YANGINLAR NASIL GÜLŞENE DÖNER?
Ateş zordur, alev yakar. Sıkıntılar da zordur, yürek yakar. Bu yürek yakan sıkıntılar saymakla da bitmez. Tek tek sayamayız ama herkes kendi hayatına ve çevresindeki olup bitenlere bakarsa çok şeyi görecektir illaki. Çünkü yaşayan bilir.
Bütün bunları yaşarken çoğunluğumuz hep şikayeti, suçlamayı tercih ederiz. Yaşananlarda hep birileri suçludur. Devlete pek bir şey vermez ama devletten her şeyi bekler, olmazsa devlet suçludur. Nesillerini haram lokma ile besler büyütür, lakin haramla büyüyen çocuklar itaatsiz oldu mu çocuklar suçludur. Saydıkça suçlular çoğalır. Peki biz sütten çıkmış ak kaşık mıyız, bizim hiç suçumuz yok mu? Yaşadığımız sıkıntılar karşısında ister birilerini suçlayalım, ister suçlu kendimizi görelim; sonuçta bu sıkıntılar bizi yakmaya devam ediyor.Ya bu sıkıntıların alevi nasıl söner?
Bu yangınların gerçek sebepleri nelerdir ve bu sebepler;
- Bizim yaptıklarımız mı?
- Ya da yapmamız gerekenleri yapmayışımız mı?
- Bir başka pencereden bakınca gördüğümüz sünnetullah mı ?
- Yahut da Allah'ın kulunu imtihan etmesi çerçevesinde ilahi bir kader mi?
Şura-30 da Allah; "Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür. O, yine de çoğunu affeder." Buyururken biz kendi ellerimizle kendimize neler yapıyoruz?
Tevbe 71 deki mealde bahsi geçen; "Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir; iyiyi emreder kötülükten alı korlar; namaz kılarlar, zekat verirler, Allah'a ve Peygamberine itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hakimdir." Hususlarını ne kadar uygulayabiliyor, ne kadar hakkını verebiliyoruz?
Bir başka yaklaşımla ifade edebileceğimiz; kendi yaptıklarımızın dışında yaşadığımız toplumda bizim dahil olmadığımız ve müdahil de olamadığımız haller karşısında A'raf 155 ayet mealindeki; Hz. Musa(a.s.)'ın "içimizden birtakım beyinsizlerin işledikleri günah sebebiyle bizi helâk mı edeceksin? " yakarışında mıyız?
Yahut da bazı yaşadıklarımızı, sebeplerin ötesinde ve üstünde irademizin dışında "ben bir şey yapmadım ki" derken , Bakara-155 deki ayet mealine göre "Andolsun, sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lutf-ü keremimi) müjdele." İfadesine göre mi izah edeceğiz?
Bütün bunların zorluğunu yaşarken, alevler yüreğimizi dağlarken , gözümüzün önüne Nemrut'un, nerdeyse bulutlara ulaşan alevlerin içine mancınıklarla attırdığı İbrahim (a.s.)ı getirelim. Allah'ın, ateşe : “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve esenlik ol” demeseydi kurtuluşu yok yanacaktı. Allah'ın emriyle alevler gülşene döndü.
Peki bizim alevlerimiz nasıl gülşene döner? Hem bizim Nemrutlarımız nedir?
Yukarıdaki sorular üzerinde isterseniz sondan başlayarak yeniden soralım: Bizim Nemrutlarımız nedir?
İbrahim (a.s.) ı yakmaya çalışan alevler hazırlayıcısı Nemrut!
Allah, İbrahim kuluna yetişmeseydi kul İbrahim yanacaktı.
Nemrut'lar yakar, günahlar gibi.. Şura 30 daki mealdeki ellerimizle yaptıklarımızın yaktığı gibi.. Ta ki Allah'ın İbrahim kuluna yetiştiği gibi bize yetişene kadar. Ateşin "berden ve selamen" olması için İbrahim olamayız ama istikametimiz İbrahimce olabilir ya da en azından karınca misali safımızı İbrahim'den yana kılabiliriz.
Eğer ateş hazırlayan Nemrutlarımızdan kurtulmak istiyorsak Nemrutlarımız olan hayatımızdaki Allah'ın hoşuna gitmeyen yanlışlarımızı terk etmek aklın yoludur.
Sorularımızın cevabını aramaya devam edelim. İster bireysel olarak isterse toplum olarak bir şeyler yanlış yapılıyorsa illaki sünnetullah gereğince mutlak bedel ödenir. Dere yatağına ya da fay hattı üzerine bina yapılırsa ve çürük yapılırsa sel basar, deprem yıkar. Aynı şiddette deprem Japonya'da sağlam bir şekilde yapılan binaları yüksek katlı da olsa yıkmaz, sallar. Allah'ın yeryüzündeki doğal yaşantı işleyişi de demek olan Sünnetullah, kafir,mü'min diye ayırt etmez. Çürük binayı kim yaparsa yıkar. Ateş soba içinde durursa ısıtır, dışında durursa yangın çıkarır.
Bu böyle iken bizler ümmet olarak neden hep yangınlardayız? İslâm coğrafyasının nerdeyse her yeri bir yangın yeri. Bir şekilde hep bedel ödüyoruz. Çalışıp kazanarak borç ödemek değil, acılara yattığımız yerden bedel ödüyoruz. Oysa bizim inancımız; "Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul." (İnşirah-7) diye emrederken neden azmi bırakıp tembelliğe sığındık? Oysa ehli küfür çalıştı, karşılığını aldı ,teknolojide lider oldu ve dünyayı yöneten hakim güç oldu. Bu gücüyle bizi hep ağlatıyor, hep kanımızı akıtıyor. Onlar zalimliğini sürdürürken biz de ilim, bilim,teknoloji karşısında suskunluğumuzun, tembelliğimizin sünnetullah gereği bedelini ödüyoruz. Ödemeyelim artık, haydi herkes bulunduğu konumda ve ne iş yapıyorsa meşru olarak en iyi şekilde yapsın. Öğrenci en iyi şekilde kendisini yetiştirsin, mühendisi, mimarı, din adamı, doktoru, işçisi yaptığı işi herkes geliştirsin on numara yapsın çünkü; Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de, “…İçinizden, çalışan hiç bir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım...”(Âl-i İmrân, 3/195) derken çalışmayı önemsiyor ve bu çalışmayı da sıradan ve bilinçsizce değil şuurlu ve hakkını vererek yapılmasını istiyor: “Yaptığınızı(işinizi) güzel yapın; Allah (işini) güzel yapanları sever.”(Bakara, 2/195)Hz. Peygamber (s.a.s.) de: “Allahu Teâlâ, bir iş yaptığınız zaman onu sağlam ve güzel yapmanızı sever.” buyuruyor.
İşimizi güzel yapmak başarılı olmak demek, önde olmak demek, öncü olmak demektir. Sebebine sarılmak demektir.
İşi güzel yapmak demek hayatı da bir iş olarak görürsek yaşamayı da güzel icra etmek manasını da çıkarırız. Yaşamayı becermek; yanlışları çoğaltarak kazandığımızı zannetsek te bedel ödeten beceriksiz bir yaşantı değil Allah’ın ortaya koyduğu değerlere sarılarak kıymetlendirmekle olur.
Hayatımızı bireysel manada bir dengeye oturtarak aşırılıklardan uzak tutmaktan tutun da sağlığımıza zarar veren her şeyden uzak durmaya kadar dikkat kesilmek esastır. Topluma dönük yüzünde ise toplumun iyiliğine ve yücelmesine hizmet ederken her alanda toplumun yıkılışına mani olmaya çalışmaktır, bir diğer ifadeyle ; iyiliği emretmek, kötülüğe mani olmaktır. Bunların sonucunda; Sağlığınıza dikkat etmezseniz sağlığınızı kaybeder bedel ödersiniz, aşırı giderseniz aşırılıklarda boğulursunuz, israf ederseniz bereketi kaçırır fakirlik yaşarsınız, toplumda "bana ne" ci olursanız sadece siz değil, nesiller boyunca yanarsınız.
Yukarıda sayılanları bizim irademizle, yapıp yapmadıklarımızla şekillenen haller olarak görebiliriz. Bir de bunların ötesinde bizim irademizin dışında Allah'ın biz kullarını imtihan etmek için ayet meallerinde işaret ettiği gibi çeşitli şekillerde zorluk ve acılarla , can yakan hallerle de karşılaştırdığıdır.
Kazanmanın, müjdelerle buluşmanın yolu ise sabırdır, duadır,teslimiyettir.
"Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir." ( Bakara-153)
Bütün bu yazdıklarımızdan bir sonuca ulaşacaksak şunu diyebiliriz ki:
Eğer yangınlarımız Allah'ın yardımıyla gülşene dönsün istiyorsak Allah'ın yardımını hak edecek bir duruşumuz olmak zorundadır. Yaşantımız Allah'la kavgalı değil barışık olmalıdır. İbrahimi bir istikamet esastır.
Nemrut'lar bir bir hayatımızı terk etmelidir.
Hayat yolumuzdaki mayınlara basmadan yolumuza devam ederken topluma karşı da sorumluluklarımızı yerine getireceğiz.
Ve hepimiz yaptığımız işi en güzel şekilde Allah'ın rızasını umarak yapacağız. Çalışacağız, ümitsizliğe kapılmadan çalışacağız. Merhum Akif'in dediği gibi; Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol...
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”
Sizce var mı?
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.