Açlığı susuzluğu unutur, kimi zaman çimenlerin üzerine sırtüstü yatar saatlerce bulutları seyrederdik.
27.11.2021 09:23
1 yorum
303 okunma
Ebem Kuşağı
Kadir ÇALIŞICI

Afyon, İsamail Köyü… 

Emmim oğlu Abdullah ile birlikte oynardık… 

Açlığı susuzluğu unutur, kimi zaman çimenlerin üzerine sırtüstü yatar saatlerce bulutları seyrederdik.  

Bazen otların arasında bir karıncayla arkadaş olur, yuvasına kırıntılar taşımasına yardım ederdik. Kelebeklerle daldan dala konmak için yarışırdık. Hayal kurmak yaptığımız en iyi işti.  

Sanki bütün dünya içimizdeydi…  

O sabah da damevinin üstünde, özgürlüğümüzü ve coşkumuzu çoğaltan kuş cıvıltıları arasında oynuyorduk. Birden içime sığmayan bir heyecanla, 

-Bak len bak! dedim. Ebemkuşağı…Ebemkuşağı! 

-Ne ebesi len, dedi ters ters. Ebe kuşağının göklerde işi ne? 

-Len oğlum anam söyledi. Altından geçenin her istediği olurmuş. Gel geçelim. 

-Git be, dedi, ben geçmem! 

Yalınayak başı kabak deli tay gibi atladım damdan aşağı. Mor-beyaz haşhaş tarlalarını, bostan tarlalarını, küçük dereleri, böğürtlen kümelerini soluk soluğa geçtim. Akarçay'ın kıyısına vardığımda, nasıl olmuşsa ebemkuşağı bulutların kayıp giden gölgelerinde erimiş kaybolmuştu.  

Döndüğümde Abdullah, 

-Geçebildin mi? dedi. 

-Geçtim dedim, kurumlu kurumlu. 

Birara Sarılar Mahallesi'nden yetişkin birkaç çocuğun tozu dumana katarak bağıra çağıra bizim sokağa doğru koşturduklarını gördüm. Yaklaştıkça sözleri daha da anlaşılır oldu. 

 -Okul açıldı, öğretmen geldi, herkes çocuğunu okula gönderecek..! 

Anlamıştım. Öğretmen gelmiş, okul açılmıştı. Bir grup yetişkin çocuk da, okulun açıldığını köylüye duyuruyor, yani bir çeşit tellallık yapıyorlardı. 

 İçim bir tuhaf oldu. O an anladım ki çocuk yüreğim epeydir bu sesi bekliyordu.  

Çünkü kendimi bildim bileli kutsal bir mabedi izler gibi izliyordum okulu. Sıvaları dökülmüş, tozlu duvarları ardında renkli ve masalsı bir dünyayı saklıyormuş gibi bir his oluşmuştu içimde.  

Bu çağrı, biran önce içine girmeye canattığım gizemli harikalar dünyasına özel bir çağrıydı sanki. Hele de bayramlarda… Hep en önde bayrağı taşıyanın ben olduğumu düşlemek rüyalarıma süslüyordu. 

Çoğu zaman yüreğimde yanıp tutuşan o özlemle koşar, okulun yüksek bahçe duvarına tırmanır, ayaklarımı neşe içinde aşağı sarkıtırdım.  

Bu bahçede çocuk yüreğimi büyüleyen ve hayallerimi tetikleyen bir giz vardı. Serçe cıvıltılarının çocuk çığrışlarına karıştığı o küçük bahçe en güzel rüyalarımın bahçesiydi. Ortasındaki eski kerpiç binanın pencerelerinden, düşlerimin kahramanı öğretmeni görebilmek için özlemle seyre dalardım.  

Ah bir gün ben de bu harikalar diyarına girip, peri soylu o öğretmeni, o masal kahramanı muhteşem varlığı görebilecek miydim? 

Bu çağrıya uyup şimdi okula şimdi gitmezsem bir daha asla gidemiyecekmişim gibi bir duyguya kapıldım. Olup bitene benim gibi şaşkınlıkla   bakan emmim oğluna: 

 -Hadi dedim, sen de gel, birlikte gidelim okula..!  

 -Yok len, dedi, deli misin, öğretmen adamı dövüyormuş, ben gitmem!  

Israr ettim, zorladım. Baktım, ııh..!  

Çağrıcı çocuklar arkalarında kocaman bir toz bulutu, bağıra çağıra uzaklaşıyorlardı. Düştüm peşlerine. Okula kadar onlar koştu ben koştum. Toz toprak içinde okulun bahçesine girdiklerinde hemen arkalarındaydım. 

Anında çarpılmış gibi oldum. 

Aha karşıda O..!  Öğ...Öğretmen!  

Yalnızca büyüklerin anlatımlarından tanıdığım muhteşem  varlık, işte orada! 

Yüzüm yerde, büyülenmiş gibiydim; gözucuyla korka korka kaçamak bakıyordum. 

Genç, esmerden yakışıklıydı. Gurur, özgüven, coşku  taşıyordu yüzünden. Siyah düz saçları özenle arkaya taralı, ıslak ıslak parlıyordu.Yüzü geniş yayla düzlükleri gibi rahat ve serin, gözleriyse yaylaların bulutsuz gökleri gibi aydınlıktı. Üzerindeki şık lacivert elbise, cilalı siyah ayakkabılarıyla inanılmaz uyumluydu. 

Acaba, ablamın masallarında anlattığı, başka dünyalardan gelmiş peri soylu varlık bu mu idi?  Batmakta olan akşam güneşinin son kızıl ışıklarını  arkasına almış, okul binasının  önüne koyduğu masaya, ayak ayak üstüne atıp oturmuş kahvesini yudumluyordu.

Sanırsın tahtını semaya kurmuş cihan padişahı Süleyman! 

El işaretiyle çığırtkanlık yapan çocukları yanına çağırdı. Azarlarcasına, 

-Ulan keratalar, dedi, bomboş çıkıp gelmişsiniz, hani hiçbir çocuk yok! 

Cillor İhsan mahcup mahcup öne çıktı. İçlerinde ağzı düzgün laf yapan galiba tek oydu. Özür diler gibi, 

          -Valla öğretmenim köyün her mahallesini dolaştık. Şimdi pancar patetes söküm zamanı da... 

 

        -Ulan bi görev verdik beceremediniz be! Size boş gelmeyeceksiniz demedim mi? 

        Cillor İhsan çekine çekine: 

        -Ama öğretmenim, büyüklerle birlikte çocuklar da tarlada..! 

Bense içten içe titreyerek büyük çocukların arkalarına saklanıyor, öğretmene gözükmemeye çabalıyordum. Olan olmuş oturduğu yerden beni görmüştü. Gözlerini gözlerime dikmiş, sanki boyumu bosumu ölçüyor, derinlikli ve ışıltılı bakışlarla içimin haritasını çiziyordu. 

 -Açılın bakim şöyle dedi, önündeki çocuklara.Yine de aferin,temelli boş gelmemişsiniz, bakın peşinizde bir ördek yavrusu... 

Çocuklar şaşkınlıkla arkalarına baktılar. Beni görünce de kikirdeyerek yana açıldılar. 

 İşte o zaman en korktuğum şey oldu; öğretmenle karşı karşıya kaldım. Kalktı, bana doğru yürüdü.Yüzündeki sert ve gururlu ifadenin bulutları biranda dağıldı; iri, rahatlatıcı bir tebessüm yayıldı yüzüne. 

 -Gel bakalım büyük adam, gel! 

 Ne yapacağımı bilemeden öylece kalakaldım; henüz ifadesini bulamamış körpecik  varlığımla, tutulmuş serçe gibi ürkek ve tedirgindim.  

Biran kendimi ucube gibi pek gereksiz hissettim. O an farkına vardım ki  ellerim, ayaklarım, saçlarım, yüzüm ve elbise niyetine üstüme giydirilen, toztoprağa belenmiş eski entari kir pas içindeydi. Akşam sabah ağaçların tepesinden, evlerin çatısından inmeyen haşarı çocuklardık. Anamın,''yaramazın yarası bitmez'' sözünü doğrularcasına her yerim yara bere içindeydi.Çoğu sıyrık ve yaralar daha kabuk bağlamaya fırsat bulamadan yeni yaralar açılırdı.Sarı sıcakla kuru ayazdan dudaklarım çatlak çatlak, yüzüm pul pul çaparlıydı.  

            

Aha öğretmen yanımda...  

Elini başıma koydu, saçlarımı karıştırıyor. Biraz silkeleyince, üstüme başıma sinmiş tozu toprağı ayaklandırdı, bir toz bulutu kapladı ortalığı.  

Ellerini yelpaze gibi sallaya sallaya tozları kendinden uzaklaştırmaya çabalarken: 

       -Öff..! dedi,  bu kadar tozu toprağı nasıl yüklendin kerata? 

        Sonra kucaklayıcı, sıcak bir tebessümle: 

      -Gel bakalım, dedi,gel de seni şöyle bir güzel tımar edelim!..   

           Öff..! Kelimeleri de kendi gibi kudretliydi. Hem de biraz once bana, ''Büyük Adam'' demişti. Bir tuhaf oldum.  

          Elimden tuttu, su arkına götürüp kenarına oturttu. Kendi de yanıma çömeldi. Hiçbir tiksinti belirtisi göstermeden yüzümü yıkadı. Burnuma, ağzıma yüzüme bulaşıp kemreleşmiş sümükleri söktü, tozu toprağı burnumun ve kulaklarımın içine kadar silip temizlemeye çalıştı. 

Hayret ve merakla bakan çocuklara, ''sabun''dedi. Çocuklardan biri bir sabun parçası getirdi. Elime verip: 

             -Hadi yıka bakalım..!dedi. 

              Sabun elimden kayıkayıverdi. Beceremediğimi görünce kendi eline aldı. Ellerimi, yüzümü, köpürte köpürte iyice yıkadı. Sonra arka cebinden, temiz kokulu bir mendil çıkardı. Her yerimi özenle sildi. Ayağa kaldırıp baştan aşağı bir daha baktı. 

            -Ulan kerata sen baya yakışıklıymışsın be!..Tam olmasa da biraz oldu. De bakalım adın ne senin? 

      Yeniden bir telaştır aldı yüreğimi. İçim kıpır kıpır olsa da, öğretmen karşısında kekemeydim. Cevap veremeden korka korka gözucuyla öylece  baktım.     

             

             -Çocuğum adın ne,söylesene! 

             -Kadir! 

              Sesimi tonumu ayarlamayı becerememiş, verdiğim cevap sertçe olmuştu. 

               

              -Ooo...dedi, sen baya sertsin be! Peki soyadın ne? 

             İyice şaşırdım. Amma zor sorular soruyordu. Soyadı ne demekti ki? Hiç duymamıştım. Kendimden emin, bilgiç bilgiç bağırdım. 

-Benim soyadım yok! 

              Önce şaşırdı. Sonra bir kahkaha koyuverdi. Uzun uzun güldü. Büyük çocuklara dönerek, 

-İçinizde bu büyük adamın akrabası olan var mı? 

              İçlerinden biri el kaldırdı. Bu beşinci sınıfta okuyan Fikret abi idi: 

             -O benim emmimin oğlu öğretmenim!  

             -Peki sizin soyadınız ne? 

             -Çalışıcı öğretmenim..! 

         Coşkunluğu yüzüne yansıyan  bir gülümseyişle bana döndü. Çenemi avucuna aldı. Gözleri gözlerimde: 

           -Bak senin başka bir adın daha var: Çalışıcı, şimdi öğrendin mi? 

          Aaa! Benim bilmediğim bir başka adım daha varmış, hiç duymamıştım. İçimi bir sevinçtir kapladı. Erişilmesi zor bir büyük ödül kazanmış gibi acayip gururlandım. 

      -Sonra hadi gel bakalım dedi, seni de şu kara kaplı deftere bir güzel yazalım. 

    Masanın başına geçti. Kocaman bir defteri önüne çekti. Cebinden çıkardığı parlak bir dolma kalemle birşeyler yazdı. Okşayıcı bir sesle: 

             -Bak dedi, iki adını da bu deftere yazdım. Artık okullu oldun. Okullu çocuk akıllı çocuktur. Annene  babana, ''Öğretmenim Mustafa Turna'nın selamı var. Beni okula yazdı'' diyeceksin, tamam mı? Hadi şimdi git haber ver!..  

           Vay bee! Demek adı ''Mustafa Turna'' imiş! Ne büyük, ne erişilmez bir isim! diye geçirdim içimden. 

          İşte şimdi bir müthiş sır daha  öğrenmiş oldum! Bir başka adım olduğunu da  az önce  öğrenmiştim...Ve...Ve en önemlisi bana,''Büyük Adam'' demişti.  

Öff..! Ne mithiş bir gündü benim için? 

Ne yapacağımı bilemeden biran gözlerimi kapadım. Biryerlerden ılık bir rüzgar, yüreğimden taşan mutluluk dalgasını yüzüme savuruyordu.  

Daha siyah önlüğe, beyaz yakalığa sahip olamadan okullu olmuştum. Hayellerim çiçekten çiçeğe danseden bir kelebekti artık.    

Bu ne harika bir duyguydu, nasıl da kurumluydum!  

Aklıma ilk anam geldi. Koca Harman'da bulgur kaynattığını biliyordum. Bir ok gibi fırladım yerimden. Tozu dumana katarak koştum koştum...Anam ise kaynattığı buğdayları sergiler üzerine yaymış, kurutmak için durmaksızın karıştırmakla meşguldü. 

Bir çığlık atarak, uçarcasına serili göllelerin üstüne attım kendimi.Koşuyor,gölleleri savuruyor,yatıyor, taklalar atıyor,biryandan da avazım çıktığı kadar bağırıyordum: 

         -Ana ben okula yazıldım…Okula yazıldım!  

         Anam ne olduğunu anlayamadan şaşkın şaşkın baktı bir süre. 

       -Dur len dur köpoğlusu dur! Mahvediyon bulgurları...Sıpa, bi dur! Yine ne haltettin, ne yaramazlık yaptın? Dur da bi anlat..! 

         Biraz kovalamacadan sonra zar zor yakaladı. Bağrına bastı. Kabarmış duygularımı dinginleştirdi. 

               -De şimdi anlat, yine ne haltettin? 

           -Ana,dedim, nefes nefese; hani büyük çocuklar, ''okul açıldı,okul açıldı!'' diye bağırıyorlardı ya. 

            -He duydum, bağırıyorlardı, n’olmuş? 

           -Ben de  arkalarından okula gittim. Öğretmen beni gördü, tuttu okula yazdı, biliyon mu? 

              Anam hayretle, 

             -Neee...? diye bağırdı. Sen şimdi böyle sümüklü, pis pasaklı okula mı gittin? 

         -He n'olacak gittim, öğretmen hiç kızmadı, hemi de sevdi. Deftere de yazdı adımı.''Anana babana söyle, sen okullu oldun!'' dedi. 

       -Vay köpoğlusu beni öğretmene irezil ettin desene..! Şu haline bak! Çamura belenmiş sıpa gibi, heç bu halde okula gidilir mi? Tuu sana...!     

           Anamın bu tür azarlamaları buram buram sevgi kokardı. Ve yüzümü serinleten yelpaze gibi gelirdi bana.  

          -Ana dedim, öğretmenin adını biliyon mu? 

          -Nerden bilen elin adamının adını sanını, neymiş peki? 

             Dünyanın en büyük sırrını açıklıyormuş gibi kurumlu kurumlu:    

             -Mustafa Turna, dedim. 

             -Eyi eyi,dedi. 

             -Peki benim başka adımı biliyon mu? 

             Anam iyice şaşırarak yüzüme dik dik baktı. 

            -Ülen köpoğlusu senin bidene adın var, başkaca da adın madın yok! Kadir Gecesi mi ne doğdun, biz de adını Kadir goyuverdik... 

             Yeni birşey bilmenin gururuyla yere göğe sığamıyordum. 

              -Var, dedim,var! Sen bilmiyon ana! Öğretmen söyledi, dedim. 

              Anam iyice meraklanmıştı. 

              -Eee...De bakalım neymiş o senin bilmediğim adın? 

              -Çalışıcı, yaa, şimdi öğrendin di mi..? 

               Anam tuhafça gülümsedi. Sonra kucağına sıkı sıkı bastırarak: 

               -Tamam tamam,dedi, anlaşıldı sen bugün çok şey öğrenmişsin,hadi hayırlısı... 

Ve akşam evde.... 

İçim kıpır kıpır, herkese gülücükler dağıtıyordum. Kirli yüzüm ve eski elbisemle, yeni adımı ve öğretmenin adını söylerken, dünyanın en büyük sırrını yalnız ben biliyormuşum gibi nasıl da kurumluydum! 

*

24 Kasım Öğretmenler Günü idi ya...

Ben de bu özel gün münasebetiyle ve büyük bir mutlulukla,

Kaderin karşıma çıkardığı ilk öğretmenim Mustafa Turna'yı ve öğretmenlerimizi hayırla yadetmek istedim...

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
1 yorum yapıldı
şanslı olmak
Çocuğun en büyük şansı ilkokulda iyi bir öğretmene rastlamasıdır. İyi öğretmen, çocuğun gönlüne sevgi ile dokunabilendir. Güzel bir yazı olmuş. selamlar.
Yorum Ekleyen: hasan mutluoğlu     27.11.2021 16:45:58
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya