Günümüz İslam coğrafyası; siyasi, sosyal ve iktisadi olarak dünyanın gerisinde kalmış bölgelerden birisidir. Mezhep kavgaları, terör problemi , üretkenliğini yitirmiş olma sorunları ile boğuşan bu bölge maalesef ayağa kalkamamaktadır. Bölgenin sorunlarının kaynağı olarak hemen emperyalizmi işaret etmek sanırım tembellik olur. Emperyalistlerin vahşi politikalarının bölgeyi tarumar ettiği su götürmez bir gerçektir. Lakin ben iğneyi kendimize batırmanın ve öz eleştiri yaparak doğru tespitlere ve çözüm yöntemlerine ulaşmanın derdindeyim. Şimdi derdimize başlıkta belirttiğimiz konuyu tartışmaya başlayarak deva arayalım: İslam terakkiye mani midir?

   Bir dinin terakkiye yani ilerlemeye engel olması fikri aslında, Avrupa’nın skolastik düşünceyi yıkma aşamalarından hasıl olmuştur. Şu anda her alanda önümüze bir çıta koyduğumuzda, oraya ulaşabilmek için Avrupa’nın ne yaptığı ile ilgileniyoruz. Avrupa, bilim ve sanat alanlarındaki ilerlemesini ruhban sınıfın skolastik egemenliğini yıkarak başardı. Rönesans ve Reform Hareketleri kiliseye karşı bir başkaldırı neticesinde başarılı oldu. Çünkü o dönem kilise dünyanın şekli ile ilgili araştırma yapanları mahkemelerde yargılayıp infaz ediyor, cennetten arsa tahsisleri yapıyor, para karşılığında günah çıkarıyordu. Olayın dini bir boyutu kalmamış artık tamamen siyasete ve ticarete dökülmüştü. Çünkü Hristiyanlık tahrif edilmiş, Hz. İsa’nın getirdiği din bozulmuş, insan eliyle yazılan dört kitap neticesinde batıl bir hal almıştı. Yani Martin Luther Almanya’da kiliseye başkaldırdığında, orada Hak din öğretilerine değil batıl olana savaş açmıştı. Çünkü Hak dinde cennetten arsa satma, günah çıkarma, ilmi çalışmalara engel olma gibi bir durum olmaz. Bu ayrımı iyi yapmak çok önemlidir. İlerleyen asırlarda Avrupa’da, bahsettiğimiz skolastik düşünce egemenliğini yitirdi ve yerini pozitivist bir bakış açısına bıraktı. Pozitivizm, salt akıl prensibi ile hareket eden ve metafiziği reddeden materyalist bir pozisyondu. Bu bakış açısı, Macchiavelli’nin ‘’Amaca giden yolda her şey mübahtır.’’ Pragmatizmi ile birleşince ortaya, Akif’in tabiri ile ‘’Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar’’ çıktı.

   Avrupa’nın karanlık Orta Çağ yıllarını yaşadığı dönemlerde, bugün kan ve gözyaşı ile ıslanan topraklarımız ilmin, sanatın ve içtimai hayatın en parlak olduğu yıllar idi. İmam Matüridi’nin akıl ve vahiy arasındaki uyumu yakalayarak bu coğrafyaya ışık tutan düşünceleri: Hoca Ahmet Yesevi’ye, Mevlana’ya, Hacı Bektaş-ı Veli’ye ve daha nicelerine ilham olmuştu. Matüridi, Yakın Çağ’ın salt akıl diyen pozitivistleri gibide olmadı, aklı geri plana iten Selefi ve Eşari anlayış gibide olmadı. O sayede akıl ve vahiy birlikte yürüdü, İslam terakkiye mani olmak bir yana dursun terakkinin itici gücü oldu. Siyaset bilimi dehaları İbn-i Haldun ve Gazali bu topraklardan çıktı, Harezmi matematiğin piri oldu, İbn-i Sina tıp alanında öncü oldu. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Peki bu coğrafya nasıl oldu da bu liderliğini kaybederek yüzyıllar sürecek olan bir buhranın içine sürüklendi? Bu sorunun hem bizimle ilgili hem bizim dışımızda gelişen farklı cevapları mevcuttur. Mesela Avrupalıların coğrafi keşifler vesilesi ile yeni yollar keşfetmesi bizim ticaret yollarımızı bitirdi ve iktisadi olarak problemler başladı. Bu problemleri çözmek için verilen kapitülasyonların ardı arkası kesilmeyince yarı müstemleke bir pozisyona düştük. Aynı dönem bizim topraklarımızda bir doymuşluk zafiyeti meydana geldi. 25 milyon kilometrekare toprağa hükmetmek, hazinenin ağzına kadar dolması (Coğrafi keşiflerin etkisi henüz başlamadan), eğitim politikalarında yapılan hatalar (Beşik ulemalığı gibi) bizi uçuruma yuvarlayan nedenlerden oldu. Yani sorun İslam değildi, sorun bizdik. Alak Suresi’nin 3,4 ve 5. ayetinde geçen: ‘’Oku! O Rab ki kalemle yazmasını öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.’’ düsturlarından uzaklaştıkça boş tartışmaların içine sürüklendik. Ve şimdi İslam’ın terakkiye mani olup olmadığı tartışmasını yapıyoruz. İslam ne pozitivistler gibi salt akılcıdır ne de Selefiler gibi aklı reddeder. Akıl ve vahiy birlikte yürümek zorundadır. Bu çizgi İmam Matüridi’nin çizgisidir. Biz bu çizgiden uzaklaşıp çareyi Avrupa’nın başarı öyküsünde ararsak yanlış limana savruluruz. Pozitivist ve Makyavelist düşüncedir Hiroşima’ya atom bombası atan, Müslümanların kanına giren, siyahileri kendilerine köle yaparak insanlık dışı muamele gösteren. Bizim tarihimizde asla böyle bir şeye rastlayamazsınız. Köleleri azat eden din bizim dinimizdir. Bunca sözün ardından son olarak ‘’Ne yapmalıyız?’’ sorusuna da birkaç cümle ile cevap verelim.

   İfrat ve tefritten uzak durmak en önemli çizgidir. Çünkü ifrat başımıza IŞİD gibi Haşdi Şabi gibi terör örgütlerini sararken, tefrit bu topraklarda yaşayıp bu toprağa düşman kesilenleri başımıza sardı. Ayrıca mezhep kavgalarını derinleştirmekten kaçınmalıyız. Bu kavgalar enerjimizi boşa harcamamıza sebep olmaktadır. Zaman birbirimiz ile kavga edecek ve gereksiz tartışmaların içerisinde boğulacak zaman değildir. Son olarak bu toprağın insanı kendi sorununu kendisi çözmelidir. ABD, Avrupa gibilerden medet ummak yerine gayret göstermeli ve çalışkan olmalıdır. Bunu yapmak bir tercih meselesi değil bir zorunluluktur.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.