Osman ARSLAN

“At, Demir, Ok ve Yay” başlıklı makalemiz pek çok olumlu dönüşe konu oldu. Bu arada dostlarımızdan Hayati Başlıermez, “Türklerin Şaman ve putperest olduğu, Türklerin dinini boş yere aklamaya çalıştığımız, bu yaklaşımla İslam’ı bırakıp ‘atalar dini’ne kayma riski doğurduğumuz” eleştirisini yöneltmektedir. İslam’ın tevhidî özünü koruma kaygısı taşıyan bu eleştirinin niyetini başımızın üstüne, içeriğini müzakere masasına koymayı, belki de bugün ihtiyacımız olan bazı açıklamalara girme imkanı vermesi nedeniyle uygun görüyoruz.

“ATALAR DİNİNE DÖNME” TEHLİKESİ!

 Dün, milletimizin bir ‘medeniyet davası’ olması gerektiği iddiasıyla çırpınıyorduk, “Büyük bir milletin ahfadıyız, maziye layık bir ati için!” diye didiniyorduk. Bugünün meselesi ise bu söylevler değil. Bundan böyle, “medeniyet binamızın malzemelerini ortaya çıkarma” davası önümüzdedir. Yarının, medeniyet binasını yükseltecek ustalarına ‘bu malzemeler’ lazımdır.

Medeniyetimizin yapıtaşları kuşkusuz kültürümüzdedir. Nurettin Topçu, Mehmet Kaplan gibi düşünürlerimiz, “kültür bir ağaç ise medeniyet onun meyvesidir” derler. İslam kültürü deyince kökleri(nass), İslam medeniyeti deyince meyveleri(eserleri) anlarız.

KIZIL ELMA AĞACINDA SARI AYVALAR

“Türk Milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindenim” demekle Cumhuriyet dönemi Türk inkılabının fikri önderlerinden Ziya Gökalp, Müslüman Türk kültürüne(ağacına) Hıristiyan Batı tekniğini, sanatını, bilimini(meyvesini) asmak istedi. “Kültürel hazım(içselleştirme)” sağlanabilen transferler sorun olmadı. Bunu yapamadıklarımızsa, iğreti durdu, başımıza bela oldu. Adeta ‘kızıl elma ağacı’na “sarı ayvalar” astılar.

Kültürel değişim zor bir süreçtir. Ağaç gibidir; keserseniz ölür. Ancak aşı ile değiştirebilirsiniz, kesip yenisini dikemezsiniz. Köklerinden beslenmeye devam eder kültürler. İşte her milletin binlerce yılda oluşmuş kültürü vardır. Medeniyetleri bu kültür ağacından zuhur edecektir.

AT VE KURT GİBİ…

Arap kültürü ne kadar ‘deve’ ile, Çin kültürü ‘ejderha’ ile, Hint kültürü ‘sığır’ ile, İran kültürü ‘ateş’ ile, Yunan kültürü ‘eşya(madde)’ ile şekillenmiş ise Türk kültürü de o derecede ‘at ve kurt’ etrafında şekillenmiştir. Kaçınılmaz olarak toplumların kendilerine özgü tarzları, yaklaşımları, yaşam biçimleri, bakış açıları yerleşmiş, farklı karakteristiklere bürünmüşlerdir.

Çemil Meriç, İbn-i Haldun’dan hareketle “İslam’da kültür ve medeniyet kavramları yoktur. İki kavramı birlikte içeren bir kavram vardır: Ümran!” der. Yani, İslam dini ister ki kendi ağacında(ümmet’te/millet’te) kendi meyvesi(medeniyeti) olsun! Sağlıklı olan da budur.

BATI’YI TAKDİS HATASI

Ama biz öyle yapmadık. Kültürümüzden (islam’dan/Osmanlı’dan) utandık. Biz köklerin üstünü örttükçe, sulanmayan ağacımız(kültürümüz) da meyve(medeniyet) veremedi. Hayat ise tüketmek demekti; ileri medeniyetten, Batı’dan tedarik yaptık.  Artık onların tüketicisiydik, taklitçisiydik. Kökleri unuttuk ve Batının maddeci, ruhsuz hayatını takdis eder olduk.

MİLLETLER DE ÖLÜR

Fakat küllerimizden doğma vakti geldi. Yine Meriç ortaya koyar ki, kökler(kültürler) ölmez, onbinlerce yıl yaşar. Bir nevi ‘milletlerin ruhu’dur kültür. Meyvelerin (Medeniyetlerin) ise en uzunu beşyüzyıl yaşamıştır. Tarih Bilinci adlı dev eserinde Arnold Toynbee de “kültürlerin sabit, medeniyetlerin dönüşümlü” olduğunu, yükselen ve düşen 16 medeniyetin macerasını inceleyerek ortaya koyar.

Kültürler transfer edilememektedir, ama medeniyetler başka bir kültür coğrafyasında, yeni bir karaktere bürünerek, önceki medeniyetin kaldığı yerden devam edip ilerlemektedir. Elbette kültürler de ölür; Ama bu, o milletin de ölmesi demektir! Türk kültürünü ıslah etmeyi, tecdit etmeyi değil yok etmeyi düşünenler Türk milletini yok etmeyi isteyenlerdir.

KÜLTÜRDEN İMANA ETKİ

Şimdi sorunun cevabına gelebiliriz. Bir bilginin veya inancın birey ve toplum tarafından yaşanması demek, “kültürleşmesi” demektir. Yani ağaca yapılan yeni bir aşıdır kültürleşme. İslam aşısı da farklı farklı kültürleri taşıyan milletlerde tuttu.

Tuttu ama İran kültürü İran tipi bir Müslümanlık çıkardı ortaya; Şia inancının kadim Fars kültürünün bir tezahürü olmadığını kim iddia edebilir? Ya da Arap kültürünün; kabileci, çöl hayatının kaderci kimliğinin Arap Müslümanlığında etkisi olmadığı söylenebilir mi? Endülüs Müslümanlığı kadim Avrupa kültürü ile temas kurmamış mıydı? Hıristiyan olsa da Batı, ‘maddeci’ kültürel kodları nedeniyle dinlerini materyalistçe yorumlamadı mı?

EĞRİ CETVELDEN DOĞRU ÇİZGİ ÇIKMAZ

İşte, milletler dinlerini kültürleştirirken bir yorumlama yaparlar. Bu sosyolojik bir gerçektir. Bu, itikada ilişkin yorumlardan, ameli tercihlere ve toplumsal örgütlenmeye kadar yansır.

Bir toplumun kadim kültüründe putperestlik varsa, dinlerine yaptıkları müdahaleden korkacaksınız; tevhidi duyarlılıkla hassas eleştiriler yapacaksınız! Titizlenecek, titreyeceksiniz! Çünkü, mutlaka bir katışık, karışık vardır! Sinsi bir hastalık gibi bünyenize girip, itikadınızın içinden şirk olup çıkıverir. Siz kendinizi aldatır, “Hak yolda” olduğunuzu sanırsınız! Bir türlü düz çizgi(sırat-ı müstakim) çıkartamazsınız, çünkü cetveliniz(itikadınız) bozuktur!

Kültür bu kadar önemlidir. Bir milletin tarihini ve kültürel temellerini analiz etmek, medeniyet inkişafını yaparken, binanın temel harcını, duvar taşlarını temin etmek kadar mühimdir.

KÜLTÜREL VE DİNİ OLANI AYIRT ETMEK!

Kadim Türk inanış ve yaşayış biçimini kavramak, “Eğer Türkler Şaman ise İslam yorumuna, bugünkü yaşamına mutlaka olacak etkisini bulabilmek” bakımından kıymetlidir.

Türk kültürünü doğru tanımak, “hayatımızda neyin kültürel, neyin dini olduğu” bakımından da önem arz eder.

Dinin arınmasını sağlamaya faydası yanında, yeni medeniyeti(ürünleri) kendi kültürünüz(kendi ağacınız) üzerine kuramazsanız başarı şansınız da kalmayacağından, medeniyet inşası için de temel önemdedir.

KUR’ANDAKİ MİLLET

Kullandığımız “millet” kavramı, Kur’an’dan mülhem bir karşılığa sahiptir. Yüce Allah bütün Müslümanları kuşatan evrensel kardeşlik anlayışını içeren bir kavram olarak “ümmet”i bize öğretirken, Peygamber refakatinde dinini kültürleştiren(hayata geçiren) toplumlara özgülenmiş “İbrahim Milleti” ifadesini kullanmaktadır. Kendine özgü karakteristiği olan o topluma gelen vahyin hayat bulduğu tecrübe “İbrahim milleti” diye anılmaktadır. Millet, ‘dinini kültürleştiren toplum’ demektir. Tam da demek istediğimiz budur: Kur’an’a göre, bir din üzere hayat süren topluma “millet” denir.

BİR MİLLET OLABİLMEK

Kadim medeniyetlere indiğimizde millet olabilecek toplum neredeyse bulamazsınız. Çünkü, totemik kültürler “din” kabul edilmezler; onlar, bir takım kabile inanışlarıdır. Haliyle totemik kültürler, bir ‘inanç sistemi’ (din) çatısı altında bir araya gelmedikçe bir millet doğuramamışlardır. Birazdan ele alacağız: Türkler baştan beri “millet”tir. Yani ‘din’ sahibidir. Millet seviyesine yükselecekseniz, dininiz olacak! Kabile, kavim, halk, ulus… başka şeylerdir.

Önce, şu ana kadar yazdıklarımızı özetleyelim:

ÖZETLE: “DİNİ ALLAH’A HAS KILMAK” İÇİN…

  1. Bir ‘dini’ olan toplumlar ‘millet’ olabilirler.
  2. Milletler, dinlerini kültürleştirirken (hayata uygularken) “kendi kültürel kodlarına” (Putperest, mistik, köleci/sınıflı veya maddeci olmasına) göre yorumlayarak şekillendirmektedirler.
  3. Toplumların kültürlerinin dini yorumlamaya yansımasını, İtalyan, Rum, Ermeni ve İspanyol Hristiyanlığı, İran, Arap ve Türk Müslümanlığı gibi birbirinden ayrı oluşumunda tezahür ettiğini açıkça görmekteyiz.
  4. Genelde kültür, özelde Türk kültürü üzerine çalışmalar “atalar dini”ne dönmeye değil, bilakis “tevhidi öğretiyi koruma” bakımından atalar dininden karışan aykırı unsurları ayıklamaya yardımcı olacağı için özel değer taşımaktadır.
  5. Bu kültürel kodları çözümlemezseniz, inancınızı nas metinleri ile lafzi olarak belki koruyabilirsiniz, içeriği (yorumu) yapan kültür, tevhidî itikadın içini boşaltmış da olabilir. “Dini Allah’a has kılma”nın yolu, tam da budur.

Konu edindiğimiz baştaki sorunun ikinci ve daha önemli “atalar dinine dönme riski” kısmının cevabını verirken, “Türklerin dinini boş yere aklamaya çalışmak” ifadesinde yer alan “boş yere olmadığı” hususunu da yeterince açıkladığımız kanısındayız. Aklama değil tespit kaygısı içinde olduğumuzu da söylersek; geriye, dostumuzun kadim Türklerin Şaman olduğu kabulünü değerlendirmek kalıyor.

Kadim Türklerin Şaman dinine mensup olduğunu neye göre kabul ediyoruz?

HANİ, NERDE BU ŞAMAN TÜRKLER?

Bir tane tarihten veya yaşayan ‘meşhur Şaman Türk’ü söyleyebilir misiniz?

Bir tek eski Türk yazıtında, mektubunda, kitabında Şamanlık öğretisi, göndermesi bulabilir misiniz?

Bugün Şaman kültürünün etkisidir diyeceğiniz kaç gelenek bulabilirsiniz?

Bütün bunlar yoksa eğer, neye göre Türklere Şaman diyoruz?

Oryantalist Türkologların diğer milletlerin putperest kabile geçmişlerine Türkleri de dahil etmelerinden dolayı!

Bu yaygın kanaatin bildiğimiz tek bilimsel dayanağı var: Türkolojinin gelişimine hatırı sayılır bir katkıda bulunmuş Alman asıllı Rus Türkolog Wilhelm Radloff’un bugün Müslüman olmayan bir Türk topluluğu olan Yakut Türklerine ilişkin kazılarda ortaya çıkan bazı Şamanistik izler üzerine yürüttüğü fikir! Oysa, o tarihlerde (1860-80) başka bulgu yoktu. Göktürk alfabesi bile çözülmemişti.

ŞAMANİZM BİR DİN DEĞİLDİR!

Fakat bugün Türklere ait yüzlerce arkeolojik alan gün yüzüne çıktı, anıtlar, mezarlar, yerleşimler, mektuplar bulundu, alfabesi, dili çözüldü, temas kurduğu diğer toplumlardan da bilgiler ve belgeler çıktı.  Binlerce bulgu, ciltler dolusu eserlere vücut verdi. Bir iki figür dışında Türklerde Şamanistik iz bulunamamıştır, yoktur. Türklerin putları, heykelleri, totemleri çıkmadı. Anlaşıldı ki Türkler putperest değildi, Şaman kültürü yoktu.

Öncelikle belirtelim ki, Şamanizm’i bir din olarak anlamak da yanlıştır. Mircae Eliade’nin kültür tarihinde tarihsel kırılma yapan “Şamanizm” adlı önemli eseri ispat etmiştir ki, aslında “Şaman Dini” diye bir şey de yoktur! Şamanizm, tarihin bir dönemindeki totemik/putperest inançların toplamının ‘genel adı’ndan ibaret! Şamanzim putperest kavimlerin inançlarını kapsayan bir kültürel kimliği ifade etmektedir. Olmayan bir dine Türklerin mensup olması da elbette mümkün değildi!

Türklerin Şaman olduğu iddiası Türkleri kasıtlı olarak kendi putperest kökenleri derekesinde gösteren oryantalist Türkologların ısrarlı propagandalarının algı oluşturan etkisinden ibarettir.

“DEVLET DİNİ”

Vardığımız noktayı büyük Türkolog Bahattin Ögel’in ifadesiyle noktalayalım: “Türklerde birkaç küçük ve cahil kabileden oluşan Şaman kitle varsa da ayrıca egemen bir devlet dini vardır.” Bugün Müslüman olmayan Türk asıllı ayrıntı topluluklar olduğu gibi.

Öyleyse Türkler neye inanıyorlardı?

Töre, Türklerin dinlerinin adıdır. Bu inanç sistemi itikat, ahlak, hukuk ve muamelat kurallarını içeren bir din niteliğindedir. Bu dini inanış, “ontolojik anlamda birlik” anlayışı taşımaktadır. Ve ilaveten din, ‘devletin dini’dir.

Türklerin devlet gücünün arkasında olduğu bir din anlayışları olagelmiştir. Cumhuriyetin, laikliğe ilkesel olarak ters olmasına rağmen “devlet kurumu olarak din teşkilatı” oluşturması, bu kültürel kodun, yeni koşullarda ortaya çıkışı, Türk din anlama modelinin kaçınılmaz getirisiydi, denebilir. Türkler din de dahil, her değişimlerini ‘Hakan’ (Devlet-Ordu Başkanı) öncülüğünde, topluca yapmıştır. Satuk Buğra Han’ın kararından Mustafa Kemal’in ve Erdoğan’ın kararlarına kadar…

TÖRE, CİNAYETLE ANILMAMALIDIR

Konumuzdan kopmayalım: Bugün bazı olumsuz olaylar (Töre cinayetleri, töre evlilikleri…vb.) nedeniyle adı kirletilse de özüne uygun yaşatılacağına şüphemiz olmayan Töre (din-ü devlet) nasıl bir inanç sistemiydi, buna bakalım.

Bu konuda Said Başer’in çok değerli çalışmaları bize ışık tutmaktadır: Eberhard’ın “Ünlü Çin Bilgesi Konfiçyus’un ‘Gökte tek Tanrı olduğu gibi yerde tek hakim olmalıdır” sözünü Türk olan annesinden öğrendiğini belirlediğini yazar.  Taoculuğu anlatan Lao Tzu’nun öğretisinde tek tanrı inancını anlattığı “Kuzeydeki Kavim”in Türkler olduğunu İsutzu’nun ortaya çıkardığını söyler.  Görüldüğü gibi, Çin ve Hint gibi büyük Yunan filozoflarının da ortaya çıktığı yeryüzünün bir aydınlanma çağı olan M.Ö. VI. Yy.da dünyada ‘tek Tanrıcılığın’ yegane bayraktarı, Türklerdir.

TEK TANRICILIĞIN BAYRAKTARI TÜRKLER

Pekiyi, bu tek Tanrı, nasıl bir Tanrıydı?

Tanrı’nın vasıfları o kavmi putperest de yapabilir. İşte Said Başer ve ekibinin 18 yıllık bir çalışma sonunda Türk yazıtları, kalıntılar ve belgelerde yürüttükleri bilimsel çalışma, eski Türklerdeki Tanrı’nın sıfat ve isimlerini tek tek ortaya çıkarmıştır:

  “Kadim (Bayat), bâkî (bengü), vâhid (bir), kendi kendine mevcut ve sıkıntılardan uzak (Mungsuz), Hayy (Diri), İrade (Erk) ve Kudreti (Oğan) olan, Halik (Törütgen) ve yarattıklarına hitap eden (Deyici), vâcibü'l-vücut bir varlık idi.” Esma-i hüsna (Allah’ın güzel isimleri) ile, dolayısı ile İslam inancındaki Allah telakkisi ile ne kadar uygundur, dikkat çekici, hatta hayret verici değil mi?

“KUT”LU YAŞAMAK

Öte yandan yine aynı araştırma, Türklerin bütün başarıları bağladığı, en değerli şeyin “Kut almak” olduğunu gösteriyor. Kut, bugün uğur anlamında kullanılıyor. Oysa Türklerde Kut, Tanrı’nın sevgisini kazanacak şekilde erdemli ve adanmış yaşamak demekti. Yani “takva” demekti.

Bilge Kağan, yazıtlarda kendisinin tahta geçmesini ve muvaffakiyetini kut sâhibi oluşu(Tanrı’ya sadık olması/ takva sahibi olması) ile izah etmekteydi. Devre ait, Köktürk alfabesiyle yazılıp günümüze kadar ulaşan Irk Bitig adlı kitapta, “bir insan Tanrı'ya derin bir saygıyla niyaz ederek O'ndan 'kut'(takva-üstünlük) istemeli o zaman Tanrı ona kut(takva-başarı) ve sürü(zenginlik) verir” denmekteydi. “Kutlu”, Hun Hakanlarının sıfatıydı.

Yine, Göktürk kaynaklarından aktaralım: “Kut alan (Takva sahibi olan) başarılıdır(üstündür). Kutun(Allah katındaki değerinin) güçlenmesini istersen halktan dua al.” “Üstünlük takva iledir” İslam anlayışı ile ne kadar örtüşüyor değil mi?

ÜST VERSİYON YÜKLENDİ

Görüldüğü gibi Türklerin inançlarıyla öylesine bağdaşık bir değerler sistemi sunmuştu ki İslam, adeta bir programın en üst versiyonu yüklenmiş gibi canlanmışlardı Müslüman olunca. Sanki ruhunu arayan beden, canını bulmuştu. Türk Müslümanlığının en sade, en temiz, en zorlanmayan şekliyle İslam imanını ve hayatını koruması bu kültürel bağdaşmanın muhteşem hediyesidir.

İslam kültürünün Fars, Arap ve Batı etkilerinde kaldığımız dönemlerden kalma itikadi zorlamaları, Türk kültürünün olumsuz etkileri yanında çok daha önemli ve fazladır.

Türklerin bilinen hiçbir dönemlerinde Şaman olmadığı ve inanç yapılarının vahit karakterde olduğu tartışmasız biçimde ortaya çıkmıştır sanırız.  

ASIL KONUMUZA GELELİM

Şimdi gelelim hareket noktamız olan sorudan hareketle gündemimize aldığımız ana ana konuya: Türkler bu kültürel yapılarıyla İslam dinini nasıl yorumladılar? Yorumlarında kültürlerinin ne gibi yansımaları ve itikadımızda sapma etkisi yapma ihtimalleri olabilir?

Türklerin İslam anlayışı, kadim kültürlerinin sorularını karşılayan üç köşe taşı üzerinde yükseldi: itikatta Semerkand’lı Maturidi, hukuk ve ilmihalde Kûfeli Ebu Hanife ve ahlak ve maneviyatta Kazakistanlı Ahmet Yesevi!..   

MATURİDİ-HANEFİ-YESEVİ

Kur’an’ın ilk kez semantik (anlambilim) yorumunu metodik biçimde yaparak kelami ve itikadi meseleleri dâhice yorumlayan İmam Maturidi’de, içinden çıktığı Türk kültür kökeninin “yeri ve göğü bütün” sayan anlayışının bütünsel yaklaşımında, kültürünün özgürlükçü karakterinin ise daha değişime açık bir akıl geliştirmesinde rolü olduğu düşünülebilir. İçtihadının Türklere hitap eden yönlerinin bir kısmı belki de bunlardı.

Ebu Hanife, rey ekolünü oluşturan içtihatlarında, at sırtında yaşayan göçebe bir toplumun, sürekli değişebilen şartlarına ve oluşan kalabalık kentlerin yeni yaşam koşullarına uygulanması daha mümkün olan, akla daha fazla rol veren bir yorumla hükümler vermişti. Köleliğin ve putçuluğun köreltmediği açık zihinli yaşamış Türk toplum hayatının taleplerine cevap veren gelişmeci bir yorum tarzıydı bu.

‘KUT’ ALMIŞLAR, ‘KUT’LU YOLDA!

Öte yandan, ‘kut alma’ yani ‘takva’nın bu kadar odakta olduğu bir kültürel kök, belli ki ‘züht ve takvaya odaklanan tasavvuf kültürü’nü talep etmiştir. Türk Müslümanlığı denince akla gelen tasavvufî ocakların kamil insan yetiştirme davası, alplik döneminin ‘kut alma’ mücadelesinin güncellenmiş haliydi ve Türk kültürünün yeni dinleri ile tam da mutabık bir talebiydi. Bu kültürel kökün (kut/takva kazanma yolunun) kesintisiz devam ettiği, İslamlık dönemi ilk eserlerinden olan Kudadgu Bilig’in (Kut Kazanma Bilgisi) adından bile anlaşılabilmektedir.

‘Kut’lu yolda, ‘kut’sal dava uğrunda, ‘kut’almış ‘alp’ler, İslamlık döneminde yoluna isimleri ‘alperen/eren’ olarak değişip yürüyeceklerdir.

TÜRK MÜSLÜMANLIĞININ KİMYASI

İtikatta Maturidi, Fıkıhta Ebu Hanife, Maneviyatta Yesevî üçlüsünün birbirleri ile bağdaşık şekilde eklemlenerek sistemleştirdiği anlayış, bir bütün halinde Malazgirt’ten itibaren İslam’ın omurgasını gittikçe daha fazla oluşturacak, sünni Türk Müslümanlığının kimyası olacaktır.

Osmanlı kurulurken Osman Gazi’nin yanında bulunan Karahisari, Dursun Fakih ve Şeyh Edebali üçlüsü aynı birleşimin izdüşümü, aynı kimyayı üretmeye devam eden ümran öncüleri olacaktır.

HER ZAFERDE AYNI MİSYON

Fatih döneminde aynı misyonu taşıyan üç ayağı, daha zengin olarak yine karşımızda görürüz: Hocazâde/Ali Tûsi, Molla Gürani/Kadı Hızır/Molla Hüsrev, Akşemseddin/Ebu’l Vefâ aynı kimyayı kararak Türk Müslümanlığını imparatorluğa taşıyan, Osmanlı’nın “Fetih toplumu”na yükselişinde imzaları nakşolan mücedditler olacaktır.

Aynı üçlü ayağı her başarılı dönemde olduğu gibi Yavuz Selim ve Kanuni Süleyman devirlerinde de buluruz. Milli Mücadelenin ve Cumhuriyet’in kuruluşunda da aynı kimyayı canlanmış buluruz: Elmalılı Hamdi Yazır, Ahmet Hamdi Akseki ve Şeyh Ata aynı misyonun çağdaş izdüşümleri, bu kimyanın yeni banileriydi.

HEP ‘ÜÇÜ BİR ARADA’

Bugün de Türk Müslümanlığının kimyasını oluşturan ‘üçü bir arada’ ortaya çıkmışsa, öğretileri tutmuşsa medeniyetimizin doğması mukadderdir. Ortaya çıkarmamız gereken malzemeler, cevherler bunlardır.

Bugün, şükürler olsun ki Maturidi itikadını ihyaya adanmış birer yıldız gibi parlayan ilahiyatçı alimlerimiz var; Maturidi akaidinin uyanışını görüyoruz.

Hanefî fıkıh usulünü de Diyanet İşleri Başkanlığımız yaşatmaktadır, ilahiyatlarımızla birlikte inşallah daha da oturtacaklar. Bu alanlarda hala sorunlar var ama çözümü dava edinen doğru sahipleri de meydana çıkmıştır.

NOKSAN KÖŞE TAŞI

Türk Müslümanlığının bugünkü noksan köşe taşı maneviyat cephesindedir; tasavvuf hayatımız itikadi sapmalar, varoluşsal sorunlar ve amacından kopmalarla dolu bir fetret dönemi yaşıyor. Tasavvuf dünyası istismarcılar cennetine dönmüş, dini hayatımızı kirleten bu halini toparlayacak içinden gelen güçlü bir akım doğamamıştır.

İşte bugün medeniyet davasını güdenlerin yapacağı ilk iş bu ayağı onarmak olmalıdır; yeryüzünü Selçuklu ile birlikte sekizyüzyıllık bir medeniyetle şereflendirmiş bu İslami medeniyet modelinin çürüyen ayağına neşter vurmak ve aslına irca ederek yeniden diriltecek bir bakış açısı bulmak, temel meselemizdir!   

“ÖL DE ÖLELİM”

Tasavvufta vücut bulan manevi ürperişler, Türklerin çalışma hayatından siyaset hayayına kadar sirayet etmiş bir ruh gibidir. Mesela, kadim Türklerde, kut almadan hakan olunamazdı. Yani devlet başkanlarının ‘kut aldığına’(Allah’ın sevgilisi/takva ehli olduğuna) inanırlardı. Onların karar ve emirleri bir nevi ‘Tanrıdan gelen’ talimattı.

Bu nedenle itaat kültürü ağırdır bizde. Ve bu nedenle hemen her padişah ve devlet adamına dair ‘keramet’ öyküleri anlatıla gelmiştir. Bu nedenle Allah’a inanır gibi inanır, “Öl de ölelim” deriz lidere. Her gece alkol aldığını bildiğimiz sultanlarımızın bile ‘kerametleri’ dilden dile dolanır, bu sebeple. Zira Türk kültüründe öteden beri devlet başkanı ile dindar olmamak bir arada düşünülemezdi. Tıpkı din ile devletin ayrı düşünülemediği gibi. Belki de Menderes, Özal ve Erdoğan’ın uyandırdığı heyecan, dindar olmalarından dolayı bu kültür köklerinin gönderdiği dip dalgadan besleniyordu.

ÜÇÜNCÜ AYAĞA NEŞTER

Üçüncü köşe taşının tamamlanması, sacayağının üçüncü kametinin ele alınması; “Sahih bir tasavvuf kültürünün yeniden inşasının dinamikleri” inşallah, yeni bir yazının konusu olmak üzere, şimdilik bu kadarla iktifa edelim.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.