Prof. Dr. Cemil Çelik, eğitim sistemindeki yeniliklerin tartışılığı süreçte üniversiteler üzerinden yüksek öğretimi analiz ediyor.
Bu yıl da üniversitelerimizin yeni akademik yıl açılışı, üniversite rektörleri ve siyasetin tepesindekilerin de yer aldığı geniş bir katılımla Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde gerçekleşti. Geçen yıl üniversitelerin akademik açılışının ilk defa Beştepe’de yapılmasıyla birlikte Türkiye’nin yeni bir geleneği daha oldu. Bugün itibariyle 120’si devlet, 65’i özel ve vakıf olmak üzere toplam 185 üniversitemiz bulunuyor (Kaynak: YÖK, 2017 Temmuz). Bunların ekseriyeti son 15 yıl içerisinde açıldı. Şüphesiz kalkınma yolunda ilerleyen ülkemizde diğer alanlara paralel olarak üniversite sayımızın da artırılması gerekiyordu. AK Parti iktidarı bu konuda sadece üniversite sayısını artırmakla kalmayıp daha önce hayal bile edilemeyen miktarlarda bu kurumlara yatırım bütçeleri de verdi. Ülkenin en uzak bölgelerinde yer alan ve henüz kasaba görünümünden kurtulamayan şehirlerine varıncaya kadar hemen her yerde üniversiteler açıldı.

İktidarın sloganı “Üniversitesiz şehir kalmasın” idi. Ayrıca TÜBİTAK vasıtasıyla da Ar-Ge’ye önceki dönemin onlarca katı kaynak ayrıldı. Bu gelişmelerin sonucu olarak bütçedeki Ar-Ge’ye ayrılan pay yüzde 0,50’lerden bugün için yüzde 1’in üzerine çıkartılmış oldu. İlk kez ülkemizde patent ve yenilikçi buluş sayılarımızda artma görüldü. Bilim ve teknolojide önümüzde olan ülkelerde çalışan araştırmacı bilim adamlarımızdan Türkiye’ye dönenler olmaya başladı. Bu dönemde ilk kez sosyal bilimlerin farkına varıldı ve 2005 yılından itibaren araştırmaya ayrılan paydan sosyal bilimciler de faydalanmaya başladı. Yine bu dönemde ilk kez “Bilim ve Teknoloji Üst Kurulu” düzenli ve kesintisiz toplanıyor ve Başbakan’ın da bizzat katıldığı toplantılarda, ilgili devlet ricali gelişmelerle ilgili olarak bilgilendiriliyordu. Bu dönemde (2004-2008) TÜBİTAK’ta görev yaptığım için bu gelişmeleri takip etme fırsatım oldu ve gelişmelerden kişisel olarak da heyecan duydum. Bu yapılanları alkışlamamak mümkün değildi. Bu dönem, ister beğenelim ister eleştirelim, kanaatimce bilim ve teknoloji alanında Cumhuriyet tarihinin en yüksek düzeyde hamle dönemidir. Özetle ülkenin tüm dinamiklerinden yararlanılan bir yol izlendi. Ancak bugün geldiğimiz durum itibariyle, başlangıçtaki hassasiyetlerin, ehliyet ve liyakati önceleyen anlayışın sürdürülmesi konusunda kaygılar var.

DİPLOMA ORANINDA GERİDEYİZ
Şüphesiz toplumumuzdaki yükseköğrenim görmüş bireylerin oranının gelişmiş ülkeler düzeyine çıkartılması, ileri ve medeni bir ülke olmamız için elzemdir. Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde yükseköğrenim görmüş bireyler toplumun neredeyse yüzde 40’ını oluştururken, bizde yaşı 25 ile 65 arasında olanlarda bu oran yüzde 18’leri buluyor. Toplumun tamamını işin içine kattığımızda ise oran ancak yüzde 13-14’ler civarında kalmaktadır. Bu arada Japonya gibi ülkelerde yükseköğrenim görmüş olanların toplumun neredeyse yarısına tekabül ettiğini de belirtmeliyim. Bu hızlı kalkınma dönemine paralel tüm üniversite ve yükseköğrenimle ilgili yapılanları ülke ve dünya gerçeklerine uygun biçimde sürdürerek gerçekleştirebildik mi? Yoksa diğer alanlarda olduğu gibi bir içe kapanma ve yerel kalma trendine mi savrulduk? Şimdi de bu konulardaki kanaatlerimi paylaşmak istiyorum. Özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde başlatılan üniversiteleşme hamlesine bu bölgelerde bulunan şehirlerimizin iş adamları da desteklerini esirgemediler. Bitlis Eren Üniversitesi, Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesinin yapılanmasında olduğu gibi... Bu ve diğer şehirlerin mevcut nüfusundan belki daha fazla öğrenciyi barındıracak kampüsler inşa edildi. Bu üniversitelerde yönetici olarak görev yapan arkadaşlarımın canla başla çalıştıklarının da şahidiyimdir. Ancak buralarda görev yapacak yeterli sayıda ve evsafta öğretim üyesi bulmada sıkıntı çekildi. Bu durum, sadece Doğu ve Güneydoğu bölgemizdeki üniversiteler için değil, diğer birçok Anadolu şehrinin üniversiteleri için de aynı oldu. İnönü Üniversitesi Rektörlüğüm döneminde, Güneydoğu’nun bir şehrinde üç emekli öğretim üyesi ile açılan bir mühendislik bölümünün hocalarından biri vefat edince ilgili rektör arkadaşımın hiç olmazsa haftada bir gün bizim üniversitemizden öğretim üyesi talebi hâlâ hatırımdadır. Peki, biz her şehirde açtığımız üniversitelerin tematik alanlarını belirleyerek, “Sizin konseptiniz şu, siz sadece şu ve şu yüksekokullarını açabilirsiniz.” diyemez miydik? Veya o yöreye uygun fakülte açılmasını öneremez miydik? Her şehirdeki üniversite illa da yanındaki daha büyük şehrin üniversitesinin aynısı olmaya çalışılmalı mıydı? Sanayinin olmadığı şehirlere teknik üniversite açtık... Bu üniversitenin yaptığı şey, aynı şehirdeki üniversitenin kampüsünü ve öğretim üyesini paylaşmaktan ibaret kaldı.

Diğer önemli bir durum da, Anadolu’daki üniversiteleşmeye paralel olarak, çoğu İstanbul’da, büyük şehirlerimizde de yeni devlet ve vakıf üniversiteleri açılmasına izin verdik. Malatya’da İnönü Üniversitesi 34. yaşında iken bir hukuk fakültesi açmıştı. Bu fakültenin açılışının ardından YÖK, yirminin üzerinde devlet ve vakıf üniversitesine de hukuk fakültesi açma izni verdi. Özellikle büyük şehirlerde açılan fakülteler Anadolu’daki fakültelerin gelişmesini engelledi. Ankara’nın doğusundaki üniversitelerin bu alanda akademisyen bulmasına mani oldukları gibi, bir de zorla bulunmuş olan öğretim üyelerinin büyük şehirlerde açılan fakültelere kaçmasının kapısı aralandı. Bugün kuruluşunun sekizinci yılı olmasına rağmen bu fakültenin kadrolu öğretim üyesi sayısı 7-8’de kaldı. Anadolu’nun diğer şehirlerindeki birçok hukuk fakültesinin durumunun daha da vahim olduğunu özellikle belirtmek isterim.

ÖĞRETİM ÜYESİ SIKINTISI
Kalabalığın, trafiğin ve altyapı yetmezliğinin neden olduğu yaşamı zorlaştıran sıkıntıları özellikle İstanbul’da herkes biliyordu. Hatta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’da Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde bu şehrin sıkıntılarının artmaması için “Anadolu’dan İstanbul’a gelişlere acaba kota mı koysak” dediği de medyada yer almıştı. Hal böyleyken kendisinin on beş yıl iktidarda olduğu dönemde açılan üniversitelerle, İstanbul’un nüfusuna bu üniversiteler aracılığı ile neredeyse bir milyon kişi daha eklendi. Bir de büyükşehirlerde üniversite okuyanların belli bir ekseriyetinin kendi şehrine dönmeyerek bu şehirlerde yaşamayı seçmeleri şehirlerin nüfus hızında artmaya yol açtı. Oysa üniversiteler daha sakin ve ucuz, orta büyüklükteki Anadolu şehirlerine belirli bir program dâhilinde dağıtılamaz mıydı? Hem bu şehirlere bir hareket gelir hem de öğrenciler büyük şehirlerde sıkıntı çekmekten kurtulup rahat bir şekilde öğrenimlerini kampüs ortamlarında yapabilirlerdi.

Diğer bir husus ise, İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerde onlarca üniversite açılınca, Anadolu üniversitelerinden öğretim üyelerinin buralara kaçmasına da neden olundu. Ankara ve İstanbul’da, iki-üç yıl içerisinde, 400-500 öğretim üyesine sahip devlet üniversiteleri mantar gibi bitti. Bu üniversiteler hormonlu meyve gibi çok hızlı büyüdüler. Bir geleneği olmayan, kurumsallaşmadan, toparlama öğretim üyelerinden oluşan bu üniversiteler oluştu. Bu üniversitelerin yapılanması özellikle siyasetin etkisine çok açıktı. Her gün Anadolu üniversitelerinin yetişmiş öğretim üyesi kadrosu buralara akmaya başladı. Bu türden yapılanan üniversitelerin bilim ve teknoloji üretmesi de kolay değildi. Hâlbuki yapılması gereken, tam tersine büyük şehirlerde şişmiş olan öğretim üyesi kadrolarının bir kısmının Anadolu’da yeni kurulan üniversitelere geçmesini özendirmekti. Bu konuda da başarılı olunamadı.

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki toplantıda, on üniversitemizi araştırma üniversitesi olarak belirlediklerini söyledi. Bu üniversitelerin içerisinde ülke ölçeğinde araştırma yapan üniversiteler olmakla birlikte öğrenci sayıları yüz bini geçen üniversitelerin olması dikkatimi çekti. Oysa dünyada araştırma üniversitelerinin öğrenci sayıları 15-20 bini geçmiyor. Ayrıca bu üniversitelerde bulunan öğrencilerin en az yarısı lisansüstü öğrencilerden oluşuyor. Ciddi laboratuvarları ve enstitüleri bünyesinde barındıran bu üniversiteler dünyanın değişik ülkelerinden lisansüstü öğrencileri cezbediyor. Çalışan öğretim üyeleri araştırma kültürüne sahip olan üniversiteler konumundalar. Bizde ise teknik üniversitelerimizde bile öğretim üyelerinin ancak yüzde 30’u araştırma ve proje yapabilecek durumda. Diğer üniversitelerimizde araştırma yapan, proje yapan hocaların oranı ise yüzde 10’ları bile bulmuyor. Her yıl TÜBİTAK’a destek için sunulan proje sayısı belli. Bu projelerin de yüzde 20’si desteklenebilecek projeler olarak değerlendiriliyor. Peki, durağanlaşmış bu üniversiteler nasıl araştırma üniversitelerine dönüştürülecek? Bugün öğretim üyelerimizin yüzde kaçı proje yapmaktan heyecan duyuyor? Elimizde sihirli bir değnek de olmadığına göre...

Sonuç olarak; üniversiteler, ancak proje kültürü ile erken yaşlarda tanışmış bilim insanlarının sayısının artmasıyla beraber özgür akademik ortamlarda gelişir ve dişe dokunur çıktıları olan projeler yapabilirler. Bilim de, tıpkı sermaye gibi, gelişebileceği ortamları tercih eder ve o ortamlarda gelişir. Önemli olan diğer bir husus ise, şayet ciddi anlamda bilim yapmak ve üretmek istiyorsak, takip edeceğimiz en kısa yol, okul öncesinden başlayarak üstün yetenekli çocuklarımızı iyi yetiştirmemizdir. Bu da belki TÜBİTAK benzeri bu konularla ciddi anlamda ilgilenen bir kuruma sahip olmamız ve sahiden stratejik anlamda belirlediğimiz öncelikli konulara yetenekli beyinlerimizi yönlendirmekle mümkün olacaktır. Geçmişte bu işe önem vererek ülkemizin geleceği olan çocuklarımızın nasıl bir örgüt vasıtasıyla iğfal edildiğine hepimiz şahit olduk. Bugün yapılanları küçümsememekle birlikte, başta YÖK Başkanı ve çalışma arkadaşlarının gayretlerine rağmen, yapabileceklerimizin konuşmanın ötesine geçmesinin mevcut algımızla kolay olmayacağını da bilmemiz gerekiyor.

2015 yılının Eylül ayında Erzurum Atatürk Üniversitesi’nin organizasyonunda “VI. İpek Yolu Üniversiteler Konsorsiyumu”nun Kazablanka/Fas’daki toplantısına katıldım. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin üniversitelerinin üzerine düşen sosyal sorumluluklar konusunda bir konuşma yapmış, İnönü Üniversitesi’nin bu konuda hayata geçirdiği projelerden bahsetmiştim. Toplantının yapıldığı yer Hasan II Üniversitesi’ydi. Bir yıl önce de İslamabad/Pakistan’da İslam Ülkeleri Üniversite Rektörleri toplantısına katılarak, aynı konuda yine konuşarak, İnönü Üniversitesi modelini sunmuştum. Yaptığımız projelere, kadın rektörler daha fazla ilgi duymuşlardı. Gördüğüm manzara şuydu: İslam ülkelerinde üniversiteleşme ve Ar-Ge alanında çalışmalar yok değildi. Ancak yolun henüz başında olduğumuzu görmüştüm. Her ülkede bir iki ciddiye alınacak üniversite vardı. Uluslararası saygınlıkta, ülkelerimizin işine yarayacak, bilgi ve teknolojiyi yeterli düzeyde üretecek konumda henüz değildik. Bu işler daha epey zaman alacak diye düşünüyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.