“Bu nasıl bir ülke arkadaş?”
İnsan bazen gördüğü bir manzara karşısında hayranlıktan değil, mahcubiyetten susakalıyor. Çünkü bazı ülkeler size sadece başka bir coğrafyayı değil, kaybettiğiniz kendinizi de gösteriyor.
Günlerdir aynı şaşkınlığı yaşıyorum.
Sokaklarda kadınları geçtim, erkekler bile yürürken sigara içmiyor. Ortalıkta çer çöp namına bir şey yok. İnsan, temizliğin yalnız belediye işi değil, vicdan işi olduğunu yeniden fark ediyor.
Alışveriş yapıyorsunuz; ne alıcının aldatılma korkusu var ne satıcının aldatma niyeti… Güven, hayatın tabii parçası hâline gelmiş. Belki de ekonomik huzurun temelinde sadece para değil, ahlâk vardır diye düşünmeden edemiyor insan.
Piknik alanlarına gidiyorsunuz. İnsanlar sofralarını kuruyor, gezinin tadını çıkarıyor; sonra bütün atıklarını poşetleyip alanı geldiklerinden daha temiz terk ediyorlar. Demek ki medeniyet, ardında çöp bırakmadan yaşayabilmekmiş.
Sokaklarda bağırma çağırma yok. İnsanı yoran, tedirgin eden hiçbir taşkınlık emaresi yok. Kimse telefonla etrafı rahatsız edecek şekilde konuşmuyor. Daha da ilginci, insanlar birbirlerinin hayat alanına müdahale etmiyor. Herkesin içinde sessiz bir terbiye dolaşıyor sanki.
Sigortasız, kayıtsız araçlar şehir içinde keyfi, başıboş cirit atmıyor. Yaya geçidine geldiğiniz anda araçlar duruyor. Çünkü insan, trafikte bile önce insan olarak görülüyor. Kuralsızlığın maharet sayıldığı yerlerden gelen biri için bu manzara şaşkınlık verici oluyor.
Okullarda öğrenciler derse girerken de çıkarken de ortalığı gürültüye boğmuyor. Kız ve erkek öğrenciler arasında ölçüsüzlük, laubalilik yok. Saygı, sadece ders kitaplarında yazan bir kavram olarak kalmamış.
Yaşlı insanlar yalnız değil. Evlatlarıyla, torunlarıyla, yakınlarıyla birlikte yaşıyorlar. Modern hayatın “özgürlük” adına ürettiği yalnızlık burada henüz insanı yutmamış.
Evler büyük değil ama huzurlu. İnsanlar gösterişten uzak. Kanaatkârlık hâlâ ayakta... Sanki hayatın amacı başkalarına görünmek değil; insanca yaşayabilmek.
Gençler arasında kör bir diploma yarışı da göze çarpmıyor. Çünkü hayatın değeri yalnızca makamla, unvanla ölçülmüyor. İnsan olmanın, bir meslek sahibi olmaktan daha büyük bir anlam taşıdığı hissediliyor.
Otobüste çocuklu kadınların ayakta bırakıldığına rastlamıyorsunuz. Şehirlerde gecenin ilerleyen saatlerinde bir kadın tek başına güvenle sokakta yürüyebiliyor. Kadına öncelik vermek burada slogan değil, davranış hâline dönüşmüş.
İnsan, güvenliğin sadece kamera, polis ya da tedbir meselesi olmadığını; asıl olarak toplumun vicdanıyla ilgili olduğunu düşünüyor.
Milletin gündeminin ilk sırasında siyaset ve siyasetçi yok. İnsanlar hem şehitlerine hem devletlerine karşı güçlü bir aidiyet duygusu taşıyor. Yöneticilerine karşı asla öfke dili değil, daha sakin bir bağlılık hakim.
İnsanlar eleştiri, gerilim ve kötüleme dili kullanmaktan kaçınıyor. İlişkiler sıcak, samimi ve içten bir muhabbet iklimi içinde gelişiyor. Sanki tartışmaktan çok birbirini anlamayı tercih ediyorlar.
Televizyon yayınları bile ölçülü ve seviyeli. Gürültü, tahrik ve hoyratlık yerine ailece izlenebilecek bir sadelik ve denge göze çarpıyor.
Belki de insanın içini en çok titreten şey şu:
Yabancı olduğunuzu fark ettiklerinde dönüp size içtenlikle,
“Qardaş, konak mısın? Kalacak yerin var mı?” diye soruyorlar.
Çünkü bu coğrafyada misafir hâlâ Tanrı emaneti sayılıyor.
Bütün bunları görünce insanın aklına aynı soru geliyor:
Biz neyi kaybettik?
Çünkü anlatılanlar aslında olağanüstü şeyler değil. Bir toplumun normal hâli olması gereken davranışlar… Fakat biz, normal olanı kaybettikçe; gürültüyü hayat, hoyratlığı özgürlük, bencilliği modernlik sanmaya başladık.
Evet, istisnalar mutlaka vardır. Kusursuz toplum da yoktur. Fakat günlerdir gördüğüm manzara şunu düşündürüyor bana:
Bazı milletler modernleşirken ruhlarını korumayı başarabiliyor. Bazıları ise büyürken küçülüyor.
Can Azerbaycan’da gördüğüm şey tam da buydu:
Kaybettiğimiz birçok insani vasfın hâlâ canlı biçimde yaşanıyor olması…
16.05.2026
İdris DOĞAN