Son aylarda millet, aile olarak yaşadığım bazı sıkıntılar -sabrı her şeyin önünde tutan biri olmama rağmen- beni de etkilemişti. Sorulan aynı sorulara, üstelik hakkında bir fikrim olmadığı halde, cevap aramaktan yorulmuştum. Bırakın bölge veya şehir değişimini, küçük bir mekan değişikliği kendimizi toparlamamıza yetecekti.

Birkaç gün önce gençler, ellerinde bir zarfla odama girdiler. Davet edildiği yerde hayır, huzur ve güzellik varsa asla erinmeyen kişi olarak zarfı açtığımda, bozulan vücut kimyam için aranan kanın olduğunu düşündüm. Koltuğumda arkama yaslanıp gözlerimi yumdum. Delikanlılığımın ilk çağlarından, yani 1968’den sonra, merhumun dünyaya elveda dediği vakte kadar, her yazısını su içer gibi okuduğum, gazete ve dergilerde yazdığı makale, deneme ve sohbetleri kesip sakladığım Tarık Buğra doğumunun 100. Yılında anılacaktı.

Biz yıllar önce, pek mütevazı “Tarık Buğra Dostları Akşehir’de Buluşuyor” program düzenlemiş ve bunu her yıl devam ettirilmesi kararı almış, ne var ki, başaramamış. Şimdi ise, bakan olmaktan öte Türkiye’nin son dönem entelektüellerinden biri olarak gördüğüm Anadolu Mektebi Yürütme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Sami Güçlü’nin öncülünde anılıyor Tarık buğra. Panel var. Milli Eğitim Eski Bakan Yardımcısı Orhan Erdem’in, Akşehir Belediyesi’nin ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün bu ziyafetteki emeklerini -bir hakkın teslimi adına- hakikaten takdire değer bulurum. Aynen büyüklerimizin dediği ve yaptığı gibi, ‘tevfik’i Allah bırakarak ‘gayret’i sırtlayan kahramanlar onlar.

Daha önce ifade etmiştim. Tarık buğra, Türk dilini doğru ve etkili kullanmamda benim için bir muallim, hatta bir mübelliğ, bir mürebbi idi.

Paneli dikkatle, müthiş bir huzur içinde takip ettim. Panelistlerin aktardıkları, konuşmacıların hitapları hep Tarık buğra’nın dili, üslûbu tadında… Hayatında, hep yalnızlığı yaşayan bir adamın bu kadar seveni, daha doğrusu okuru olması duygulandırdı beni. Öyle işte, gün olur yalnızlıklar da umut, bereket taşırmış özünde.

Uzatmayayım, 1962 yılında Nasreddin Hoca Festivali için, kendisini Akşehir’e davet eden heyete yazdığı mektubunu aktarıp sözü Türk Edebiyatının milli ve yerli sesi olan ustasına vermiş olayım. Okuyunca kendisi için yazdıklarımda hak vereceksiniz bana.

AKŞEHİR’e MEKTUP

“Son yıllarda iki büyük hastalıkta gözlerimde buram buram tüten Akşehir’di.

Akşehir’e gidebilsem de Hıdırlık’tan veya Çobankaya’dan ovaya doğru ufuktaki bakır rengi Emirdağları’na bakıversem hastalık mastalık hiçbir şeyim kalmayacak, dipdiri olacağım gibi gelirdi bana. Bunun adına düpedüz sıla hasreti derler, kim bilmez bunu?

Olmadı, gidemedim. Şunun şurasında Fatih’e kadar inip de yiyenlerini görmeye vakit ayıramayan insanın, çocukluk cennetini ziyarete de hakkı yoktur. Boynumuz bükük oturduk. Gün gelir Allah (c.c) onu da ihsan eder belki.

Belki Tekke deresini gene görür, gene Hocamızın türbesini de ziyaret ederim. Acaba hâlâ, her şey benim bildiğim, sevdiğim gibi mi? Nüktesiz, şaşasız yaşanmazdı Akşehir’de. Ve nükteler, şakalar sevgi doluydu. Acaba hâlâ öyle mi? Acaba Hıdırlık’ta akşamlar hâlâ mor, eflatun, lacivert, mavi, yeşil ve pembe karşılığı gibi bir huzur şerbeti midir? Acaba geceleri ‘Yüz dirhemdir kuşağımın şeridi diyen, bir de bizim evlere kon diyen sesler ve bu seslere erkekliklerini bulduran sazlar gene var mıdır? Kızlar gene yeni evlerine ‘Atladım geçtim ırmaktan’ diye mi uğurlanır?

Delikanlılar, sıra gezme adetlerini çoktan bıraktı bunu biliyorum bari herseler devam etseydi. Fırınlara artık herseler verilmiyorsa bulamaçlar, heyriyeler unutuldu ise çok yazık.

Sıla hasreti bu, hoş görün. İçine, aşından ilk oynayışına, kerpiçlik yüzünden ilk baba tokadından ilk arkadaşlığa, ilk erik hırsızlığına, çeşit çeşit dertlerin ilk tadından, çeşit çeşit neşelerin ilk coşkunluğuna kadar her şey, her şey ve her duygu girer.

Şimdi, acaba Nasreddin Hoca Festivallerinin havasında yaşayan hemşehrilerim beni ve benim gibileri hatırlarlar mı? Hatırlar ve şu hali anarlar mı?

Yoksa o Festivalin- gelen haberlerden anlaşıldığına göre- Hocamıza da, Akşehir’e de git gide yabancılaşan havasında böyle şeylere boş mu verirler?

Allah (c.c.) bana Akşehir’i bir daha görmeyi nasip edecekse böyle festival günlerinde olmasın diyorum. Yanılmışımdır inşallah ama, bana hemşehrilerim Hoca’yı bile tuhaf tuhaf maksatlara kaptırıyorlar gibi geliyor. Hoca için kurulan kürsülerden kendi hesapları için konuşanların seslerini işittik.

Bir vakitler Sultan Dağları’nın arasına bir firuze gibi yerleşen o vadiden Türkiye’ye, belki nükte ile bakardık, fakat istihza ile umursamayan alayla değil. Akşehir’in şakası hiçbir zaman ümitsizliğin- bir yabancı gibi- ilanı olmadı. Şimdi bir de bakıyoruz ki Türkiye’nin kurtuluşu gölün maya tutmasına kalmış. Bu tatsız ses Akşehir’den mi çıkacaktı?

Akşehir, iki büyük buhran tatmıştır. Bunlardan göle maya çalarak mı kurtuldu? Yooo. Çalışarak, daha çok çalışarak, daha iyi mahsul, buğday, pabuç, pulluk, araba ile elde etmeye uğraşarak, daha tasarruflu yaşayarak kurtuldu. Bu tek kurtuluş yolunu keşfedişi de Hoca’nın ruhunu iyi bildiği için oldu. Şimdi o ruha bu ters tefsiri verişi nedendi? Her halde Akşehirliler yüzünden değil. Her mesleğin en iyilerini, en dürüstlerini, en çalışkanlarını, çıkaran Akşehir Türkiye’ye öyle mi bakmalı, yapıcı bir örnek ilan edecek yerde, bir yabancı gibi, Türkiye’nin bitip gittiğini telkine çalışanlara vasıta mı olmalı?

Fakat eminim, bu festival havasıdır. Festival bitince Akşehir yine bildiğimiz Akşehir olacak, yapıcı elini Türkiye’yi kurtaracak gayretlere maya çalmak için uzatacaktır. Ben Akşehir’imizin o halini özlüyorum. Çalışan, yapan, ikaz eden ve seven, benimseyen halini…”

Tarık Buğra 1962


İdris Doğan
idrisdogan@hotmail.com
27 Eylül 2018

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.