İnsanlık bugün tarihinin en büyük imkânları ile en derin krizlerini aynı anda yaşamaktadır. Bilim ve teknoloji baş döndürücü bir hızla gelişirken; adalet, merhamet, hikmet ve insan onuru aynı ölçüde zayıflamaktadır. Aksine, modern dünyanın ürettiği maddî refah ile insanın manevî dünyası arasındaki mesafe giderek açılmaktadır. Bu durum, yalnızca siyasî veya ekonomik bir kriz değil; kökleri insanın varlık anlayışına uzanan bir medeniyet krizidir.
Her medeniyet, önce varlık ve insanı nasıl anlamlandırdığına karar verir. Ardından bilgiyi, ahlâkı, hukuku, ekonomiyi, eğitimi, sanatı ve devleti bu insan tasavvuruna göre şekillendirir. Bu sebeple medeniyet, yalnızca şehirler kuran veya teknolojik ilerlemeler sağlayan bir sistem değildir. Medeniyet; insanın, hayatın, eşyanın ve kâinatın anlamına dair bütüncül bir tasavvurun hayata geçirilmiş hâlidir.
Bugün dünya, büyük ölçüde modern Batı medeniyetinin oluşturduğu siyasî, ekonomik ve kültürel düzenin etkisi içinde yaşamaktadır. Bu medeniyet bilim, teknoloji ve kurumsallaşma alanlarında insanlığa önemli katkılar sunmuş olmakla birlikte; güç, sermaye ve tüketimi merkeze alan anlayışı sebebiyle insanı giderek kendi ürettiği sistemlerin nesnesi hâline getirmiştir. Çevre krizlerinden savaşlara, gelir adaletsizliğinden dijital bağımlılığa kadar yaşanan birçok küresel sorun, mevcut medeniyet anlayışının yeniden sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır.
Böyle bir dönemde medeniyet meselesini yeniden düşünmek, geçmişe duyulan romantik bir özlemin değil; geleceğe karşı duyulan sorumluluğun gereğidir. Amaç, tarihin herhangi bir dönemini aynen tekrar etmek değildir. Asıl amaç, insanlığın ortak birikiminden ve kendi medeniyet değerlerimizden hareketle çağımızın meselelerine cevap verebilecek yeni bir medeniyet tasavvuru geliştirmektir.
İslâm medeniyeti, tarih boyunca farklı kültür ve coğrafyalarda insanı merkeze alan, adaleti esas alan ve ilim ile ahlâkı birlikte geliştiren büyük bir tecrübe ortaya koymuştur. Bu tecrübe, sadece geçmişte yaşanmış tarihî bir başarı olarak değil, geleceği inşa edecek ilke ve değerlerin zengin bir kaynağı olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye, tarihî mirası, coğrafî konumu ve sahip olduğu kültürel birikim sayesinde bu yeni arayışın merkezinde yer alma imkânına sahip bir ülkedir. Anadolu'da asırlar boyunca mayalanan irfan geleneği, farklı kültürleri birlikte yaşatma tecrübesi ve köklü devlet anlayışı, yeni bir medeniyet tasavvurunun inşasında önemli bir imkân sunmaktadır. Ancak bu imkânın değere dönüşebilmesi, geçmişi tekrar etmekle değil; onu doğru anlayarak bugünün şartlarında yeniden üretmekle mümkündür.
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfının bu çalışması, medeniyet kavramını tarihî, fikrî ve ahlâkî boyutlarıyla ele almayı; İslâm medeniyetinin temel ilkelerini yeniden değerlendirmeyi ve çağımızın ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir medeniyet tasavvurunun ana esaslarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. İnanıyoruz ki medeniyet, geçmişten devralınan bir miras olduğu kadar, gelecek nesillere karşı üstlenilen bir sorumluluktur. Gerçek medeniyet inşası ise ancak doğru bir tasavvurla başlar.
Ali AY