Epeydir İslam’da tasavvuf, kelam ve felsefe gelenekleriyle ilgili yazı yazıyorum. Bir gazete köşesinin tahammül sınırlarını da zorlamış olabilirim. Fakat tüm bu yazıları bir dizi güncel sorunumuzu ele almak için yazdım. Bu yazıdan itibaren fiilen karşılaştığım ve tespit edebildiğim sorunları tahlil etmeye çalışacağım. Önce son zamanlarda sıkça karşılaştığım genel bir değerlendirme ve eleştiriden başlayacağım.
Türkiye’de son otuz yılda İslam düşünce tarihi hakkında hatırı sayılır düzeyde çalışma yapıldı. İlahiyat fakülteleri yakın zamana kadar sayısal olarak azlığına rağmen geriye dönüp bakıldığında İslam mirasını yeniden kazanma yolunda muazzam bir iş çıkardılar. Hadis, tefsir, fıkıh, kelam, tasavvuf ve felsefe külliyatlarının çevirisi, dönemler, kitaplar ve düşünürler hakkında yapılan tez, makale ve kitap seviyesindeki çalışmalar -tüm eksiklerine rağmen- büyük bir yekûna ulaştı. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi çalışmaları seksenlerin ortalarından 2010’lara kadar İlahiyat, tarih, edebiyat, felsefe, bilim tarihi, sanat tarihi gibi çok farklı alanlarda İslam medeniyetine dair araştırmaların birbiriyle ilişkili ve uyumlu bir şekilde gelişmesine büyük katkı sağladı. 2010 sonrasında İlahiyatların sayısal olarak artışı da bu gelişimi hızlandırdı ve kalıcı olmasını sağladı. İslam’da bilim, düşünce, sanat, edebiyat, iktisat, hukuk gibi alanların tarihiyle ilgili bırakın dakikleşme ve derinleşmeyi hala fiilen hiçbir çalışma yapılmamış dönemler bulunmaktadır. Yani mevcut çalışmaların eksikliğini, hala zihnimizde bütünlüklü bir tahkiyenin tam olarak oluşmadığını ve çalışmaya konu olan dönem, düşünce, şahıs ve eserlerin farklı açılardan anlama ve yorumlamaya açık olduğunu zaten söylemeye gerek yok. Buna rağmen genelde İslam medeniyetine özelde İslam’da düşüncenin tarihine dair bilgi ve idrakimiz seksenlerde hatta doksanlarda öngörülemeyecek bir seviyeye ulaştı.
Herkesin bildiği üzere bu süreç bizim için sadece bir tarih araştırması, geçmişte yaşanmış bir insanî tecrübeyi kavrama çabası değildir. Evet, insanlık tarihine dair idrakimizin bir parçasını İslam dönemi oluşturur fakat bizim için İslam tecrübesi kendimizi anlama ve hayatımızı şekillendirme çabasının ya temel unsurlarından biridir ya da esasını oluşturmaktadır. “Ya temel unsurlarından biridir ya da esasını oluşturmaktadır” ifadesini zaman zaman gözden kaçan bir durumu dile getirmek için söylüyorum. İslam tecrübesi şahıs olarak benim için tüm anlama ve inşa çabalarının yalnızca temel unsurlarından biri değildir, asli zeminini oluşturur. Fakat bu topraklarda doğup büyüyen biri benimle aynı dünya görüşünü paylaşmasa hatta tam aksi görüşlere sahip olsa bile yine de İslam tecrübesi onun tüm yönleriyle hayatı anlama, yorumlama ve inşa etme çabalarının temel unsurlarından biridir. Bu cümleye itiraz eden pek çok insanın çıkacağından eminim.