmedi, meramımı tam ifade edemedim. Bir miktar daha süre verilseydi şunları söyleyecektim.

Avrupa Birliği müktesebatı insan hayatının her alanında yasal düzenlemeler getirmektedir. Kadına, erkeğe, çocuğa, yaşlıya, herkese ve her şeye standart getiriliyor. Bir ara 84 bin sayfalık kriterlerden söz ediliyordu. Şimdi öğrendiğim kadarıyla 135 bin sayfaya çıkmış. Hayatın her alanında en küçük detaya varana kadar yasal düzenleme getirilmesi, insanlar arasında güven ve saygıyı zedelemektedir. Son otuz yılda insanımızda “Avrupa Birliği Kültürü” diyebileceğimiz değişimler yaşandı. Herkes birbirini mahkemeye vermeye çok meraklı hale geldi. Mesela toplu taşım araçlarında yanlışlıkla birinin ayağına bassanız, “seni mahkemeye vereceğim” cümlesini duyabilirsiniz. Herkes birbirine karşı tahammülsüz; özür, teşekkür, selamlaşma, tebessüm ve güven kültürü azaldı. Mahkemeler, birbiriyle güven krizine girmiş milyonların dosyalarını karara bağlamak için çalışıyor.

İnsani münasebetlerle yürütülebilecek pek çok şey vardır. Size birisi küçük bir iyilik etse teşekkür edersiniz. Birinin ayağına yanlışlıkla bassanız özür dilersiniz. Selamlaşırsınız, tebessüm edersiniz. Çalıştığınız iş yerinde iki kişi arasında bir problem çıksa ikisiyle de görüşerek barıştırmaya çalışırsınız. Her toplumun iç dinamikleri olur. Bireyselleşmenin, yalnızlaşmanın ve güven duygusunun dumura uğramadığı toplumlarda çıkan her açığı kapatacak tabii refleksler bulunur. Doğal toplumda, çıkabilecek iç sıkıntıların doğal akış içinde çözüleceğine inanmak gerekir. Biz aslında doğal bir toplumduk. Ecdadımız Osmanlı tarihe karıştığı güne kadar toplum yapısı olarak sahip olduğu değerleri sürdürdü. Hatta kendinden sonraki zamanlara da taşıdı. Sahip olduğumuz değerlerin sürdürebilirliği bakımından Osmanlı’nın ekmeğini yemeye devam ediyoruz. Dikkat ettiniz mi kırmızı oda, survivor ve “kim kime ne yapmış” programları, âilenin tükendiği ülkelerde yapılmıyor. Bizim ülkemizde yapılmaya devam ediyorsa daha aile kurumumuz bitmemiş demektir. Ancak boşanma oranlarındaki uçuk artış, doğurganlık oranındaki keskin düşüş, sosyolojik olarak değiştiğimizi ve aile yapımızın zarar gördüğünü gösteriyor.

Avrupa birliği sürecine girdik doğal dinamiklerimizi kaybettik, insani münasebetlerle halledilebilecek birçok mesele kanuna havale edildi. Bu durum, güvensizlik kültürünü ve en ufak canı yandığında mahkemeye verme temayülünü getirdi. Bundan otuz kırk yıl önceki mahkemelerdeki dosya yükünün nüfusa oranı, günümüze oranla daha düşüktü. Aşırı dosya yükünden yaka silken adalet düzeni çareyi arabuluculuk sisteminin tesisinde buldu. Bu sistem adalet mekanizmasına kısmi nefes aldırdı ama yine de dosya yükündeki kabarma frenlenemiyor. Bu durum bize insanların birbirlerine güvenmediğini gösteriyor.

Mesela sağlık sistemimizde maddi imkânlar ve görüntüleme cihazlarında büyük gelişme oldu. Ancak doktor hasta ilişkilerinde güven bunalımı yaşanıyor.  Malpraktis diye bir kavram var. Doktorlar malpraktis tedirginliği yaşıyor. Bu ne demek? Doktorun hastaya mahkemeye vermeyi gerektirecek yanlış müdahalesi demek. Doktorlar, hasta yakınlarının en küçük bir hatada kendilerini mahkemeye verecekleri korkusunu yaşıyor. Mesleklerini zevk alarak yapamıyor, şiddet korkusu yaşıyorlar. Mahkemeye verilme riskinin fazla olduğu çocuk cerrahisi gibi alanlarda Tıp Fakültesi hocaları, asistan bulmakta zorlanıyor. Kimse risk almak istemiyor. Türkiye bu duruma nasıl geldi? Avrupa Birliği kültürü sayesinde geldi. İnsanlar bu kültür sayesinde “en ufak bir olayda” başkasını mahkemeye vermeye özendirildi. Hatta insan hakları mahkemesine kadar götürmek lazım denildi. Sağlıkta güven bunalımı savunmacı tıp uygulamaları denen bir tarz geliştirdi. Doktorlar riske girmeden müdahale ediyor. Bir güler yüz, bir tatlı dil, bir “Allah razı olsun” kalktı artık. İnsanlar birbirleriyle münasebetlerinde “değer” üretmedikleri için her konuya maddi bakıyorlar. Bu da tüm insanları mutsuz ediyor. Avrupa birliği ölçüleri insanları birbirinden koparıyor, mutsuz ediyor. 

Malpraktis korkusu bugün eğitimde de geçerlidir. Öğretmenler en küçük hatalarında şikâyet edileceklerini biliyorlar. Gemisini yürüten kaptan zihniyeti eğitimde de var. Dâvâ sahibi ve yüce gayeleri olan bir eğitimci olmaya kalkışırsanız, sistem içinde yapamazsınız. Kendinize risk getirmeden, “bir şeyler yapıyormuş, faydalı oluyormuş görüntüsü vererek” öğretmenlik yapacaksınız. Değilse bu sistemde başarılı olmanız oldukça zordur. 

Hayatı düzenleyen metinlerdeki artış, insanlar arası güven ve saygıyı berhava etmektedir. Gerçekçi olalım, günümüzde insanın insana itibarı, insanın kanuna itibarından daha düşüktür. Avrupa Birliği kültürü, insanımızı bu hale getirmiştir. Güvenin olmadığı yerde ahlaktan da söz edilemez. Herkes dert yanıyor eski dostluklar, samimiyetler, eski komşuluklar kalmadı diye. Bütün bunların sorumlusu, insanlar arası ilişkileri sıfırlama bahasına, her konunun mevzuata, yasaya bağlanmasıdır. Güven, kanunla değil insanla tesis edilir. İnsana güvenirseniz güven tesis edersiniz. Tüm sisteminiz insana güvensizlik üzerine kurulmuşsa insana saygınız da sahtedir. Avrupa Birliği perspektifinin çelişkisi buradadır.

Avrupa Birliği yasaları insanı aile olarak değil birey olarak ele almaktadır. Bu durum da âilenin canına okunması gibi bir sonucu doğurmuştur. Mesela meşhur İstanbul sözleşmesi Avrupa Birliği’ne bağlı Avrupa Konseyi’nin tezgâhından çıkmış bir metindir. Bu sözleşmede ısrarla karı(wife) ve koca(husband) kelimesi kullanılmamıştır. Partner kelimesi tercih edilmiştir.  Partnerlik hukukunun geçerli olduğu bir ülkede, ailenin sürdürülebilirliğinden söz edilemez. Türkiye, Avrupa Birliği sürecinde ilerleme kaydettiği için doğurganlık oranı 2’nin altına düşmüş ve hızla yaşlanmaya aday bir ülke haline gelmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İsviçre’nin Basel şehrinde yaşayan Müslüman bir ailenin dini inanışlarından dolayı kız çocuklarını okuldaki zorunlu yüzme derslerine göndermeyi kabul etmemesi sonrasında verilen para cezasının dini özgürlükleri ihlal olmadığı kararına varmıştır. Mahkemenin gerekçeli kararında “entegrasyon” kelimesinin kullanılması anlamlıdır. Devletin vatandaşını belirli bir kalıba sokması ve ona şekil vermesi hukuki bulunmaktadır. (Bakınız:https://www.aa.com.tr/tr/dunya/aihmden-isvicrede-zorunlu-yuzme-dersi-karari/724170 erişim: 6.03.2022) Avrupa Birliği ülkelerinde yaklaşık 25 milyon Müslüman kardeşimiz yaşamaktadır. Her ailenin en büyük korkusu çocuklarının ebeveynlerinin elinden alınmasıdır. Kanunlar ebeveynlerin tedip hakkını kabul etmemektedir. Tüm sistem çocuğu anne ve babasından koparmaya ve onu bir birey olarak ele almaya odaklıdır.

Suriye ve Irak’taki iç savaş kaynaklı göçmen krizine de bu vesile ile dokunmak isterim. Avrupa ülkeleri her zamanki ikiyüzlülüklerini gösterdiler. Bir yandan “göçmen tedirginliği” numarası yaptılar. Diğer taraftan da çaktırmadan çok sayıda “seçerek” göçmen aldılar. Asimile edebilecekleri aileleri özenle seçtiler. Kendi hayat tarzlarına uymayacak olanları almadılar. Kronik hale gelen ve iç dinamikleri açısından çözümü bulunmayan “insan kaynaklarının sürdürebilirliği” sorunlarına da geçici çözüm bulmuş oldular. Demek ki Suriye ve Irak’taki iç savaşın Avrupa ülkeleri açısından hatırı sayılır kârı, nüfus açığını seçerek aldığı göçmenle kapatmaları olmuştur.

Avrupa birliği bir din kulübü değildir. 2017 yılında Gotthard tünelinin açılışında eşcinsellik vurgulu paganistik gösteri yapıldı. Açılışta tüm Avrupa liderleri vardı. Hiçbirisi “bu gösteri Hristiyanlığa uymaz, Hz. İsa Efendimizin öğretilerine uymaz” demedi. Hiç rahatsızlık duymadan o gösteriyi izlediler. Ne demeye çalışıyorum? Bu haliyle ve bu kriterleriyle Avrupa Topluluğu, dine bağlılığı desteklememektedir. Hristiyanlık ve Yahudiliğin müşterek değeri, on emirdir. On emir deyip geçmeyin Batı’da âileyi 70’li yıllara kadar “on emir” taşıdı, komşuluğa yapılan derin vurgu da on emirdedir. Rızaya dayalı her ilişkiyi meşru sayan, nikâhlı ilişkiyi rıza şartına bağlayan bir sistemin “on emir bağlısı” olduğu söylenemez. Yani AB, Hristiyan topluluğu falan da değildir. Hristiyanlık ve Yahudilik on emiri terk etmiş ve öksüz bırakmıştır. Vaktiyle yüz milyonlarca kişinin izlediği ünlü “Zeitgeist/Zamanın Ruhu” belgeselinde on emire hücum edildi, hurafe ilan edildi. Hristiyan ve Yahudi âleminden bir tepki gelmedi. İsrail, bir din devleti değildir. Dünyanın en profan devletlerinden birisidir. Siyonizm ideolojisi Tevrat’ı da kullanarak ulus devlet kurdu. Kutsalı kullanması, herhangi bir ülkeyi “din devleti” yapmaz. Kutsalı kullanıp dindarlığa hayat hakkı tanımayan ulus devletler bulunmaktadır. İsrail din devleti olsa, kadın erkek karışık askerlik yaptırır mı? Kadın erkek karışık askerlik yapılan ortamda dindarlık kalır mı? Siyonizmin doğasında dindarlık değil, profanlık vardır. İsrail’in bir din devleti olduğunu düşünenlere Anadolu Ajansı’nın “Neden İsrail ordusunda askerlik yapmaya karşısınız” başlıklı haber videosunu izlemelerini öneririm. Zavallı Haredîlerin dindarlıklarını muhafaza için ne çileler çektiklerini görsünler. Ardından da “Siyonizm Yahudiliğe ihanettir” videosunu izlesinler. Dünyada asıl mücadele profanlık ile dindarlık arasında gerçekleşmektedir. Varoluşçuluk ile Nihilizm de mücadele halindedir. Varoluşçuluktan Allah’la, Kitâbullah’la var olmayı, “öldükten sonra da var olmaya inanmayı” kastediyoruz. Haz ve elemlerimizle sadece somut olanı yaşamak anlamındaki “örtülü maddeciliği” kastetmiyoruz. Müslümanlar tüm menfi şartlara rağmen kütle halinde varoluşçu duruşu en belirgin temsil eden topluluk durumundadır. Öldükten sonra var olduklarına da en güçlü inananlar, her şeye rağmen Müslümanlardır. Hakikat ve suret de savaş halindedir. İhlas ve riyâ da savaş halindedir. Yeryüzü, Allah’tan geleni “ölçü” alanla almayanın, ferdî ve içtimâî fıtratı esas alanla almayanın, varoluşu ve nesillerin devamını esas alan ve almayanın mücadele alanıdır.

Dînî olan ile profan olan, mücadele halindedir. Profan kelimesinin zıt anlamlısı için ‘kutsal’ değil ‘dînî olan’ demek daha uygundur. “Kutsal olan” ve “dînî olan” birbirinden farklı şeyler olmasına rağmen hep karıştırılmaktadır. Kutsal, müşterek değerdir, cemiyeti bir arada tutar. Meşruiyetin kaynağı din kabul edildiği takdirde dînî olan ile meşru olan aynı şeyi ifade eder. Sorun, dînî olanın meşru olup olmamasında yatmaktadır. Yasaların dine uyanı meşru, uymayanı gayr-i meşru demesi önemlidir. Helal olanla yasal olan arasında uçurum denebilecek fark varsa dindarlığı yaşamak riske girmiş demektir. Postmodern dünyada kutsal olanın kabulünde sorun çıkmamaktadır. Kutsal olanın sembolik değeri olduğu için insanların kitlesel olarak kutsal olanla aidiyet ilişkisi dikkate alınıyor. Ulus devletler destabilizasyon korkusu ile başa çıkma ve içte birliği sağlama adına kutsala her zaman ihtiyaç duyar. Kutsal olan, tek başına sorumluluk ve yük de getirmemektedir. Asıl sorumluluk ve yük getiren ‘dini olan’dır. Kutsalı kullanıp “dînî olanı” yok saymak ulus devletlerde sık görülen bir hususiyettir. Önceliğiniz özgün ve samimi dindarlık değilse, “dînî olan” ile yollarınızı ayırmanız da mümkündür. Dini kutsalla eşitlemek, düzeltilmesi zor bir yanılgıdır. Çıkardığı yasa ve yönetmeliklerde dini referans almayıp, muhtevasındaki kutsala saygıda kusur etmemek modern bir ikiyüzlülük türüdür.

İnsan merkezlilik de kutsal’a saygı gösterip “dînî olanı” hayatın dışında tutmaktadır. İnsan merkezliliğin sembol kuruluşu, Avrupa Birliği topluluğudur. Uzun yıllar içinde büyük mesai harcandı, emek verildi. İnsan merkezli bir hayat nasıl kurulur, 135 bin sayfalık mevzuat içinde gösterilmiş oldu. İnsanı temel ölçü alma fiilinin, “ilahi olan” ile ilişkisi nedir? Bu kriterler “ilahi olanı”, “dînî olanı” aşağılamıyor, bireysel bir tercih olarak kabul ediyor ama tasfiye ediyor. Hayatın “yürüyen ve işleyen akışının” dışında tutuyor. Dine karşı olmak ile dini hayatın dışında tutmak ayrı şeylerdir. İçtimâî hayatı bir oyuna benzetirsek dînî olan, oyun dışında kalmaktadır. Maçta bazı oyuncular sahaya sürülmez tribünde bekletilir. Dînî olan, sahada tutulmaz ama onun taşıdığı kutsal ile her zaman övünülür. Onun taşıdığı kutsal, her zaman kullanım aracı olur.

Dine karşı olunmayarak, böyle bir görüntü asla verilmeyerek dine bağlı topluluklar ikna sürecine alınıyor. Avrupa birliği perspektifi, bir milleti ikna sürecidir. Bu süreç milletimizi değiştirme ve dönüştürme, sürecidir. Vaktiyle kalbi mümin ama kafası Batı’lı bir rahmetli siyasetçimiz değişim ve dönüşüm anlamında transformasyon kelimesini çok kullanırdı. Manasını tam anlayamadığımız bu kelimenin inancımız açısından iyi şeyler getireceğini zannederdik. Sonradan öğrendik ki inanç özgürlüğü ile “dinin yaşanabilirliği, dindarlığın sürdürülebilirliği” farklı şeylermiş. İnanç özgürlüğü dindarlığın yaşanabilirliği ve sürdürülebilirliği anlamına gelmiyormuş. Dindarlığınızı sürdürebilmeniz için yaşadığınız ülkedeki hukuk, eğitim ve istihdam sisteminin bu talebinizi desteklemesi gerekiyormuş.

Netice olarak şunu belirtelim. Biz Avrupa birliğine resmen olmasa da fiilen girmiş durumdayız. Çünkü Aile Bakanlığı dâhil tüm bakanlıklarda işler, AB perspektifine göre yürüyor. Bu kriterler birey ile devlet arasında, aile, akraba, komşu gibi olguları imha etmekle kalmıyor. İnsanları bir arada tutacak örf, âdet, gelenek, görenek; aklınıza ne gelirse hepsini bitiriyor. Hayatı düzenleyen 135 bin sayfalık mevzuat olmadan da toplumların doğal akış içinde varlıklarını sürdürebileceklerine, problemlerini çözebileceklerine, yaralarını sarabileceklerine inanmak gerekir. Mevzuat ve formalite sağanağına tutulmamış toplumların iç sıkıntılarını, iç dinamikleriyle halledeceğine inanmalıyız. Sözün özü, Avrupa Birliği perspektifi sorgulanmalıdır. Süreç ilerledikçe bu sorgulama, giderek zorlaşmış olacaktır.

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya