Dürüstlük, “insanın sözü ile davranışları arasındaki ahlâkî tutarlılığı”, diğer bir ifade ile söz ve davranış arasındaki uygunluğu ve birlikteliği ifade eder. Bu nedenle dürüstlüğün, hem ahlak, hem de felsefede kişiliği yansıtan erdemli davranışlardan biri olarak ele alındığı ve bilim insanlarının ve düşünürlerin de bu konuya kafa yordukları; “Ahirete inandığı halde bir insan, neden dürüst olamıyor veya inanmadığı halde bir insan neden dürüst olabiliyor?” sorusuna da bir cevap aradıkları görülüyor.
Kur’an’ın ise “İnsanlardan öyleleri vardır ki, ‘Allah’a ve ahiret gününe iman ettik’ derler; hâlbuki onlar iman etmiş değillerdir.” [1] ayetiyle iman iddiası ile davranış arasındaki ilişkiye ve ahlâkî tutarsızlığa; diğer bir ifade ile söz ile davranış arasındaki uyumsuzluğa dikkat çektiği ve “Ey inananlar! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” [2] ayetiyle de bu uyumsuzluğu kınadığı biliniyor.
Ahirete inanmak, insanı dürüst ve ahlâklı olmaya teşvik etse ve ona bu imkânı sağlamış olsa da bu inanç onu otomatik olarak dürüst ve ahlaklı yapmıyor; ayrıca insanın bu inancını bilinç düzeyine ulaştırması da icap ediyor. Zira bilinç düzeyine ulaşmamış veya ulaştırılamamış bir bilgi eyleme dönüşmüyor. Bir bilginin eyleme dönüşebilmesi için de sahip olunan kavramın içselleştirilmesi ve kişiliğe dönüştürülmesi gerekiyor. Bu nedenle bir insan, Müslüman kişiliğine ulaşmadan sadece Müslüman kimliğine sahip olmakla çoğu kere ahlaklı ve dürüst olamıyor veya dürüst kalamıyor.
Daha açık bir ifade ile bilgisini, ancak bilinçli bir kişiliğe dönüştürebilen Müslüman, imanını eyleme dönüştürme imkanına sahip olabiliyor. Bir diğer deyişle dürüst olmayan insanın temel sorunu, ahiret inancına sahip olmayışı değil; ahiret inancını bilinç düzeyine ulaştıramamış ve bu inancını iradeli bir davranışa ve ahlâkî sorumluluğa dönüştürememiş olmasıdır. Dahası Yüce Yaratıcının fıtratına koyduğu cüz’î iradesini, kötülüğe kullanmada bir sakınca görmeyişi ve “Nasıl olsa tövbe ederim” düşüncesine de sahip oluşudur.
Bu da bir anlamda “Müslüman olduğunu söylediği halde neden bazı kişiler dürüst olamıyorlar?” sorusunun da bir cevabıdır. Bu nedenle inancını, kişilik Müslümanlığına dönüştürememiş bir kimliğin, insanı bilinçli eylemlere gereği gibi sevk edemediğini göstermektedir. Bu durumda Müslüman, ahirete inandığını söylese de çıkarları söz konusu olduğunda, inancını değil de menfaatini tercih edebilmektedir.
Nitekim Kur’an’ın bu konuda “Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görür; kim zerre kadar şer yapmışsa onu da görür” [3] sözüyle insanları uyardığı; onlara sorumluluğunu ve bir gün yaptıklarının hesabını vereceklerini hatırlattığı ve onlardan bu bilinçle hareket etmelerini istediği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu bilince sahip insanlarda ahiret inancının etkili olduğu görülmektedir. Bu nedenle zerre miktarı da olsa bir gün yaptıklarının hesabını verme inancı, insanı kötülüklerden alıkoymaktadır. Çünkü bu bilince sahip insan, imanın yalnızca zihinsel bir kabulden ibaret olmadığını, aynı zamanda hayata yansıyan ve yansıtılması gereken bir davranış ve varoluş biçimi olduğunu idrak ediyor ve buna göre davranışlarını ayarlıyor. Bu bilince ve Kur’an kültürüne sahip olan insan, ahlâk üretmeyen imanın, Kur’an terminolojisinde problemli bir iman türü olarak görüldüğünü ve “İman henüz kalplerinize girmedi.” [4] ve “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata yönel.” [5] ayetlerinin de bu konuyla ilişkili olduğunun farkında oluyor. Nitekim Hz. Peygamber’in iman-ahlak ilişkisini ifade eden “Hayâ, imandandır.” [6] Ve “Ahde vefa, imandandır.” [7] Sözleri de bu konuya bir açıklık getiriyor.
Onun şu sözleri de ayrıca bize önemli mesajlar veriyor: “Müminlerin iman bakımından en olgunu, ahlakı en güzel olanıdır.” [8] “Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların selâmette olduğu kimsedir. Mümin de insanların canları ve malları konusunda kendisinden emin olduğu kimsedir.” [9]; “Sizden biri, kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe gerçek iman etmiş olamaz.” [10] ;“Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle bunu onaylamasın/ buğz etsin ki bu imanın en zayıf derecesidir.” [11] ; “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse, komşusuna eziyet etmesin; Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin; Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya hayır söylesin ya da sussun.” [12] .
Bu hadislerden de imanın sadece bir sözden ibaret olmadığını, aynı zamanda davranışlara da yansıtılması gerektiğini ve böyle bir davranışla imanın olgunlaşabileceğini anlıyoruz. Nitekim imanı olgunlaşmış kişilerin, hem insanlar arasında hem de kimsenin olmadığı ve görmediği yerlerde, onları doğru iş yapmaya, yaptığı işi doğru yapmaya ve dürüst olmaya sevk ettiğini görüyoruz.
Ahirete inanmadığı halde dürüst olan insanların ise bu dürüstlüğünün fıtrî yetiler, vicdan, şartlar, fayda ve sosyal denetimle doğrudan ilişkili olduğu ve bu olgunun da insanın, “fıtrat üzere yaratıldığı” [13] ayeti ile de tam bir uyum içinde bulunduğunu; dolayısıyla dürüstlüğün sadece inanca bağlı bir davranış olmadığını, aynı zamanda insanın fıtrî yetilerine ve vicdanına da bağlı olduğunu gösteriyor. Nitekim ahirete inanmayan insanların, sahip olduğu fıtrî yetileriyle dürüstlüğün bireysel ve toplumsal fayda sağladığını fark ettiği ve bu nedenle de dürüst olmayı tercih ettikleri biliniyor. Bu da dürüstlüğün sadece ilkesel değil, aynı zamanda dünyevî sonuçlara dayanan rasyonel bir zemine de sahip olduğunu ve insanın kişiliği ile doğrudan ilişkili bulunduğuna da işaret ediyor. Burada belirleyici olan, insanın dürüst olmayı, ahlâkî zeminde içselleştirip içselleştirememesidir. İçselleştirebilenler, dürüst oluyor ve dürüst kalıyor; içselleştiremeyenler ise bundan mahrum oluyor.
Sonuç olarak Müslümanın dürüst olamamasının nedeni ahirete inanmaması değil, bu inancını içselleştirip hayatının merkezine taşıyamaması; bir yaşam bilincine ve bir hayat felsefesine dönüştürememiş olmasıdır. Zira ahiret inancı, bir insanda sadece bilgi düzeyinde kaldığı sürece onda sorumluluk duygusu ve hesap verme bilincinin gelişmediği; dolayısıyla bilgi düzeyinde kalan bu inancın da onun davranışlarına yansımadığı görülmektedir. Nitekim bilinç düzeyine ulaşmamış böyle bir inancın, güç, çıkar veya statü ile çatıştığında çoğu kere etkili olamadığı; buna karşılık bilinç düzeyine ulaşmış imanın ise insanı derinden etkilediği ve onu kötülüklere karşı koruduğu ve onu daima dürüst olmaya sevk ettiği müşahede edilmektedir. Nitekim “Ey Peygamber!) Bedevîler; “İnandık” diyorlar.⁶ De ki: “Siz (henüz) inanmadınız, fakat (zahiren) ‘teslim/Müslüman olduk’ deyiniz. Çünkü iman henüz kalplerinize yerleşmedi” [14] ayetinden Bedevîlere olduğu kadar, bize de bir mesaj verdiğini anlıyoruz.
[7] Hâkim, Müstedrek, I,/20.