GERÇEK DİNDARLIK: ŞEKİL İLE ÖZÜ BİRLİKTE YAŞAMAK
MAKALE
Paylaş
12.07.2026 17:14
1.398 okunma
Prof. Dr. Celal Kırca

Dindarlık, genel hatlarıyla “insanın Allah’a inanma, O’na bağlanma ve dinin inanç, ibadet, ahlâk ve hukukla ilgili ilkelerini benimseyerek bunları günlük hayatına yansıtma çabası” olarak tanımlanıyor. Fakat bu tanıma uygun bir dinî hayatın ise çoğu zaman gerçekleşmediği; zira bazı dinî uygulamalarda kimi insanların, daha ziyade dinin şekil ve sembollerine ağırlık veren bir anlayışa; kimi insanların da dinin özünü oluşturan ahlâkî değerleri merkeze alan bir görüşe sahip oldukları ve bunun da doğru ve sağlıklı bir dindarlık anlayışının oluşmasına ve gelişmesine katkı yapmadığı biliniyor. Dolayısıyla da doğru ve sağlıklı bir dindarlık anlayışının oluşması ve gelişmesi için dinin hem şekline hem de özüne aynı ölçüde önem verilmesi ve yaşanması icap ediyor.

Zira şekle daha çok önem veren bir dindarlık anlayışında ibadetlerin şekli, kıyafetler, bazı geleneksel uygulamalar ve dinî davranışların ön plana çıktığı; buna karşılık dinin ruhu, özü ve amacı olan ahlâkî boyutun ise çoğu zaman ikinci planda kaldığı görülmektedir.  Bu dindarlık anlayışında olan insan, bu tarz bir uygulama ile dinî görevlerini yerine getirdiğini düşünmekte; ancak bu görevlerin kişiliğinde ve davranışlarında ne ölçüde bir değişim meydana getirdiğini ise düşünmemektedir.

Nitekim bu anlayışta; namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek ve dinî sembollere sıkı sıkıya bağlılık göstermek önem arz etse de bu ibadetlerin insana kazandıracağı dürüstlük, adalet, merhamet ve kul hakkına riayet etme gibi dinî davranışlar fazla da bir önem arz etmemektedir.  Diğer bir ifade ile bu anlayışta görüntü ve kimliğin, öne çıktığı, buna karşılık ahlâkî ilkelerin ve kuralların arka planda kaldığı, dolayısıyla da ibadetlerdeki asıl amacın insanı takvaya ve ahlâkî olgunluğa ulaştırmak olduğu gerçeğinin fazla da dikkate alınmadığını göstermektedir.  

Mevlana’ya bir gün birisi gelir ve ona Hz. Peygamberin kuşağının olup olmadığını, varsa nasıl olduğunu, kaç arşın uzunlukta ve hangi renkte olduğunu sorar. Mevlâna; “Bunu bilmekle ne yapacaksın, eline ne geçecek, Hz. Peygamber kuşak kullanırdı, kullanmazdı veya vardı, yoktu, bunu bilmek sana ne fayda verecek?”, diye sorar. O da şöyle cevaplar: “Sakalım onun sakalı gibi oldu, sarığım da O’nun sarığına benzedi, hatta ayaklarımda çöl ayakkabısı var, Konya toprağında çöl terliği ile geziyorum. Elbisem de onunkine benzedi, geriye acaba Hz. Peygamber kuşak kullanıyor muydu, kullanmıyor muydu meselesi kaldı. Bunu da kimse cevaplayamadı. Onun için sana geldim. Ben O’na benzemek istiyorum”, der. Mevlâna ona cevap olarak, “Sen bu kafa ile benzesen benzesen ancak Ebu Cehil’e benzersin”, dedikten sonra şöyle devam eder: “Dış görünüş ve kıyafet itibariyle Hz. Peygamberle Ebu Cehil arasında bir fark yoktur. Fark surette değil, siretlerdedir. Sende Hz. Peygamberin şekil ve kıyafetinden nelerin olduğu değil, Hz. Peygamberin ahlakından, dürüstlüğünden, hoşgörü ve insanlığından ne var onu söyle. O’na ancak öyle benzersin” [1]  der.

Bu anekdotun bize verdiği mesaj ise dinin özünden ve ruhundan kopmamak; dindar görüneceğiz diye gösterişe kapılmamak ve aydın desinler diye de dinden taviz vermemektir. Çünkü insanı suç ve günah işlemekten alıkoyan ve değerli yapan şey, onun sahip olduğu Müslüman kimliği değil, Müslüman kişiliğidir. Bu da ancak ibadetlerin sadece şekline önem vermekle değil, aynı zamanda onun ruhunu ve özünü oluşturan “takva/kötülüklerden ve günahlardan korunma bilinci” ile elde edilmektedir.

Ahlâk merkezli dindarlık, dinin özünü ve amacını ahlâkî değerlerde gören bir anlayıştır.  Diğer bir ifade ile bu yaklaşım, ibadetlerdeki asıl amacın insanın dürüst, adaletli, merhametli, erdemli kısaca takva sahibi olmasını sağlamak olduğu düşüncesine dayanır. Bu nedenle ahlâk merkezli dindarlık, insandan Allah ile olan ilişkisini sadece ibadetlere tahsis etmemesini; aynı zamanda insanlarla ve toplumla olan ilişkisini de ahlâkî zemine dayandırmasını istemekte ve gerçek dindarlığın ancak bu şekilde inşa edilebilineceğini öngörmektedir. Zira bu anlayışta ibadet ettiği halde insanlara zulmeden, kul hakkı yiyen, yalan söyleyen veya haksızlık yapan bir kişinin dindarlığında takvalı bir duruşun ve davranışın olmadığı ve bunun da bir noksanlık olduğu düşüncesi, hâkim bir görüş olarak yaşıyor.

Burada dikkate alınması gereken önemli bir nokta bulunuyor. Bu da ibadetlerin şekli ile özünü teşkil eden ahlâkî davranışların birbirine karşıtmış gibi algılanmamasıdır. Çünkü din ne sadece ibadetlerden ve ne de sadece ahlâktan müteşekkil bir kurumdur. Bilakis ibadetler ve ahlak bu kurumun dört ana unsurundan ikisidir. Diğer ikisi ise iman ve hukuktur. Ahlak, bireyin vicdanını korurken, hukuk da toplumsal düzeni korumaktadır. Bu nedenle nasıl insanın, aktif olabilmesi için hem bir bedene, hem de bir ruha ihtiyacı varsa; toplum hayatında da ibadet ve ahlak birlikteliğine de ihtiyaç vardır. Nasıl ki bedenden yoksun bir ruh veya ruhtan yoksun bir beden işlevsel olamıyorsa; ibadetsiz bir ahlak veya ahlaksız bir ibadet de işlevsel olamamaktadır. Bu nedenle Kur’an, ibadetlerdeki temel amacın, “takva”ya ulaşmayı, yani insanı kötülüklerden uzaklaştıran ahlâkî sorumluluğu, hedef olarak göstermektedir. Dolayısıyla ibadetlerin şekli kadar, onun ruhunu ve özünü oluşturan ahlak da önem arz etmektedir.

Ne var ki bu bilgiden ve bilinçten yoksun pek çok insanın, çoğu zaman dinin özünü temsil eden ahlaka gereken önemi vermediği, daha ziyade ibadetlerin görünür taraflarına odaklandıkları görülüyor. Bu da tabiî olarak insanı gösterişçi bir dindarlık anlayışına götürüyor. Bunun sebepleri arasında şekil ve sembollerin daha kolay fark edilmesi, buna  karşılık  ahlâkî davranışların  o kadar kolay  ölçülememesi bu  konuda bir  zorluğun    da bulunduğunu gösteriyor. Nitekim bir kişinin, nasıl giyindiği veya hangi ibadetleri yaptığı kolayca görülürken, onun ne kadar dürüst, adaletli veya merhametli olduğunu anlamak, o kadar kolay olmuyor.  Zira  bu gerçeği insanların anlaması için uzun bir sürenin de geçmesi gerekiyor.  Bu nedenle bazı toplumlarda grup aidiyetini gösteren sembollere önem verilmesi, şekilci dindarlık anlayışına katkı sunarken, ahlak merkezli dindarlık anlayışının  oluşmasına  ve gelişmesine ise önemli bir katkı sunmuyor. Dolayısıyla da dürüstlüğün yaygın olduğu bir toplumda güvenin arttığı; adaletin hâkim olduğu bir toplumda huzurun sağlandığı; merhametin ve yardımlaşmanın geliştiği toplumda ise sosyal dayanışmanın kuvvetlendiği gerçeği dikkatlerden kaçıyor.

Nitekim dinî sembollerin yoğun olduğu, fakat ahlâkî ilkelerin zayıfladığı toplumlarda dinin temsil gücü zarar görmekte, zira insanların din adına söylenenlerle din adına yapılanlar arasındaki çelişkileri gördüklerinde dine karşı güven kaybı yaşamaktadırlar.  Dolayısıyla dinin toplumdaki itibarı da önemli ölçüde onu temsil eden veya ettiğini söyleyen insanların ahlâkî davranışlarına bağlı bulunmaktadır. Diğer bir ifade ile şekilci dindarlık ile ahlâk merkezli dindarlık arasındaki bu ayırımın, şekilci dindarlığın daha çok dış görünüşe ve biçimselliğe; ahlâk merkezli dindarlığın ise anlam ve amaca yöneldiğini göstermektedir.

Dolayısıyla böyle bir ayırım, doğru ve sağlıklı bir görünüm arz etmemektedir.  Bu nedenle doğru ve sağlıklı bir dindarlık, ne şekli, ne de  dinin özünü ihmal eden bir anlayıştır. Gerçek dindarlık, ibadetlerle ahlâkı, şekille özü, görünüşle karakteri birlikte yaşatabilmektir. Nitekim namazın dürüstlüğe, orucun sabra, zekâtın paylaşmaya, haccın kardeşliğe dönüşmediği bir toplumda dinin hedeflediği ahlâkî olgunluk tam olarak gerçekleşmemiş demektir. Bu sebeple dindarlığın değeri, sadece bir insanın ne kadar ibadet yaptığıyla değil; aynı zamanda ibadetlerin onun karakterine, davranışlarına ve insanlarla olan ilişkilerine ne ölçüde yansıdığı ile de alakalıdır. Nitekim Hz. Peygamber’in, “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” [2] sözü ile, Hz. Aişe’nin “ Onun ( Peygamberin) ahlakı, Kur’an’dı.” [3] demesi de bunu ifade etmektedir.

Sonuç olarak gerçek dindarlık, ne sadece şekil ve sembollere indirgenebilecek bir görünüş meselesidir ne de ibadetleri ihmal eden soyut bir ahlâk anlayışıdır. Gerçek dindarlık; iman, ibadet, ahlâk ve hukukun bir bütün hâlinde yaşanmasıyla ortaya çıkan bir hayat tarzıdır. İbadetlerin temel amacı, insanı daha dürüst, daha adaletli, daha merhametli ve daha sorumlu bir kişiliğe dönüştürmektir. Bu dönüşüm gerçekleşmediğinde ibadetler, hedeflediği ahlâkî sonucu tam anlamıyla meydana getirememektedir.

Bu sebeple dindarlığın değeri, sadece yapılan ibadetlerin çokluğuyla değil, bu ibadetlerin insanın karakterine, davranışlarına ve toplumsal ilişkilerine ne ölçüde yansıdığıyla da ölçülmelidir. Çünkü dinin birey ve toplum hayatında güven, adalet ve huzurun kaynağı olabilmesi; şekil ile özün, ibadet ile ahlâkın, görünüş ile şahsiyetin birlikte yaşanmasına bağlıdır. Bu nedenle sahih ve sağlıklı bir dindarlık anlayışı, dinin hem zahirini hem de özünü koruyan; insanı Allah’a yaklaştırırken aynı zamanda insanlara karşı daha erdemli, daha adaletli ve daha ahlâklı kılan bir dindarlık anlayışıdır.


[1] İsmail Yakıt, Hz. Peygamber’i Anlamak, İstanbul, 2003, s. 41-42.

[2] Muvatta’, Hüsnü’l-Huluk, 8.

[3] Müslim, Müsâfirîn, 139.

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya