Türkiye’de solcusu, İslamcısı, bir kısım Türkçüsü uzun zamandır bir türkü tutturdu gidiyor; Mezhepçilik Yapma! Kimse “Nedir bu mezhepçilik?” diye de sormuyor. Sahi gerçekten bu kadar tehlikeli midir, mezhep? Bir mezhebe ait olmak ile mezhepçilik aynı mıdır?
28.03.2021 03:27
3.878 okunma
Biri Mezhepçilik yapmayın mı dedi?
Prof. Dr. Hilmi Demir

Türkiye’de solcusu, İslamcısı, bir kısım Türkçüsü uzun zamandır bir türkü tutturdu gidiyor; Mezhepçilik Yapma! Kimse “Nedir bu mezhepçilik?” diye de sormuyor. Sahi gerçekten bu kadar tehlikeli midir, mezhep? Bir mezhebe ait olmak ile mezhepçilik aynı mıdır?

Bir şey olmanız sorun değildir, sorun o olduğunuz şeyin sizin dışınızdakilerle mesafesidir. Beşiktaşlı olabilirsiniz, bu sizin en doğal hakkınızdır. Ama Beşiktaşlı olmanız, “Yalnız Beşiktaşlı olunur, onun dışında hiçbir şey olunmaz, yasaktır.” derseniz, işte o zaman sorun olur. Hatta devamında Beşiktaşlı olmayanlara ölüm demeye kadar götürürseniz işi, o zaman çatışmayı başlatırsınız. O, “olduğunuz kimlik” sizin için ölümcül bir kimliğe dönüşür. Peki, bu var diye, “Hiçbir şey olmayın, bir şey olmak yasak! Hiçbir takımı tutamazsınız!” derseniz ne olur? O zaman da aslında “bir şey olmama” diye bir kimlik dayatmış olursunuz. “Olmama” ya da “Bir şey olmak, yasaktır.” iddiası, artık baskıcı bir kimlik olur.

Hâsılı sorun bir kimsenin Türk olması, Kürt olması, Hanefi-Matüridi olması Şafii-Eş’ari olması değildir, çünkü “bir şey olmak, bir şeye aidiyet hissetmek”, hem tabiidir hem de aslında ötekilerle ilişki kurmamızın yoludur. Çünkü dünyayı kendi olduğumuz yere göre anlamlandırırız. Söz gelimi Hanefi-Matüridi olmayı “Ehli kible tekfir edilmez.” şeklinde anlıyorsam, o halde Müslüman olanı asla kâfir sayamam. Ameli imana dâhil etmemeyi kabul etmişsem, amellerdeki eksik ve kusurlardan dolayı kimseyi İslam dışına atamam, böyle bir şeye de hakkımız olmaz; çünkü bu aidiyet, bunu gerektirir. Ama Hariciler gibi ameli imanın aslından sayarsan büyük günah işledi diye herkesi tekfir edebilirsin, hatta tekfir etmen gerekir; zira Haricilik aidiyeti, bu söylemi zorunlu kılar. Bu sebeple Hz. Ali taraftarı diye hamile kadının dahi canını alabilirsin. Dolayısıyla bir mezhebi tercih etmen bir tehdit oluşturmaz, ait olduğun mezhebin dışlayıcı olup olmaması, şiddeti ve isyanı meşrulaştırıp meşrulaştırmadığıdır asıl önemli olan. Peki, bir mezhebi tercih etmem gerekir mi? Örnek verelim. Namaz kılacaksınız. Namaz'da;

Elleri bağlamazsan Şii,

Elleri göbekte bağlarsan Hanefi,

Elleri göbeğin üstünde bağlarsan Şafii,

Elleri göğüste bağlarsan Hanbeli olursun.

Mezhepsiz olmak istiyorsan ellerini ensene koyabilirsin... Çünkü diğerlerinde bir mezhebe uymuş olursun zaten. Görüldüğü gibi en küçük bir meselede bile bir mezhebe uyman gerekir. Çünkü ya kendin dini pratiklerde bir içtihatta bulunursun ya da bu konuda bilgisi olan bir uzmanlar grubunu takip edersin. Mezhep bir sisteme ait olmak, o sistem içinde meselelerini çözmeye çalışmaktır. Bunun kendisi kötü değildir aksine bilgiyi düzenler, test eder, hata olasılığını azaltır, süreklilik sağlar. Dini anlama ve yaşama pratikleri olan mezheplerle etno-dini yapılar çok farklıdır. İran Şiiliği, Selefilik, Vehhabilik mezhep değil etno-dini yapılardır. Çatışmayı getiren Hanefilik, Matüridilik Şafiilik ya da Eş’arilik değildir.

Peki, amelde kabul ettik de inançta mezhebe ne gerek var? Şimdi o halde iman amel ilişkisine bakalım. İmanı Allah’ın varlığını, gönderdiklerini, emri ve nehiylerini tasdik etmek ve bunu dille ifade etmek olarak anlayabiliriz, değil mi? Peki bir kişi bunu yapsa ama içki içse, yalan söylese bu kimse Mümin kabul edilebilir mi? İşte bu soruya cevap verdiğinizde inanç konusunda bir görüş açıklamış olacaksınız, o da ister istemez inançta bir mezhep olacak. Dolayısıyla nasıl dini pratiklerde karşılaştığımız meseleleri çözmek gerekirse inanç alanında da ortaya çıkan meseleleri öncelikli olarak çözmek gerekir. Şimdi bu soruya geri dönelim.

Evet, bu kişi mümindir derseniz Matüridi-Eş’ari görüşü,

Hayır, bu kişi kâfirdir derseniz Harici görüşü,

Bu kişi tövbe etmeden ölürse, Fasık olur ve cehenneme gider derseniz Mu’tezili,

Bu kişi Müslümandır ama Mümin değildir derseniz Ehli Hadisin görüşünü tercih etmiş olursunuz. Ne gerek var mezhebe derseniz de yeni bir görüş söylersiniz bu da sizin mezhebiniz olur. Anlayacağınız her halükarda ya bir mezhebi takip etmeniz gerekecek ya da kendi mezhebinizi ortaya atmanız gerekecektir. Sorun hangi mezhebi tercih edeceğinizdir. Hicri 150’de vefat etmiş Ebu Hanife’nin görüşlerini mi tercih edersiniz yoksa 2021 de çıkmış bir Molla Kasımın peşinden mi gidersiniz?  Elbette özgürsünüz ama sakın bize Ebu Hanife’yi tercih ettik diye mezhepçilik yapıyorsunuz demeyesiniz.

O zaman neden birileri mezheplere karşı çıkıyorlar?

Enternasyonalist Ümmetçiler

Bunlara bakarsanız ümmetin birleşmesinin önündeki en büyük engelin mezhepler olduğunu duyarsınız. Mezhepleri aradan kaldırırsak ümmeti birleştirebiliriz, ümmetin birliğine giden yolu açabiliriz, diye düşünürler. Düşünsenize Mezhepler olmasa Suud, Mısır, İran ile birlik kurabilirmişiz. Müslüman dünyaya gitsen mezheplerini sorsan zaten kimsenin bildiği yok. Olmayan bir şey Ümmetin birliğine nasıl engel oluyor anlamak mümkün değil. Avrupa devletleri, Avrupa Birliği için kimliğinden ve mezheplerinden vaz mı geçti? Tabi ki hayır. Bunların anlamadığı şey zaten İslam Dünyası diye bahsedilen ortak bir kültür dünyasının olmadığıdır. Hadi biz mezheplerden vazgeçtik, Anayasa’nın 12. maddesine göre “İran’ın resmi dini İslam ve resmi mezhebi Şia (Caferi) mezhebidir”, diye yazan İran mezhebinden vazgeçecek mi? Suudlular Vehhâbîliği, Selefîliği bırakacaklar mı?

Vehhabi-Selefiler

Özellikle Matüridi ve Eş’ariliği tekfir eden, onu İslam’dan sapma olarak gören Vehhabi-Selefiler de mezheplere karşı çıkarlar. Onlar da Kur’an ve Sünnet’e dönüş iddiası altında İslam’ı ilk Müslümanların yaşadığı gibi yaşamayı savunurlar. Bu iddia her şeyden önce İslam’ın ikinci asrında yaşayan Ebu Hanife’nin ve ona bağlı âlimlerin itikaden ilk Müslümanların yolunun dışında olduğu anlamına gelir ki bu saçmadır. İkinci olarak da bunlar kendi görüşlerini mezheplerin önüne geçirirken aslında kendi yollarının mezhep olduğunu inkâr ederler. Bunların derdi aslında Müslümanların tarihte oluşturduğu bin yılı aşkın yapıların ilmi sistemini yok etmek ve İslam’ı çölün sığlığına hapsetmektir.

Modernistler

Bunlar da mezhebe bağlı olmayı aklı birine teslim etmek, taklitçilik olarak görürler. Mezhepleri tarihte bitmiş, donmuş ve işlevini yitirmiş yapılar olarak görürler. Bunlara göre Kur’an bize yeter, aklımızla onu yeniden yorumlayarak geleneğe ihtiyaç duymadan kendi yolumuzu çizebiliriz. Mezhepler, belirli bir usul içerisinde yorum geliştirmenizi ve yorumdaki sınırlarınızı çizer. Ancak bunlar, Kur’an’ı diledikleri gibi yorumlamak için mezhepleri bir ayak bağı olarak görür. Bu yaklaşım, aslında tüm mezhepleri ve mezhep imamlarınızı terk edin “ben yeni imamınızım” şeklindeki egoist bir iddiayı içinde barındırır. Oysa bir metni anlamanın bizatihi kendisi bir geleneğe ihtiyaç duyar. Hz. Peygamber’in 23 yıllık vahiy tecrübesini devre dışarı bırakıp ona bir postacı muamelesi yapan bu anlayış, nereden tutsanız elinizde kalır. İşine geldiğinde geleneğe sarılır, işine geldiğinde onu görmezden gelir. Ama kusura bakmasınlar da, onların aklı varsa Ebu Hanife’nin, İmamı Matüridi’nin de aklı vardır. Bu zamana kadar hiç biri binlerce yıllık ayakta kalacak bir sistem kuramadılar. Bu iddiaların ilk 100 yılı ile Ebû Hanîfe sonrası Hanefîliğin ilk 100 yılını, ürettikleri bilgi, çözdükleri sorunlar ve oluşturdukları sistemler açısından mukayese ettiğimizde bunu rahatlıkla görebiliriz.

İster enternasyonalist ümmetçilik ister selefilik isterse Modernistlik adı altında olsun hepsinin DEAŞ ile aynı çizgide buluşması ilginç değil mi? DEAŞ da Rumiyye adlı dergisinin 3 ve 9. sayısında ve Dabiq dergisinin 4. sayısında Eş’arilik ve Matüridiliğe uymayı din dışı kabul eder. Çünkü Müslüman dünyasında hepsi de kendi ajandalarını gerçekleştirmek için özellikle bu iki mezhebi ayak bağı görürler. Ehli Sünnetin iki direği olan bu mezhepler toplumsallaşırsa çatışma dinamikleri ortadan kalkar. Siz “ehli kıble tekfir edilmez”; “ameller imana dâhil değildir” diyen bir inanca sahip Müslümanlar arasındaki ihtilafları itikadi bir çatışmaya dönüştüremezsiniz. Bu iddia sahiplerinin iddialarına bir an hak versek ve tarihe baksak, bu mezheplerin olmadığı ilk 3 asırda Müslümanların hiç savaşmadığını söyleyebilir miyiz? Bakın tarihe! Evet, Müslümanlar Müslümanlarla çatıştı. Ama bu çatışma asla bir din savaşına dönmedi. Bu sebeple tüm anlaşmazlıkların ve Müslümanların ittifakının önünde mezhepleri görmenin izahı mümkün değildir. Tarihe kör bakmak, böyle bir şey olsa gerek. Ancak bu iddiaların bizim nazarımızda, kendileri gibi bizi de tarihe kör bakmaya davet etmekten başka anlamı yoktur. Biz tarihe böyle bakanlara ve insanlarımızı da bu körlüğe mahkûm etmek isteyenlere karşı ışığı, aydınlığı gösterme çabamızdan asla vazgeçmeyeceğiz. Bu; dini, mezhebi, kültürel ve ilmî sorumluluğumuzdur.

Hanefi-Matüridi coğrafyada Aleviler, Şiiler, Hanbeliler, Nusayriler bir arada yaşadı. Kavgalarımız olmadı demiyorum, savaşmadık demiyorum. Savaşsak da kavga etsek de, sonuçta bu kavgalar siyasi olarak kaldı. Oysa bugün yüzyılı aşkındır mezhepleri atalım diyenlerin söyleminin hâkim olduğu bir dünya var. İran Şiası ile Suud Vehhabiliği arasında sıkıştık kaldık. İran’ın Kum kentinde el-Mustafa Üniversitesinin yüzbinlerce talebesi var ve birçok ülkede temsilciliği var. Böylece dünyanın birçok yerinden binlerce öğrenciye İran Şiası endoktrine ediliyor. Suudi Arabistan’a bağlı Medine Üniversitesi 160 ülkeden öğrenci kabul ediyor, burs veriyor. Vehhabi-Selefi eğitim yapıyor. Keza yine Suud’a bağlı İslamabad Üniversitesi Selefilik eğitimi yapıyor. Bu sebeple genç yaşlarda Pakistan ve Hindistan gibi bölgelerde Hanefi gelenekten gelen ve Suud’a eğitime gidip dönenlerin, döndüklerinde kendi geçmişlerini reddetmekle kalmayıp coğrafyasındaki geleneklere savaş açtığını, tekfirin silahşörlüğü yaptığını görürüz. Ancak “mezhepler üstülük” gibi entelektüel magazinizm, “geçmiş tarihe bakarken görmemede” ısrar ettiği gibi “mevcut dünya konjonktürünü” ise magazine edecek kadar bile dert etmemektedir.

Anlayacağınız çevremizde tüm ülkeler kendi Dini Jeopolitiğini kuracak bir din yorumunu merkeze alıp, kendi merkezlerini inşa edip çevrelerini belirlemeye çalışıyorlar. Ya biz, bizde ise bu merkezlerden beslenen uydular ağız birliği yapmış gibi aman mezhepçilik yapmayın, Ehli Sünnet demeyin, Hanefi-Matüridilik yapmayın diye bağırıp duruyorlar.  Üstelik bunun akademide, Diyanet çevrelerinde, bürokrasi de alıcısı var. Ehli sünnet şampiyonları bile Hanefi-Matüridiliği dillendirmemizden rahatsız oluyorlar. Oysa derdimiz binlerce yıllık bir Geleneğe yaslanarak, ayaklarımızı basacağımız sağlam bir zemin inşa etmek. Üstelik bu zemin bu coğrafyada kimseyi ötekileştirmemek, tekfir etmemek, kul hakkı yememek gibi itikadi İlkeler üzerine kurulacak. Söyler misiniz bana, herkesin bir “Mezhebi merkez aldığı” bir dünyada, Mezhepsizlikle nasıl bir merkez kuracaksınız? Sizin boş bıraktığınız merkezi kimler dolduracak? Katı Selefilik ile Bâtınî akımlar arasında salınıp duracağız.

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya