HAYATIN İÇİNDEN ( 2) Tashihler yapıldı.
MAKALE
Paylaş
18.01.2026 20:58
70 okunma
İsmail Aydın

Çiğnendi yeter varlığımız cehl ile kahre

Doğrandı mübarek vatanın bağrı sebepsiz

Birlikte bugün bulmalıyız derdine çare

Can kardeşi, şan kardeşi, ün kardeşiyiz biz

……..

Zannetme ki kahraman ecdadın hep yatar uyurdu

Öyle olsaydı, nerden bulacaktın eldeki yurdu?

Üç kıtada yer yer hâlâ kanayan izleri şahid

Bir gün olsun dinlenmedi o kahraman nesl-i mücahid

…….

*Buyurun oturun

Konuşup anlaşalım

Davaları halletmez ölüm

Yoktur sözle çözülmeyecek düğüm.

 

*Sen yanmazsan, ben yanmazsam, nasıl çıkarız karanlıklardan aydınlığa?

 

Sevgili gençler! Değerli arkadaşlar!

 

Bu vatan kolay kazanılmadı

Viyana kapılarından dönüldü

Yüksek feragat duygularıyla

Nice kahramanlıklar yazıldı.

 

Boş ver, neme lazım, demeyelim

Kadrini kıymetini bilelim

Elbirliği ile yükseltelim

Başka Türkiye yok, ey bilelim.

 

*Gitme ey yolcu, otur beraber ağlaşalım

Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım

 

*Ağlarım, ağlatamam, hissederim söyleyemem

Dili yok kalbimin, bilsen ondan da ne kadar bîzarım

 

BİLMEK ACI ÇEKMEKTİR-BİLGİ AZAPTIR

 

Sevgili gençler! Değerli arkadaşlar!

Sizlere bir şeyler öğretmek gibi bir maksadım yok. Sohbet edeceğiz. Sizden ricam, kırk beş dakika kadar bir süreyle kulağınız bizde olsun. Bazı şeyleri birlikte hatırlayacağız. Kendi adıma bir ricam daha var. Peşinen söyleyeyim: Sizleri seviyorum. İçimde, aha şuramda sizleri seven, başarılı olmanızı isteyen, mutlu olmanızı dileyen bir yürek taşıdığımı bilmenizi istiyorum. Şimdi yaslanın arkanıza, sohbetimize başlayalım.

Bir Hasan Paşa derler, Kanije kahramanı

Yaşı yetmişin üstünde, galiba seksendi

At üstüne yığılır, sanki pelte gibiydi

Yiğit, dik durabilmek için eğer yaptırdı

 

Askere öyle görünmeliydi, moral için

Düşmana öyle görünmeliydi, kuvvet için

Çalışmalı, gayret etmeliydi millet için

Vatan için, devlet için, rıza-ı Hak için

 

Değerli arkadaşlar!

 

*Hasan Paşa öyle yaparken esin kaynağı ne idi? Ne için öyle yapmıştı?

*Değerli Arkadaşlar!

*Her şeyden önce bu adamlar tarih şuuruna maliktiler. Dolayısıyla esin kaynağı bir ruhları vardı. Şanlı Peygamber’i tanıyorlardı. Tavaf yaparken, Mekkeli muarızlarına karşı, ilerlemiş yaşına rağmen, güçlü gözükmek üzere Onun nasıl dik durduğunu, nasıl hızlı ve sert adımlarla yürüdüğünü biliyorlardı.

*Osmanlı Türkiye’sinin kuruluş ve yükseliş dönemi adamları da aynı şuurla hareket ediyor, “Allah adalet yapanları sever” ilkesi doğrultusunda çalışıp çabalıyorlardı.

*Yıllar sonra, I. Dünya Harbi’nde, Medine’yi, devletin kararına rağmen, İngiliz komutan Allenby’e teslime yanaşmayan Fahreddin Paşa da aynı ruh ve aynı şuurla hareket ediyordu.

*Hasan Paşa’nın, askerine hitabesi meşhurdur: “Zafer ilerdedir oğlum, hücum edip düşman hududunu aşarak, hiç yoksa bir mezar almak, geri kaçıp da bin yıl ömür sürmekten daha hayırlıdır.” Ne yaman söz, ne kahraman iman! Tıpkı Alp Arslan gibi.

*Yurdunu Allah’a bırak çık yola

Cenge deyip çık ki vatan kurtula

Böyle müyesser mi gaza her kula

Haydi levend asker uğurlar ola

 

Balkan’ı bildin mi nedir hemşeri

Sevgili ecdadının en son yeri

Bir sıla isterdin a çoktan beri

Şimdi tam vakti, uğurlar ola

 

Eş hele bir dağları örten karı

Ot değil onlar, dedenin saçları

Dinle şehit sesleridir rüzgarı

Durma levend asker, uğurlar ola!

 

Sevgili Gençler! Değerli arkadaşlar! Bu mısraları okuyup da, Galiçya’dan başlamak üzere pek çok yerde, Çanakkale’de, Sarıkamış’da. İstiklal Harbi’nde, Kıbrıs’da, Suriye’de, Irak’da fedayı can eden şehidlerimizi, millet davası uğruna kara toprağın bağrına girmeyi göze alan millet evlatlarını hayırla yâd etmemek olur mu? Olmaz ya! O halde, tüm şehidlerimizi rahmetle anıyor, mekânları cennet olsun diyoruz.

*Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova

Sen misin, yoksa hayalin mi, vefasız Kosova?

Hani binlerce mefahirdi senin her adımın

Hani göğsünde yarıp geçtiği yol Yıldırım’ın.

 

1071-MALAZGİRT ZAFERİ

 

*Bir Cuma sabahı semaya karşı

Malazgirt’te elli dört bin er

Bestelediler en güzel marşı

Allahü Ekber, Allahü Ekber

 

*Anadolu’yu yurt yapmak isteyen Sultan Alp Arslan, içeride düzeni sağlamak üzere Mısır’daki Fatımiler üzerine giderken yolu Diyarbakır’a uğradı. Bu şehrin müstahkem surlarını hayranlıkla seyretti. Sonra elini surlara, oradan da teberrüken göğsüne sürdü: İslamı koruduğunuz için sizlere teşekkür ediyorum, dedi. Yani anlayacağınız taşın bile değerini takdir etti. İçkale’de medfun bulunan sahabe kabirlerini ziyaret etti.

*Tam bu sırada iki yüz bin kişilik bir Bizans ordusu tarafından arkadan sarılmak üzere olduğunu öğrendi. Süratle Malazgirt’e döndü. Karşısında iki yüz bin kişilik bir ordu vardı. Savaşın sonundan endişeli idi. Bizans’a sulh teklif etti. Mağrur imparator Alp Arslan’ın sulh teklifini kabaca reddetti. Elçiye, kendisinin Isfahan ya da Hamedan’da kışlayacağını söyleyerek, Sultanın nerede teslim olacağını soruyordu.

*Bu kabalığa dayanamayan yiğit elçi, hayvanlarınız oralarda kışlayabilir ancak sizin nerede kışlayacağınızı bilemem, dedi ve geri döndü. O devirlerde böyle bir cevap verebilmek, gerçekten tam bir yiğitlik işiydi.

*Ret cevabı üzerine Alp Arslan çok üzüldü. Artık yapacak bir şey yoktu, mukadder bir savaşa hazırlandı. Buharalı imamı Ebu Cafer Muhammed: “Ey Sultan! Sen Allah’ın başka dinlere zafer vaad eylediği İslamiyet uğrunda cihad yapıyorsun. Bütün Müslümanlar mimberlerde sana dua eylediği Cuma günü savaşa giriş, ben Tanrı’nın zaferi senin adına yazdığına inanıyorum” diyerek maneviyatını yükseltti.

*Atının kuyruğu örülmüş halde, beyaz elbiseler içinde askerin karşısına çıktı, o muhteşem nutkunu söyledi. Dileyen savaşa katılmayabilir, serbestsiniz, dedi. Askerler hep birden “emrinizdeyiz” dediler ve ağlaşarak vedalaştılar. Sonuç malum, savaş kazanıldı. Esir edilen Bizans imparatoru serbest bırakıldı. Bu gelenek, İstiklal Harbimizde, Yunan Komutanın Mustafa Kemal Paşa tarafından affedilmesine kadar devam etti.

*Görüldüğü gibi arkadaşlar, bu adamların bir ruhu vardı, iradelerine haydi dedirten bir inançları vardı, hayalleri, idealleri vardı.

DÜNYA LİDERİ İDİK

*Bir zamanlar dünya lideriydik. Kırallar elimizden taç giyerdi.

*Esir düşen Fransa kıralı Fransuva’yı, Alman imparatoru Şarlken’in elinden Kanuni Sultan Süleyman kurtarmıştı.

*Avrupa’da bizimle savaşan devletlerin başında Avusturya gelir. Avusturya bazı cephelerde bize galip gelince, andlaşma metnine bir madde koydurdu. Nedir biliyor musunuz? Biz hatırlatalım. “Bundan sonra Avusturya imparatoru, Osmanlı Türkiye’si padişahıyla bir ve eşit sayılacak. Eşit sayılmazlar, ancak vezir-i azam ile yani başbakanla görüşebilirlerdi.

*Sonra ne oldu? Yazık oldu. Gün oldu adamlardan para dilenir olduk. Faizle para bulabilmek için Fransa’nın, İngiltere’nin, Yahudi bankerlerin kapılarını çalar olduk. İngiliz başbakanı Grey’den, Fransız başbakanı Puanker’den para istedik. İngiliz delegasyonu başkanı Lord Curzon, Lozan’da bunu İsmet Paşa’ya hatırlatmıştır.

*Şimale gidersin soğuk bir istikbal

Cenuba niyet edersin açık bir istiskal

Aman Grey, kuzum Puanker, bittik kerem et

Dedikçe sen, dediler karşıdan inayet ola

Dilencilikle siyaset mi döner hey budala

Siyasetin kanı servet, hayatı satvettir

Zebunküş Avrupa bir hak tanır ki kuvvettir

*Donanma ordu yürürken muzafferen ileri

Üzengi öpmeye hasretti garbın elçileri

O ihtişamı elinden niçin bıraktın da

Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında

Kadermiş! Öyle mi? Haşa bu söz değil doğru

Belanı istedin, Allah da verdi, doğrusu bu

“Çalış” dedikçe dinin, çalışmadın durdun

Onun hesabına bir sürü hurafe uydurdun

Sonunda bir de tevekkül sokuşturup oraya

Çevirdin onunla zavallı dini maskaraya

…..

*Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

 

Ak tolgalı beyler beyi haykırdı ilerle

Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle

 

Şimşek gibi atıldık bir semte yedi koldan

Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan

 

Bir gün yine doludizgin atlarımızla

Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla

 

*BATI’YA TESLİM OLDUK

 

*Heyhat! Peki, sonra ne oldu? Önemli bir düşünürümüz: “Biz Batı’yı, yani Avrupa’yı zeka ile idrak ile, şuur ile, ilim ile, fenle fethedecektik kılıçlarımızla fethettiğimiz gibi. Fakat bu fetih gerçekleşmedi, yarım kaldı. Ve üstelik iş döndü dolaştı teslimiyete döndü” diyor.

*Önemli bir lider de, savaşı, öldüğünüzde değil, başkalarına benzediğinizde kaybedersiniz, diyor.

*III. Selim’le başlayıp, II. Mahmud’la devam eden Garblılaşma, Batılılaşma, Avrupalılaşma, Asrileşme, sözüm ona “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” süreci günümüze kadar devam etti, halen de devam ediyor. Bir hanım başbakanın döneminde imzalanan Gümrük Birliği anlaşması, kazanılmış büyük bir zafer gibi ilan edilmişti. Oysa ortada kazanılmış bir zafer falan yoktu. Bilakis, Avrupa’ya bağımlılığımız artmıştı.

*1838’de imzalanan İngiliz Serbest Ticaret andlaşması iktisadi anlamda; Ki o tarihe kadar, iyi kötü kendi yağıyla kavrulan bir ekonomimiz vardı, daha da geliştirilmeliydi. Ancak o menfur anlaşmadan sonra, misyoner faaliyetleriyle beraber tezgâhlarımız çöpe gitti ve hızla sömürgeleşmeye doğru ilk adımlarımızı atmış olduk.

*1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı kültürel anlamda;

*1856’da ilan edilen Islahat Fermanı siyasi anlamda yıkımımızın, başkalarına benzeyişimizin başlangıçları oldu.

*Ne I. Meşrutiyet, ne II. Meşrutiyet derde deva olmadı, çözüm getirmedi. Çünkü toplum temellerinden sarsılmıştı.

*Oyuncak sanmayın, ahlâk-ı milli ruhi millidir / Onun iflası en korkunç ölümdür, mevt-i küllidir, der Akif.

*Aydınlarda müthiş bir aşağılık kompleksi. Bir-iki istisna hariç, hepsi adeta koro halinde “Biz adam olmayız” diyor.

*Yönetici zümre ahlaksızlığın zirvesinde, en tepedekinden en aşağı kademesine kadar. Adalet gitmiş, rüşvet gelmiş, zulüm gelmiş.

*Halk bezmiş, bıkmış vaziyette. Ardı arkası kesilmeyen savaşlar şöyle dursun; Vergiler, rüşvetler, eşkıyalar, stokçular, ihtikârcılar, karaborsacılar, daha neler, neler. Adli teşkilat da dâhil buna. Ve daha kimler halkı soyup soğana çeviriyor!

*Yani biz, bize hayat bahşeden, yaşama sevinci aşılayan kendi değerlerimizden, kendi medeniyetimizden, kendi kültürümüzden, kısaca kendimizden uzaklaşarak başkalarına döndük, başkalarına benzedik. İşte tam da bu benzeyiş, felâketin başı oldu. Kendini bil, düşmanını bil, yenilmez olursun, kuralını ihmal ettik.

KAYIPLAR İHMALLER FURYASI

*Hani, Uluğ Bey rasathanesinin devamını getirebildik mi? Bunun gibi nice kayıplar, nice ihmaller!

*O dönemleri hatırlayın lütfen. Avrupa, dünyayı yuvarlak bir tepsi gibi görüyor, Kudüs’ü de onun tam ortasında telâkki ediyordu. Oysa biz ayı, güneşi, yıldızları, gökyüzünü inceliyorduk. Galile “dünya dönüyor” dediği için kilise tarafından aforoz edilip idam cezasına çarptırılmıştı. Skolastik mektebin ağır bir baskısı vardı. Papaz “ineğin ağzında yirmi beş diş var” demişse, o öylece kabul edilir, işte orada duran ineğin ağzı açılıp dişlerinin sayılması düşünülemezdi. Bunu akledemiyorlardı, yani cehalet içinde kapkara bir Avrupa.

*Devrin şairi sevgilisini anlatırken bunu pek güzel aksettirir.

 

*Haddeden geçmiş nezaket, yâl ü bâl olmuş sana

Mey süzülmüş şişeden ruhsar- ı âl olmuş sana

Şöyle gird olmuş Firengistan birikmiş bir yere

Sonra gelmiş guşe- i ebruda hâl olmuş sana

 

*Peki, Galata Kulesi’nden Üsküdar’a kadar uçan Hazarfen Çelebi’nin teşebbüsünü devam ettirebildik mi? Cehalet yüzünden devam ettiremedik. İşi döndürüp dolaştırdık, öküzün boynuzuna bindirdik.

*Cumhuriyet döneminde kurulan uçak fabrikalarını niçin kapattık? Kapattık, çünkü biz Avrupa’ya teslim olmuştuk. Sebep neydi? Bunun tek sebebi var arkadaşlar! Tembellik, atalet!

*Ataletin o mülevves teressübatı bütün

Numune işte biziz. Görmek isteyen görsün

Nasıldın ey koca millet, ne oldu akıbetin?

Yabancılar ediyormuş, eder ya istikrah

Dilenciler bile senden şereflidir billah

Vakarı çoktan unuttun, hayayı kaldırdın

Mukaddesatı ısırdın,  Hüda’ya saldırdın

Ne hatıratına hürmet, ne an’anadını yâd

Deden de böyle mi yapmıştı ey sefil evlad?

 

NEYE TESLİM OLMUŞTUK?

*Neye teslim olmuştuk, kime, kimlere teslim olmuştuk, dünyada neler oluyordu?

*Eğri oturup, doğru konuşalım: “Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” habisliğine teslim olduk. Öyle bir yaptılar ki, bütün yaptıkları yıkmaktan ibaret. Öyle bir geçtiler ki, vallahi ezdi geçtiler.

*Bunun nasılına, birkaç kırılma noktasıyla bir kere daha temas edelim. Çünkü bu noktalar çok önemli.

*İngiltere ile yapılan 1838 tarihli Serbest Ticaret antlaşması sanayileşme ve ekonomik anlamda;

*1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı kültürel anlamda;

*1856’da ilan edilen Islahat Fermanı siyasi anlamda yıkımımızın, başkalarına benzeyişimizin başlangıçları oldu.

*Ne I. Meşrutiyet, ne II. Meşrutiyet derde deva olmadı. Çözüm getirmedi, çünkü toplum temellerinden sarsılmıştı.

*Aydınlarda müthiş bir aşağılık kompleksi. Bir iki istisna hariç, hepsi adeta koro halinde “Biz adam olmayız” nakaratını söylüyor.

*Yönetici zümre ahlâksızlığın zirvesinde, en tepedekinden en aşağı kademesine kadar. Adalet gitmiş, rüşvet-iltimas gelmiş, zulüm gelmiş.

*Halk bıkmış, bezmiş vaziyette. Ardı arkası kesilmeyen savaşlar şöyle dursun, vergiler, rüşvetler, eşkıyalar, stokçular, karaborsacılar, fırsatçılar, daha neler neler, saymakla bitmez, adlî teşkilat da dahil buna. Halkı soyup soğana çeviriyorlar. Nitekim bunun sonunda, acı ama gerçek, devlet yıkıldı. Hani, “insanı yaşat ki, devlet yaşasın” kuralı nerde kaldı?

*Tekraren de olsa, bir kere daha ifade edelim: Hani şu “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” habisliği var ya! İşte ona teslim olduk. Adam Smith isimli bir Yahudi söylemiş.

*Millî Mücadele’de dış düşmanı yurttan kovduk ama ne yazık ki, akabinde ondan daha ağır ekonomi ve kültür istilasına uğradık.

*Öyle bir yaptılar ki, yakıp yıkmadıkları hiçbir şeyimiz kalmadı. Öyle bir geçtiler ki, vallahi ezip geçtiler.

*Sosyal ahlakımızı, kadim değerlerimizi, pasın, demiri kemire kemire bitirdiği gibi kemirerek bitiriyorlar.

*Dikkat edin, dünyada savaşlar nerelerde çıkarılıyor, bombalar nerelerde patlıyor? Kimin hesabına yapılıyor bütün bunlar? Kimin hesabına bomba, kimin hesabına para?

*Hukuku da ona göre yapmışlar. Göz çıkarana daha az ceza, gözlük kırana daha fazla ceza. Hukuk fakültesinde okurken, şahsın hukuku bahsinde iki kişi gördük. 1) Gerçek kişi, insan, vicdan donanımlı. 2)Tüzel kişi, vicdansız şirket. Tek amacı kâr. Ama ne pahasına olursa olsun kâr! İktisada Giriş ders kitabımızın ilk sayfasında “ekonomi ahlak kuralı tanımaz” yazıyordu.

*Bu zihniyetin kutsalları var, mabetleri var arkadaşlar.

*Kutsal metinleri var. Televizyonlarda gözümüzün içine baka baka konuşan misyonerleri, reklam yazarları var, reklamcılar var. Alış-veriş merkezlerinde çalınan müziğin amacı sizi daha fazla alış-verişe teşvik etmek.

ESKİDEN BİZİM BİR AİLEMİZ VARDI

*Bunlar toplumları değiştiriyorlar, dönüştürüyorlar.

*Küçük, fakat önemli bir örnek vereyim. Siz de örnekleri çoğaltabilirsiniz.

*Eskiden biz idare lambasının ışığında, yer sofrasının etrafında kimimiz diz kırar, kimimiz bağdaş kurarak oturur, sofra gediği tabir ettikleri küçük çocukları dedeler, nineler, amcalar, yengeler, halalar, ağabeyler kucaklarına alır; sininin tam ortasına konan çorba tasına, pilav leğenine birlikte kaşık sallardık. Bu şekilde bünyemiz bağışıklık kazanır, şimdiki gibi salgın halinde hastalanmazdık. Tabii o zamanlar biz bir aile idik.

*Annemizin tuzunu – biberini gönülden kattığı yemekler bugünkülerden hem daha lezzetliydi, hem daha sağlıklı idi.

*Sonra ne oldu? Yavaş yavaş bu sıcacık aile ortamından uzaklaştırıldık. Yakın zamana kadar evimizde “Ne pişirelim?” derdik, şimdi “Ne yiyelim? Ne getirtelim?” diyoruz. Getir’ciler var ya!

*Ailemizi parçaladılar. Çekirdek aile dediler, tek çocuk dediler. Tek çocuk evde kıral. Paylaşmayı bilmiyor, geniş aile ortamında sosyalleşmedi. Sokağa çıkıyor, sokakta başka kırallar var kendisi gibi. Bu kadar kıral olmaz. Bir posta kırk derviş sığar ama iki padişah dünyaya sığmaz, demişler. Ünlü hak deyişiyle, bir küllükte iki horoz ötmez. Ve tabii sonra gelsin kavga-gürültü. Ve “akran zorbalığı.”

*Misafir kabul etme, misafir ağırlama geleneğimiz yok edildi.

*Bunları basit şeylermiş gibi görmeyelim. Çürüme yavaş yavaş olur. Çözülme törpülene törpülene olur. Tıpkı mirasyedi evladın battığı gibi. Mirasyedi evlat çalışmamış, başı sıkıştıkça evlek evlek tarla satmış. Ve tabii sonunda da batmış: “Evlek evlek sattık, böyle böyle battık” demiş.

MİLLET GİDERSE İŞGALCİ GELİR

*Venezüella olayı ortada duruyor. Anlaşıldığı kadarıyla ortada bir millet yok. Bilakis karşısında emperyalist-sömürgeci bir zorba var, ABD. Bu zorba, bugünlerde de, devletlerarası hukuku hiçe sayarak, içişlerine burnunu sokmuş vaziyette İran’ı zorluyor.

*Venezüella toplumu, gerçek anlamda bir millet şuuruna malik olsa ve içinde bu kadar hain barındırmasa idi, ABD, böylesine pervasızca ve küstahça, devlet başkanı Maduro’yu yatak odasından alıp rahatça kaçırabilir miydi?

*Bu açılardan bakıldığında, yaklaşık kırk milyon insanın sanal ortamda kumar ve bahis oynamış olması düşündürücü değil mi? Toplum bu şekilde nereye gidiyor, insanlar nereye koşuyor? Pasın demiri kemirerek bitirdiği gibi, rüşvet, iltimas, rant, vurgun, soygun, ekonomik zorluklar ve diğer sosyal hastalıklar, kısaca kötü yönetim sosyal ahlakımızı kemirip bitiriyor. Millet olma vasfımız kayboluyor. Problemler çözümsüz kalınca da sen-ben kavgası, şucu-bucu sorunları hortluyor.

*Unutmayalım, rüşvet, iltimas, adam kayırma, rant, vurgun, soygun ve diğer şekillerde tezahür eden kötü yönetim, milli bünyeye dış istiladan daha çok zarar verir.

*HER ŞEY YAHUDİ HÂKİMİYETİ İÇİN

*Kimin hesabına yapılıyor bütün bunlar? Hiç eveleyip gevelemeden açık ve net söyleyelim:

*Her şey Siyonizm’in kıskacında, bütün dünya Siyonizm’in kıskacında. Ne için? Yalnız kendilerinin efendi, diğer milletlerin köle olduğu bir dünya düzeni için. Yahudiliğin hâkimiyeti için.

*Siyonistler bunu, ustalıkla gizledikleri masonlar eliyle yapıyorlar. Bu gizli örgüt, çalıştığı bütün ülkelerde makam-mevki dağıtıyor. Mason olmadan başbakan olamazsınız, bürokraside yüksek mevkilere gelemezsiniz, üniversitelerde rektör olup yükselemezsiniz, ticari hayatınızda başarılı olamazsınız. Teodor Herzl’in 1897’de, İsviçre’nin Basel şehrinde ilk Siyonist kongresini topladığında söylediği “Bugün İsrail devletini kurdum” sözünün manası budur.

*Emperyalizmin Beyni Siyonizm’dir. Bunu unutmayın, ileride çok hatırlamanız gerekecek.

*Bakın isterseniz etrafınıza. Hani insanlık, hani insaniyet, hani adalet?

*Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde

Ne çirkin çehreler örtermiş meğer o incecik perde?

 

*Kılıfını da uydurmuşlar. Maske takmışlar yüzlerine.

*Her şey özgürlük sloganı arkasında yapılıyor. Özgür birey, özgür kadın, özgür genç. Peh!

*Evlilik kurumu, kâr-zarar esasına dayanan şirkete dönüştürülmüş. Kâr yoksa gelsin boşanma davaları. Sonra, parçalanmış ailelerde sorunlu nesiller!

*Cebinde bilet alacak kadar parası olmadığı için semtten semte gidemeyen adama özgürlük ha! Seyahat hürriyeti ha! Sevsinler senin hürriyetini de, düzenini de!

İSRAF=CİNAYET

*Arkadaşlar israf bahsine girmiyorum. Sokaktan topladığım “şu ekmekleri, bir sembol mahiyetinde göstermekle yetiniyorum” diyecektim ama söylemeden geçemedim. Okuldu, eğitimdi, öğretimdi derken, şimdi sizler de “ekmek davası” için yola çıkmış vaziyettesiniz

*Bu ekmeklerin sokağa atıldığı evde bir hanım veya bir bey var. Öyle mi? Evet, öyle! Peki, abla ya da ağabey -her neyse- alnının terini silerek kazandığın ekmek parasını önce ekmeğe verip, sonra da onu niye sokağa atıyorsun? Senin paran çok mu? Paran çoksa, diyeceğim… Ama haydi onu da demiyeyim.

*Paran çoksa, bu memleketin fakiri var, git karnını doyur.

*Git devlete vergi ver.

*Bu memleketin yoksulu var, git üstünü başını giydir, cemiyete kat.

*Bu memleketin yetimi var, git başını okşa, sevindir yavrucağı. Bunları yapmak çok mu zor? Bunları yapmak için önce insanı seveceksin, yaratandan ötürü.

*Yüce Allah, israf edenleri sevmem buyururken, nasıl işliyorsun sen bu cinayeti? Ha, şunu da söyleyeyim. İsraf bahsinde ekmeği sadece bir sembol olarak gösterdim. Sudan, deterjandan başlamak üzere evlerde ne israflar var, ne israflar. Mesela elektrik israfı. Giyim kuşam, ayakkabı çanta, hatta kemer.

*İsraf (savurganlık), fert ekonomisini, aile ekonomisini, milli ekonomiyi ve hatta dünya ekonomisini felâkete sürükleyen sosyal bir hastalıktır.

*Hemen yeri gelmişken, söylemeden geçmeyelim. Memlekette en büyük müsrif de devlet. İsraf devletin paçalarından dökülüyor.

*Rüşvet bahsine fazla girmiyorum. Vaktiyle adalet üzerine kurulmuş sosyal sistem zaman içinde bozulmuş, rüşvet ve iltimas alıp vurmuş ortalığı. Fuzuli, devletin bağladığı maaşı alamadığı için “selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar” derken tam da bunu anlatıyor. Abdülmecid devrinden itibaren rüşveti yasaklamak üzere tedbirler alınmış, bu meyanda yemin müessesesi getirilmiş ama memurlar rüşvet almaya devam etmişler. Hiciv şairi Eşref bunu şöyle eleştirir:

*Mansıp erbabı yemininde sebat eylemiyor

Bilmem ki ah şu hainlere daha nettirelim?

Rüşvet itasını men yerine memurine

Bari efradı ahaliye yemin ettirelim.

 

BİZ NE YAPIYORUZ?

*Onlar yapacaklarını yapıyorlar, yani yıkacaklarını yıkıyorlar.

*Peki, sen ne yapıyorsun? Zincirleri kırmak için biz ne yapıyoruz?

*Bir Hint atasözü “İnsan düştüğü yerden ayağa kalkar” der.

*Sevgili Gençler! Değerli arkadaşlar! Kendimize geleceğiz. Kendi değerlerimize döneceğiz. Başka çıkış yolu yok.

*Nerede neyi kaybettiysek onu orada yeniden bulacağız. Medeniyetimizin yeniden ihyası, yeniden inşası çalışmalarında görev alacağız. Asla ümitsizliğe düşmeyeceğiz. Unutturulmaya çalışılan engin tarih birikimimiz ve yine uzaklaştırmaya çalıştıkları paylaşımcı medeni değerlerimiz buna fazlasıyla imkân tanıyor. Yeter ki biz onlara layık olalım.

*Gazi’nin dediği gibi, “Medeniyetimiz, âtinin medeniyet ufkunda bir güneş gibi parlayacaktır.”

*Bir fıkra. Aynı yolda karşılaşmış iki arkadaş. Biraz havadan sudan konuşmuşlar, derken konuşacak mevzu kalmamış. Fakat yol uzun, hava sıcak. Birisi “ben türkü çığırıyım, sen dinle” demiş. Başlamış söylemeye ama ses bed mi bed, usul, kaide yok. İki tane söyledikten sonra “nasıl, beğendin mi” demiş. Beriki açık yüreklilikle “beğenmedim” demiş. “Dur iki daha söyleyeyim, belki beğenirsin”demiş bizimki. İki tane daha söylemiş, “nasıl beğendin mi bu sefer” diye tekrar sormuş. Sormuş sormasına da ses gene aynı ses, gene usul kaide yok! Beriki düşünmüş, “ az önce beğenmedim dedim, şimdi de beğenmedim dersem ayıp olacak” demiş kendi kendine ve “beğendim” demiş. Bizimki gayet rahat “madem beğendin, öyleyse söylemeye devam edeyim” demiş.

*Lâf aramızda, bizimkisi de sakın öyle olmasın arkadaşlar. Neylersiniz ki, dert büyük. “Aşk ağlatır, dert söyletir” demişler.

*Az önce söylemeye çalıştığımız kurtuluş imkânını, bu çok çok önemli noktayı, Akif’in şu mısraıyla bir kere daha tespit edelim.

*Gerçi sade bir sözdür fakat hikmetlerin en mücmeli

Bir halas (kurtuluş) imkânı hâlâ var, ahlâkımız yükselmeli.

 

*SON BÖLÜM: ÖĞRETMEN-ÖĞRENCİ ARAKADAŞLIĞI

 

*Öğretmen öğrencisine sevgi ile dokunacak. Başarı için bu şarttır. Edebiyat dersi yazılısından zayıf not alınca öğretmenim Peyman Kırımlıgil, “Arkadaşların beş, altı, yedi, sekiz alırken, sen nasıl zayıf alırsın, sen yapabilecek bir adamsın, haftaya Akif’in hayatını hazırlayacaksın” demişti. Böyle söylerken öğretmenim bana dokunmuştu. Onun işaret parmağı ile yaptığı uyarı hâlâ kalbimi sızlatır. Kendimle yaptığım bir hayli mücadelenin sonunda, öğretmenimin beni sevdiğine karar verdim ve Akif’in hayatını hazırladım. Sözlü notu olarak, on üzerinden on alınca yoluma öylece devam ettim. Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak şiirini o günlerde ezberlemiş, sınıfta okumuştum.

*Ey dipdiri meyyit, iki el bir baş içindir / Davransana, eller de senindir, baş da senindir, diyen şiir, adeta içine düştüğüm gayya kuyusuna uzatılmış bir kurtuluş ipi gibiydi. Bugün bile başım sıkıştığında o şiiri okur, kendime gelirim.  Safahat zaten başucu kitabım olarak elimden düşmez. Ondan öce okuduğum ilk ciddi kitap da, rahmetli Profesör Ali Fuad Başgil’in “Gençlerle Başbaşa” isimli, hacmi küçük fakat muhtevası çok büyük muhteşem eseri idi.

*Öğrenci öğretmenine saygı duyacak. Derler ki, İmamı Azam Ebu Hanife’nin hocası Hammad’ın evi birkaç sokak aşağıda imiş. Ebu Hanife, ayaklarını hocası Hammad’ın evine doğru uzatarak yatmazmış. Onu büyük adam yapan işte bu saygıdır.

NE YAPMALIYIZ?

*Zaman, dizimizi dövüp ağıt yakma zamanı değil. Aklımızı başımıza devşirme zamanı.

*Fatihin evlatlarıyız, Mustafa Kemal’in askerleriyiz gibi kuru, boş, hamaset dolu laflarla ülke bir yere varamaz. Sadece patinaj yapar.

*Zaman ilmî metotlarla çalışıp üretme zamanı. Teknoloji, teknik, ilim peşinde koşma zamanı.

*Büsbütün çalınmak istenen ruhumuza, millî kimliğimize, manevî kişiliğimize sahip çıkma zamanı. Bunlar olmadan silah yapsan neye yarar, tetiği çekecek iradeyi felç ettikten sonra?

*Gerçek bir kurtuluş için başka çıkış yolu yoktur.

*Yukarıdaki sorumuzu burada bir kere daha hatırlayalım: Venezuella toplumu gerçek anlamda millet şuuruna malik olsaydı, ABD,  bu kadar fütursuzca, bu kadar küstahça, bu kadar haydutça saldırıp devlet başkanı Maduro’yu yatak odasından alıp kaçırmaya cür’et edebilir miydi?

*Neymiş efendim, Maduro, ABD gençliğini uyuşturucu ile zehirliyormuş. Yalan, ABD’nin kendisi zehir. Hani şu kurtla kuzu hikâyesi. Kurt kuzuyu yemeye karar vermiş ya, bahane hazır:

-Suyumu bulandırdın.

-Efendim, ben sizin suyunuzu nasıl bulandırabilirim! Siz yukarıdasınız, ben suyun alt tarafındayım.

-Ben onu bunu bilmem, seni yiyeceğim. ABD’ninki de o hesap. Petrole çökecek ya, bahane uyduruyor.

*Baba oğul Bush’lar da Saddam Irak’ına “kimyasal silah üretiyor” iddiasıyla saldırmıştı ama Irak’ı işgal ettikleri halde,  bir tek kimyasal silah bulup gösterememişlerdi. Irak’ta da bir millet yoktu. Her biri ayrı telden çalan etnik gruplar, farklı mezhepler v.s. Tıpkı, İsrail’den ikide bir şamar yiyen Lübnan gibi. Emperyalist ABD, kendisi gibi emperyalist ortaklarıyla, karşılarına çıkacak bir millet olmadığından işgal etmişti Irak’ı.

*Neylersiniz ki, toprağın yapısı güzel şeyler yetiştirmeye elverişli olduğu gibi, zararlı şeyler yetiştirmeye de müsait.

*İt yetiştirmek için toprağı gayet münbit

Bularak fuhş ekiyor salma gezen bir sürü it.

 

*Maduro, hainlerin de ihanetine uğradı. Hainler ABD’nin işini kolaylaştırdı.

*Bu bahsi kapatırken, şunu da burada önemle kaydedelim: Türkiye, birileriyle çekişmeden ve kendisiyle kavga etmeden, her türlü ihtimali göz önünde bulundurarak, gösterişsiz, gürültüsüz patırtısız, sessiz sedasız güçlenmeye devam etmelidir.

LÜTFEN AYA KALKINIZ

 

*Arkadaş yurduma alçakları uğratma sakın

Siper et gövdeni dursun bu hayâsızca akın

Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın

Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın

 

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda

Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda

Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hûd’a

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

 

*Teşekkür ederim. Buyurun oturun. Bu marşın tamamı ilk okunduğunda ayakta dinlenmiş ve alkışlar arasında kabul edilmişti. Böylece o günü de anmış olduk. O günlerin işte böyle bir ruhu vardı.

BUGÜNÜN KÜÇÜĞÜSÜN YARININ BÜYÜĞÜ OLACAKSIN

*Sevgili Gençler! Değerli Arkadaşlar! Sohbetimizin sonuna geliyoruz.

*Etrafımızdaki boş vermişliğe aldırmadan umutla vazifeye talip olalım. Unutma! Bugünün küçüğüsün, fakat yarının büyüğü olacaksın. Kire pasa bulaşmamış tertemiz ellerinizle memleketin mukadderatına el atacaksınız. Vatan, gayretli ve çalışkan evlatlarının omuzunda yükselir.

*Göz aydınlığım

Ciğer parem

Sevgili bebeğim!

Bugünün küçüğüsün

Yarının büyüğüsün.

İnan bana

Güven bana çocuğum.

Gayreti elden bırakma

Çalışmaktan geri kalma

Bıkma, usanma, yorulma

Uğraş fenle, ilimle

Düşünmeli ki, şu güzel kuş; dün

Sade bir embriyondu

Küçücük bir yumurtada.

Şu ulu çınar; dün

Küçücük bir fidandı

Toprağa dikildiğinde.

Sen de bugünün küçüğüsün

Fakat yarının büyüğü olacaksın

Haydi, haydi be yavrum!

Bismillahla çık yola

Haydi yavrum, uğrun açık ola.

 

NEZİHİNİ TENZİH EDEREK SÖYLÜYORUM

 

*Bırak anne dizi seyretsin

*Baba maç izlesin

*Abla telefonla meşgul olsun

*Ağabey internette çetleşsin

*Bunlar umurunda olmasın, onlar kendi yoluna, sen kendi yoluna.

*Sen kahramanların şerefli yolunu seç. Vatanım de, milletim de, devletim de, geleceğim, akıbetim de.

*Kötü örneklere takılıp geri kalma, çünkü sen yarının büyüğü olacaksın.

*Anne-babanızın umudusunuz. Bu çilekeş milletin umudusunuz. Edilgen olmayın, doğru fikirler etrafında organize olun, etken, aksiyoner olun.

 

ASLA ÜMİTSİZLİĞE DÜŞMEYİN

 

*Asla ümitsizliğe düşmeyin. Ve asla inancınızı kaybetmeyin. Allah korusun, inancı sarsılanın imanı sarsılır. İmanınızı kaybedince de hiçbir şeyiniz kalmaz. Adeta ot gibi olursunuz. Güdülecek sürü haline gelirsiniz. Bu milletin düşmanları, içimizden devşirdiği ajanlarıyla okumamızı engelliyorlar. Bir sürü gereksiz, hayatta bir kere bile işimize yaramayacak sözde bilgiler yükleyerek, okuldan, okumaktan nefret ettiriyorlar yavrularımızı.

*Ümitsizliğe düşmezseniz, derslerinizde zayıf da alsanız, paranızı da kaybetseniz, ticaretinizde başarısız da olsanız, hülasa her şeyinizi kaybetseniz bile, ümitsizliğe düşmediğiniz sürece kaybettiklerinizi bir gün mutlaka geri kazanırsınız. Yeter ki, ümitsizliğe düşmeyiniz. İradenize haydi diyebilmek için bu şarttır.

*Çok önemli bir şey daha! Az daha unutuyormuşum, sonradan notlarımın arasına aldım.

*Başınız sıkıştığında, danışacağınız adamı iyi seçiniz. Yanlış adama danışmayınız. Sonra “Kılavuzu karga olan adam” durumuna düşersiniz.

*Bol bol okuyunuz. Yarınların inşası için bilgi birikimi şarttır. Esasen hayat yolu böyle bir birikimi gerekli kılıyor.

YE’SE DÜŞMEK YOK

*Hayatımın dinamosu mevkiinde olan şu mısraları sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

*Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak

Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak

Dünyada inanmam hani görsem de gözümle

İmanı olan kimse gebermez bu ölümle

Ey dipdiri meyyit, iki el bir baş içindir

Davransana eller de senin, baş da senindir

His yok, hareket yok, acı yok, leş mi kesildin

Hayret veriyorsun bana sen böyle değildin

Kurtulmaya azmin bilmem ki neye süreksiz

Kendin mi senin yoksa ümidin mi yüreksiz

Atiyi karanlık görüvermekle apıştın

Esbabı elinden atarak ye’se yapıştın

…..

*Ye’s öyle bataktır ki, düşersen boğulursun

Ümmide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar

Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar

…..

*Hüsrana rıza verme!.. Çalış!.. Azmi bırakma

Kendin yanacaksan bile evladını yakma

Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş

Sesler de vatan tehlikedeymiş, batıyormuş

Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından

Tek kol da yapışsam demiyor bir tarafından

Sahipsiz olan memleketin batması haktır

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır

Feryadı bırak kendine gel, çünkü zaman dar

Uğraş ki telâfi edecek bunca zarar var.

Feryâd ile kurtulması me’mul ise haykır

Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır

“İş bitti, sebatın sonu yoktur” deme, yılma

Ey millet-i merhume sakın ye’se kapılma

*Sevgili gençler, değerli arkadaşlar! İnanın, en iyisi bu. Size bu konuda Noter garantisi veriyorum. Yetmiş yedi yıllık tecrübeme dayanarak, bundan daha iyisi yok, diyorum. Daha iyisi olsaydı zaten onu söylerdim.

*Son olarak, söylemeye çalıştıklarımızı, gözlemlerimize dayanan bir şiirle özetlemek arzusundayız.

 

DİRİLİŞ

 

*Gidişatı seyre daldım

Dönüp maziye tırmandım

Neler, ne kayıplar andım

Sormadan es geçemedim

Öyle acı, öyle sancı

Hem ruh, hem bedende acı

Eskilerden, komşuluktan

Merhametten, insanlıktan

Hak hukuktan, adaletten

Aşktan, sevgiden, sevdadan

Hiç eser, iz yok gibiydi

Sanki ol sular çekilmiş

Hayat pınarı kurumuş

Yarılmış toprak gibiydi

Yaşasaydı merhum şair

Gene de sorardı bir bir

Nemiz kalmış faziletten?

Nemiz eksik reziletten?

Gitmez, gidemez bir yere

Toplum bu sakat gidişle

Şuursuz kör didinişle

Bil ki çözüm yolu tektir

Doğrulukla dürüstlüktür

Başka çıkış yolu yoktur

Çalış, çırpın, uğraş fenle

Yürü ilimle, hikmetle

Süründüğün yeter, yeter

Artık uyan, ayağa kalk

Yeniden bir dirilişle

 

*Hepinize sevgiler, saygılar.

 

İsmail Aydın, 14 Aralık 2025

Keçiören/Ankara

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
İsmail Aydın
YAZARIN ÖZGEÇMİŞİ

İSMAİL AYDIN KİMDİR?

İsmail Aydın, Hukukçu yazar. Anacığının anlatımına göre koç katımında doğmuş. Koç katımı, Yozgat’ta ekim ayının sonu ile kasım ayının başında olur. Dolayısıyla doğum günü belli değil ama Aydın, doğum günü olarak 29 Ekimi benimsiyor. Koç katımı, döl almak üzere erkek koyunun (Koç) dişi koyunlar arasına bırakılmasına denir.

Peki, hangi yılın koç katımı? O da belli değil. 1950 olabileceği gibi 1949’a da ihtimali var. Her nasılsa nüfusa 08.02.1953 D.lu olarak tescil edilmiş. Yaşı küçük diye ortaokula kabul edilmemiş, bu defa da mahkeme kararıyla, ay ve gün sabit kalmak üzere 1950 olarak tescil edilmiş. İsmail Aydın, doğum gününün bile doğru dürüst kayıt altına alınamayışını, okur-yazar olmayan tolumun  “hal-i pürmelâli” olarak niteliyor.

İsmail Aydın İlkokulu Sorgun’a bağlı Temrezli köyünde, ortaokul ve liseyi Yozgat’ta okudu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1977 yılında mezun oldu. Yedek subay olarak yaptığı askerlik görevinden sonra Sorgun’da altı yıl avukatlık yaptı. Ekim 1986’da Diyarbakır / Bismil’de Noter oldu. Kastamonu/Tosya, Bolu ve Ankara’da çalıştı, 2015 Şubatında emekliye ayrıldı.

İsmail Aydın çilekeş Anadolu’nun yanık sesi olarak çıkıyor karşımıza. Türkiye’mizin karşı karşıya bulunduğu sorunlara ilişkin çözüm önerileri sunuyor. Üzerine titrediği kesim Gençlik. Ağırlıklı olarak üzerinde durduğu sorun Eğitim.

İsmail Aydın, fakülte yıllarından itibaren yazı hayatının içinde oldu. İlk gençlik yıllarıyla beraber memleket meseleleriyle ilgilendi. Tartışmalı radyo ve televizyon programlarına katıldı. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Şubat 2013’ten beridir, internet ortamında yayın yapan Ana Haber Gazete’de yazmaya devam ediyor.

Meteorolojinin Sesi Radyosu’nda 2013-2016 yılları arasında yayınlanan Kıssadan Hisseler Programı’nın yapım ve sunuculuğunu üstlendi. Türkiye Noterler Birliği’nin Meslekî Forum Sitesi’nde anılarını yazdı.

Ağustos / 2016’da “Batı’nın Gücü Nereden İleri Geliyor?”, Kasım 2016’da “Yeniden Yükselişe Doğru”, Şubat 2017’de “Umut Ülke Türkiye”, Mayıs 2017’de “Bir Noterin Anıları”, Ağustos 2017’de “Kaybettiklerimiz”, Ocak 2018’de “Kıssadan Hisseler”, Mart 2018’de “Niçin Akif? Niçin Safahat?” isimli kitapları yayımlandı.

Yazı hayatını ve kitap çalışmalarını sürdüren İsmail Aydın evli ve dört çocuk babasıdır.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya