Osman ARSLAN

Krizlerin ülkesiyiz. Her kriz bir tahribat yaptığı gibi bir yönelimi de tetikledi.

Türkiye tam da Osmanlı borçlarını ödemeye başlamıştı ki ‘1929 dünya buhranı’ geldi. Hem reel hem de spekülatif bir krizdi. Daha yürümeye başlamamıştık. Ekonomisi kuluçkadaki taze devletin başka çıkarı yoktu; ‘devletçi ve korumacı’ politikalara yönelmek durumunda kaldık.

DEVLETÇİLİĞİN MALİ PİYASALARLA YÜZLEŞMESİ

Bu planlamacı ve kapalı ekonomiye rağmen 2. Dünya Savaşı’nın dünya ekonomisinde doğurduğu kriz dalgası, savaş ihtimalinin bütçeyi savunma harcamalarına emmesinin de etkisiyle krizi kemer sıkmayla atlatamayan Türkiye’de kıtlıklar ve kuyruklar arasında ağır vergiler ve yüzde 115’lik ilk devalüasyon geldi. Bu kriz ilk ‘mali piyasalara finansal müdahale’ uygulaması oldu. Sene 1948’di. Kriz, serbest piyasayı zorluyordu.

DPT VE İTHAL İKAMESİ ÖNLEMİ

1948 krizine direnç gösteren piyasaların talep ettiği serbest piyasa ekonomisine 1950 sonrasında geçildi. Vergi yüklerinin hafifletilmesine savaş sonrası bütçenin komplekssiz kullanımı imkanı da eklenince nispeten artan refah düzeyinin korunması arzusu hızlı kalkınma adı altında plansız yatırımları getirdi. Kore Savaşı’nın hammadde fiyatlarına etkisi, kredili ithalat uygulamaları ve sürekli verilen bütçe açığının etkisiyle serbest piyasa ekonomisinin acemice yönetilmesi 1958 krizini getirdi. Bu, ‘dış borç açığı ve kambiyo krizi’ydi. Bu kriz, ülkemize ‘o kadar da serbest olmayalım’ diye Devlet Planlama Teşkilatı’nı kazandırdı, kredili ithalden ‘ithal ikamesi’ uygulamalarına geçmemizi sağladı, bütçe açığını yönetmek gerektiğinden ‘bütçe disiplinini’ öğretti.

BİR YUTAN ELEMAN: IMF

Öğretti ama, bu disiplini bize sağlamaya gelen IMF, bir yandan borç veriyor diğer yandan daha da borçlanmamızı sağlıyordu. 1969’da IMF politikalarının neden olduğu ilk krizi yaşadık. Türk parası 1970’te yüzde 67 develüe edildi. Sebep belliydi, ama önlem alınmadı.

IMF güdümüne iyice giren ekonomimizde 70’li yıllarda krizler tükenmedi: İstihdam açığı, iç ve dış borç açıkları yüksek seviyelere tırmandı. 1974 Petrol krizi, 1978 krizi, 1979 ikinci petrol krizi geldi. IMF bir yutan eleman gibiydi.

79’DA YÜZDE 79

Bu arada ekonomi 1963-77 arasında yüzde 10 büyüdü. Ancak o denli iç pazara odaklanmış bir ekonomi yönetimimiz vardı ki ihracat düşüklüğü nedeniyle dış borçla yürütülen yatırımların doğurduğu yükün orantısızlığı ciddi bir ödemeler dengesi krizi doğurdu. Türkiye kronik enflasyonla tanıştı. Aniden fırlayan fiyatlar piyasaları ateşe verdi. ‘Sene 79 enflasyon yüzde 79’ olmuştu.

24 OCAK: İHRACAK ŞART

Denebilir ki 24 Ocak kararları 1980 yılının bu gidişe müdahale eden son girişimiydi. Dış borç dengesini sağlayabilmek amacıyla İhracatı artırmaya odaklanan 24 Ocak kararlarından da anlaşılacağı üzere geçen 15 yıllık enflasyonist dönem bize ‘dışa açılma gereğini’ öğretmişti. Artık ihracatımızı artırmakla övünecektik.

1989: STAGFLASYON

1990’lı yıllara girerken Berlin Duvarı yıkıldı, SSCB dağıldı, Bulgaristan ve Irak krizleri göç dalgaları gönderdi. Bir yandan tek sistem olarak kalan liberalizm yükseliyor, ‘rekabet ve sermayenin küreselleşmesi” yaşanıyordu; diğer yandan ‘sosyal devlet’ yerini sivil topluma terk ediyordu. Devlet küçülmeliydi. Türkiye bunu gündemine aldıysa da başaramadı. 1986 devalüasyonu kamu harcamalarındaki büyük artış nedeniyle yaşandı. Ardından gelen 1989 krizi Türkiye’ye stagflasyonun ne demek olduğunu tanıttı.

1991: REEL EKONOMİ ŞART

Sermaye serbestiyetinin zirve yaptığı 90’lı yıllar finansal krizler eşliğinde geçti; piyasalarda depremlerin olduğu yıllar oldu. Körfez krizinde Türkiye’nin risk haritasına girmesiyle ülkeden kaçan sermaye 1991 krizini doğurdu. Anlaşıldı ki reel ekonominin gerekliliği gırtlağımıza dayanmış bir gerçeklikti.

1999: IMF TESLİM ALDI

1994 ve 2001 krizleri birçok bankanın batması, bütçe açığı ve istihdam açığını tarihin en üst düzeylerine ulaştırdı. 94 krizi sonrası alınan 5 Nisan kararları da işe yaramadı. Milyonlarca insan işsiz kaldı. Artık parayla oynamanın her şey olmadığı, birinci sorunumuzun istihdamı artırma haline gelmesiyle reel ekonominin önemi bir kez daha anlaşılmıştı. 1998 ve 1999 krizleri sonrası IMF ile stand-by anlaşması imzalanmıştı. 2001’de Türkiye ‘batak’taydı. Bu dönemde Türkiye için çok önemli olan Kafkasya, Balkanlar ve Ortadoğu’da önemli harita değişiklikleri yaşanıyordu. Fakat Türkiye IMF güdümünde kendi derdindeydi.

2001 İSTİKRAR PROGRAMI

2001 krizi sonrasında uygulamaya konulan istikrar programı ve yapısal reformlar ile Türkiye ekonomisinde ciddi bir dönüşüm sürecine girilmiştir. Türkiye 2002 yılından itibaren bu önlemleri tavizsiz uyguladığı 6 yıl boyunca 22 çeyrekte kesintisiz büyüyerek kendi tarihi rekorunu kırdı. Dünyada yaşanan çeşitli krizleri bu dönemde aşmayı başaran Türkiye 2018 Eylül’ünde, 17 yıl sonra yabancı sermaye kaynaklı para spekülasyonu nedeniyle finans piyasalarını kontrol edemediği bir krizle karşılaştı.

Yine bir büyük göç dalgası yaşayan, güney sınırında savaş şartları altında olan, savunma sanayiini öncelemek zorunda kalan, kayıt dışı ekonomisi yine şişen Türkiye’nin, bu şartlarda sürekli sıcak para girişi sağlayarak, tabiri caizse ‘dökme suyla değirmen döndürmeye’ daha ne kadar devam edebileceği tartışılan bir konuydu zaten.

KRİZLER DARBELERİ GETİRDİ

Bu vesile ile kriz tarihleri ile darbe tarihleri arasındaki paralelliğe dikkatleri çekmek isteriz: 1958 krizi 1960 darbesini, 1969 krizi 1970 darbesini, 1979 krizi 1980 darbesini getirmiştir. 2002 AK Parti iktidarı ise 1950 Demokrat Parti iktidarının gelişine benzemektedir. Birisi 1949 diğeri 2001 krizleri sonrası, ama her ikisi de başarısız ekonomi politikalarının doğurduğu krize halkın radikal tepkisini yansıtan sandık ihtilalleri biçiminde yaşanmış olaylardır.

Demek ki krizler eğer üstesinden gelinmezse 1-2 yıl içinde ya demokratik ya da antidemokratik ama radikal siyasal sonuçlar vermektedir.

BAŞARILI OLACAĞIZ

Dostlarımız bilir ki uğradığımız tahribatlara ve ödenen bedellere rağmen, son krizi Türkiye’nin aşacağına da, dolarla mücadelede başarılı olacağına da inancımız vardır. Bunu, dün de bugün de savunurken dayanağımız sadece finans ekonomisinin verileri, Türk ekonomisinin yapısal sağlamlığı ve ekonomik göstergelerdeki ‘bu çapta bir krizi gerektirecek çarpıklığın olmaması’ değil. Ekonomi uzmanlık alanımız değil. Daha çok dünya tarihinin ilerletildiği istikamete odaklanarak bu çıkarımları yapıyoruz.

2015 yılından bu yana “20. Yüzyılda Osmanlı’nın yeni dünyanın şekillenmesinde yıkılması neyse Türkiye’nin 21. Yüzyıl başındaki diklenmesinin dünyanın yeniden yapılanmasındaki rolü o olacaktır” görüşünü savunmaktayız ve son gelişmeleri de bu bağlamda yorumluyoruz.

DOLARA BAĞLI BORÇLU ÜLKELER ÇÖKECEK

ABD doları ekonomik bir silah gibi kullandığından hesapsız basmakta, dünya da dolara endeksli ekonomileriyle gittikçe daha fazla dolara bağlı dış borç kaynaklı bütçe açığı vermektedir. ABD ekonomisinin zorlanması nedeniyle artan dolar faizleri küresel ekonomide yavaşlamaya neden olmuştur. Borçlu olmaktan ziyade dolara bağlı borçlu olmak ülkeler açısından topun ağzına gelmek demekti. Türkiye de bütçe ile borçluluk oranı diğer ülkelere göre yüksek çıkmasa da dolara bağlı borçlarının yüksekliği nedeniyle, küresel krizin ilk vuracağı ülke olma riskini taşımaktaydı. AB ve ABD ile olan gerilimlerin sermaye kaçışına yol açmasıyla bu kriz yönetilemez boyutlara taşınabilirdi.

İşte Eylül’de yaşanan kriz buydu.

HERKES DOLARDAN KAÇACAK

ABD seçimleri öncesinde Trump’ın kazanacağını, ABD’nin siyaseten gardını ortadoğu’da indireceğimizi, bundan sonra geriye ekonomik savaşın kaldığını yazmıştık.

Şimdi de şunu düşünüyoruz: ikinci ve üçüncü dünya ekonomileri krizleri ardı ardına yaşayacaklar. Buna ABD de dahil olacak ve çöken ekonomilerden nemalanan küresel seçkinler yeni dünya düzenine elleri daha da güçlenmiş olarak başlayacaklar. Çöken ekonomilerin yeniden toparlanması, ancak yeni para birimini benimsemesiyle mümkün hale getirildiğinde; bir on yıl sonra yeni para sistemine geçilmiş olacaktır.

TÜRKİYE DOLARI YIKARKEN ÖNCÜ OLACAK

ABD üstünlük rolünü dolarla birlikte kaybedecek ve doların da egemenliği bitecek. 21 trilyon dolarlık dış borcu bulunan ABD karşılıksız dolar basmakla kurtulamayacaktır. Doların iktidarını sonlandırmada da Türkiye rol üstlenecek, bu savaşı da başarıyla sonuçlandıracaktır. Çünkü küresel ekonominin aldığı istikamet de bu yöndedir.

Bütün bunların sonunda ‘Kripto dijital para hesap sistemi’ne geçilecek, yeni ve daha güçlüğ bir sömürü ve kontrol sistemi sağlanacaktır. Dolar, rezerv para olmaktan çıkacaktır. Bunu yazan batılı düşünür ve yazarlar da artık az değil.

YENİ SİSTEMİ ESKİ EFENDİLER HAZIRLADI BİLE

Dijital para, ayrıca ele alınacak bir küresel kontrol sistemi olarak planlanıyor. Eski uygulamadan daha bireysel olarak vatandaşları kavrayıp milli devletlerden koparıp küresel bir ağın parçası haline getirecek emperyal bir ileri sömürü düzenine geçişin adı.

AKLIMIZI ZORLUYOR

Kendi varlık ve bekasını ABD emperyalizmi karşısında gittikçe daha güçlü savunurken ABD ve dolara yaptığı haklı saldırının Türkiye için kaçınılmaz olması, bu konuda üstlendiği öncü rolün yeni dünyanın daha derin sömürü düzenine geçmesine de bir yandan yardımcı olacak olması nasıl bir ironidir, aklımızı zorluyor doğrusu.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.