Necmettin Özdemir’in “İbrahim’den Abraham’a: İlahi Sözleşmeden Ahlaki Kopuş” başlıklı yazısında, İbrahim adının İsrail ve ABD tarafından istismar anlamında kullanıldığı, Kur’an-ı Kerîm’le Tevrat’ta anlatılan "İbrahimî Ahit"le bugün Türk ve İslam dünyasına dayatılmaya çalışılan Abraham Anlaşmalarının (Abraham Accords) aynı şey olmadığı isabetle ortaya konmuştu. Onun için burada da İbrahim değil “Abraham Anlaşmaları” denilecektir.
Bilindiği üzere bu anlaşma, Miladi takvime göre 15 Eylül 2020'de (Hicri 27 Muharrem 1442, Yahudi takvimine göre 26 Elul 5780), ABD Başkanı Donald J. Trump gözetim ve imzası altında Washington’da yapıldı. Diğer imzalar, İsrail adına Başbakan Benjamin Netanyahu, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) adına: Dışişleri ve Uluslararası İş birliği Bakanı Abdullah bin Zayed Al Nahyan tarafından atıldı. İngiliz Kraliyet Akademisi mezunu BAE lideri, İngiltere, ABD ve İsrail doğrultusunda kusursuz denebilecek mükemmellikte hizmetlerini sürdürüyordu. Abraham Anlaşmaları, üç dilde Arapça, İngilizce ve İbranice yazıldı. “Tüm metinler eşit derecede orijinal” hazırlandı. Ama anlaşmada yorum farklılığı olursa, İngilizce metin geçerli olacaktı.
İlk çekirdek kadrodan sonra Abraham Anlaşmalarına katılanlar artırıldı, etki alanı büyütüldü. Katılanlar arasında, 1956’da Fransa ve İspanya hakimiyetinden görünürde kurtularak bağımsız olan Fas krallığı, başta geliyordu. Şii yönelişi yanında “İsrail’in stratejik ortağı” olan Fas Krallığının tutumu, ekseriyeti Müslüman bir halkın yönetimi olarak kabul edilebilir durum değildi. Bu koroya, dünyanın namlı katliamcısı Netanyahu’nun abisinin heykelini ülkesine diken Uganda da katıldı. Ardından Kazakistan’ın girmesi garipti.
Yalnız bu anlaşmaya ABD’nin katılmasını en çok istediği devletlerden biri, Suudi Arabistan’dı. Körfez ülkeleriyle birlikte ABD korumasında olan Arabistan, son yıllarda Yahudilerin “Amca çocukları” olduğunu keşfetmişti. Kültürel değişim yönelişleri, güvenlikle ilgili konularda hatta ders kitaplarının hazırlanmasında İsrail şirketlerinden hizmet alması, Abraham Anlaşmaları açısından olumlu gelişmelerdi. Ama nedense Suud yönetimi, bu anlaşmaya katılma konusunda ayak sürüyordu. Çünkü Trump, bir Körfez turuyla, “Sizi koruyorum. Milyar dolar cinsinden karşılığını ödeyin” diye haraca bağlasa, korumazsam tahtta oturamazsınız diyerek millî onuru yerle yeksan etse de imza atılmadı. Akıtılan milyar dolarlar, Amerika’nın büyüyen açıklarını kapama konusunda yararlı oldu. Ama altı yıla yakın zaman geçtiği halde sonuç elde edilemedi. Onun için ABD, Suud yönetimini daha güçlü uyarılarla Abraham Sözleşmelerine katılmaya zorladı. Mekke Anlaşmasının ilanından hemen 15 gün önceki zorlama çok açıktı.
ABD, nükleer programı yüzünden İran’la savaşmaya devam ederken Suudi Arabistan'a, “sivil nükleer program desteği verilmesini ve uranyum zenginleştirebilecek faaliyetlerinin önünün açılmasını” öngören anlaşmayı yaptı. Fakat, “yalnızca sivil amaçlı nükleer faaliyetler” yapılacak bunun dışında “herhangi bir uranyum zenginleştirme söz konusu olmayacaktı”. ABD Enerji Bakanlığı ile Suudi Arabistan arasında varılan mutabakatın onaylanması tek şarta bağlandı. Trump, onu şöyle açıkladı: “Anlaşma onaylanacak, ancak (bu durum) Suudi Arabistan'ın çok saygın ve başarılı İbrahim Anlaşmalarına katılmasına bağlı.”[1]
Bu sırada, İsrail’in başlattığı İran saldırılarını ABD sürdürüyordu. Abraham Anlaşmalarına katılma şartlı nükleer vaade rağmen gelişmeler, Körfez ülkeleriyle birlikte Suudi Arabistan’ı silkeledi. Çünkü ABD güvenlik şemsiyesi, çok pahalı ama bir işe yaramıyordu. Böyle giderse, koltukları koruma vaatleri de bir işe yaramayacak görünüyordu. İran’ın, İsrail’in istikrarsızlaştırdığı coğrafyada ABD’ye güvenin beyhude olduğu görüldü. Rusya, Ukrayna çıkmazındaydı. Avrupa Birliği, kendini koruma konusunda acziyete düşmüştü. Üstelik AB, ABD’nin sırtından yük atma tutumu üzerine Türkiye ile bağlar kurma çabası içine girmişti.
Genel atmosfer, gözleri Türkiye’ye çeviriyordu. Türkiye, savunma sanayiinde önemli ataklar gerçekleştiren bir ülke idi. Üstelik, son yıllarda dahil olduğu istikrar koruma, ülke bütünlüğünü sağlama tarzındaki ilişkilerde başarılar elde etmişti. Libya’yı parçalayan, ABD-Rus-AB ülkeleri destekli General Hafter, Türkiye’nin yanında yer aldığı merkezi hükümet karşısında ilerleyemediği gibi geri adımlar atmak zorunda kalmıştı. Üstelik Türkiye, Libya ile İsrail-Yunanistan-Mısır koalisyonu karşısında Mavi Vatan konusunda da başarılı idi. BAE başta olmak üzere Körfez ülkelerinin yüklendiği Katar’ı ezme operasyonunda, Türkiye’nin yanında durduğu Katar, başarılı olmuştu. Otuz yıldır süren Ermenistan’ın Karabağ işgali, İran dahil Ermenistan’a destek veren güçlerin değil, Türkiye’nin yanında yer aldığı Azerbaycan’ın zaferiyle sonuçlanmıştı. Benzeri bir durum Pakistan’la savaşa giren dünyanın en kalabalık ülkesi Hindistan’ın Türkiye’nin açıktan yanında durduğu Pakistan tarafından kazanılmasında görüldü. Kangren bir yaraya dönüşen Fransa temelli Beşşar Esed yönetiminin Rusya, İsrail destekli Suriye’yi parçalayıp mahveden politikaları, Türkiye’nin yanında durduğu Şara liderliğindeki hareket tarafından sonuca bağlandı. Beşşar, uyuşturucu, kan kazancı uçaklar dolusu kirli altın ve paralarıyla birlikte Rusya’ya sığınsa da Suriye adaletinin idama mahkûm ettiği bir “lanetlik” olmaktan öteye gidemedi. Üstelik ülkeyi parçalara bölen aparatlardan Suriye içindeki, İran, ABD-İsrail maşası örgütler, Türkiye’deki terörü bitirme eylemiyle paralel olarak sönmek zorunda kaldı. İsrail, ABD ve müttefiklerinin maşaları, vekalet savaşı veren Orta Doğu’nun kanserli hücreleri, birer birer kenara çekildi. Türkiye’nin “Kızılelma” diyerek şehadete yürüyen Mehmetlerinin yıllarca süren Suriye, Irak operasyonları, kitlelere acımasızca yer değiştirten, milyonların kanına girenlere diz çöktürmüştü. Bu sırada Müslüman kanından beslenen İran’ın mezhepçi yayılmacılığı da sabır ve metanetli tutumla boşa çıkarıldı. Mazlum gönüller kazanıldı. Bitmez sanılan sorunların ötesindeki istikrar gelmeye başladı. İhtilal günlerindeki Ahmet Şara ile MİT Başkanı’nın Şam gezileri, Emeviye Camiindeki namaz, Kasyun Dağındaki sembolik çay, kargaşadan aydınlığa yürüyüşün sembolik göstergeleriydi. Yalnız İsrail’in durdurulamaz gözüken katliamları devam ediyordu. Öldürülen masumlar, bebekler, kadınlar on binlerle ifade ediliyordu. Ama Filistinliler ölüyor, pes etmiyordu. Bu İsrail için yolun sonunun gözükmesi demekti.
İşte son on yıldan bir kesit gibi sunulmaya çalışılan gelişmelerin tavan noktası Mekke Anlaşması oldu. AB’nin 27 devletten oluşan para, parlamento, anayasa, askeri güç gibi noktalardaki birlikten güç aldığı açıktı. İngiltere’nin milletler topluluğu, İspanya, Fransa’nın aynı dili konuşan toplulukları vardı. Çin, komünizm şemsiyesi altında bir birleşik despotik krallık kurmuştu. Rusya Birleşik Devletler Topluluğu idi. Bütün güç birliktelikleri gerçekleştirilirken İslam aleminin, Türk dünyasının sembolik kuruluşlar dışında sömürüye açık alanlar olması, vaziyetteki vahameti gösteriyordu. Türkiye’nin Tanzimat’tan itibaren kapılandığı batı rüyasından uyanması, İslam ülkelerinin celladına aşıklıktan kurtulması zamanı çoktan geçmişti. İsrail’in bitmek bilmeyen saldırıları, ırkçı-şımarık fanatizminin 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı’na çarpması, yeni bir milat oluşturdu. ABD, İngiltere, Almanya gibi Siyonizmin İslam’ın merkezinde habis bir ur gibi yayılmacı devlet olmasını sağlayan güçler, zulmü bütün kuvvetleriyle beslemeye devam etme utancının sahibi oldular. İnsanlık vicdanındaki bu leke, Müslümanlar üzerinde de etkili oldu. “Allah bize yeter” diyen mazlumlar, ölerek kazanmaya başladılar.
Mekke Anlaşması bu yönden bir diriliş muştusu gibi algılanıp değerlendirilebilir. Yalnız yolun düz ve açık olmadığı bilinmeli. Karşı oyuncuların, plan ve tertiplerinin sürekli yolu yürünmez hale getirmek için engel çıkartacakları göz önünde tutulmalı. Mesela, anlaşmadan hemen 11 gün önce İran’ın Yemen’de, Suudi Arabistan’a ait bir Bayraktar Akıncı insansız hava aracını düşürdüğü haberi bunlardan biridir. İddiaya göre bu düşürme işini, İran’ın mezhepçi politikalarının Yemen’deki aleti Husiler gerçekleştirmişti. Bu doğrulanmamış bilginin, anlaşmanın yapılmasına etkisi var mıdır? İran’ın genel yapısı ve politikalarını bilmeyenler için bu haber dikkate alınabilir. Ama onlarca yıldır, Yemen, Lübnan ve Suriye’de Nusayri yönetimle bir olarak Hizbullah üstünden Müslüman kıyımını hatırlayanlar için benzeri politikanın Yemen’de sürdürülmesi, doğru yolda yürümeye engel değildi. Yapılması gerekenler, bir an önce ortaya konmalıydı.
Onun için “Mekke İttifakı”, “Mekke Paktı” da denilen 7 Ağustos 2026 tarihli anlaşma; İslam dünyasında önde gelen üç ülke Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan tarafından “savunma anlaşması” olarak imzalandı. Anlaşmanın Kabe’nin hemen yanı başındaki Safa Sarayı’nda yapılması, aynı sarayın Kabe’yi gören kısmında liderlerin Cuma namazı kılması sembolik yönden değerliydi. Anlaşma İslam dünyasında birliğin en temel yerine vurgu yapılarak açıklandı. Anlaşma metinlerinin üç lider elinde gözüktüğü kare ile Kabe’ye dönük ibadet fotoğrafları, birbirini tamamlıyordu. Tevhide gönderme yüksekti. Birliğe vurgu caydırıcı idi.
Mekke Anlaşmasının en öne çıkan maddesi, “bir devlete yapılan saldırı her üç devlete yapılmış sayılacak” hükmüdür. Bu madde, bir devlete saldırmak isteyenin üç defa düşünmesini gerektirmektedir. Birlik, saldırıyı değil savunmayı esas almaktadır. Anlaşmanın, “hiçbir ülkeyi hedef almadığı”, “bölgesel ortaklık olarak Türkiye’nin NATO üyeliğine alternatif olmadığı”, “BM Şartı’nın 51’inci maddesinde tanımlanan savunma hakkını teyit” ettiği öncelikle vurgulandı. Bunlar, savunma anlaşmasının “savunulmasına” dönük ifadelerdi. Güzergâh açmaya dönüktü. Anlaşmayı gerekli hale getiren nedenler yorumlara yansıdı. Onların verilmesi gerekmektedir. Bunlardan ilki, Orta Doğu’nun büyüyen güvenlik krizidir. Gazze Savaşı, İran’a İsrail saldırılarıyla başlayan ABD-İran Savaşı, Körfez saldırıları, Yemen çatışmaları. Yakın çevrede nerede duracağı belirsiz saldırılar, üç ülkeyi yeni güvenlik mekanizmaları oluşturmaya yöneltti. İkincisi, İsrail’in kural, sınır tanımayan askeri faaliyetleri ve bölgedeki tehdit algısı idi. Bu durum yalnız bölgeye değil, dünya barışına bir tehditti. Üçüncüsü, İran destekli grupların Suudi Arabistan’la Körfez ülkelerine karşı geliştirdiği gerilimdir. Enerji tesisleri, limanlar, kritik altyapılara saldırılar karşısında kayıtsız kalınamazdı. Dördüncüsü, Enerji nakil hatlarında Basra Körfezi-Hürmüz Boğazı üzerindeki geçişlerin sadece bölge değil küresel ekonomiyi etkileyen durumudur. Bunlar, ortak savunma anlayışını gerektiriyordu. Beşincisi, ABD güvenlik yaklaşımındaki belirsizliğin bölge ülkelerini alternatif güvenlik arayışına itmesidir[2]. Anlaşmanın NATO’ya alternatif oluşturmadığının Milli Savunma Bakanlığı (MSB) tarafından da teyit edilmesi önemsenmelidir. MSB açıklaması, “somut askeri destek sağlayabilen kurumsal bir mekanizma” oluşturmaya dikkat çekiyordu: “Mekke Ortak Savunma Anlaşması, NATO'ya alternatif veya rakip bir yapı olmayıp bölgesel güvenlik ve istikrara katkı sağlayarak uluslararası güvenlik mimarisini tamamlayıcı bir mekanizma olarak değerlendirilmektedir. Nihai hedefimiz, barış döneminde etkin şekilde işleyen, muhtemel krizlere hazırlıklı ve ihtiyaç halinde somut askeri destek sağlayabilen kurumsal bir mekanizma oluşturmaktır. Bu iş birliği, ülkelerimizin güvenliğinin yanı sıra bölgesel barış, istikrar ve caydırıcılığa da önemli katkı” sağlayacaktır[3].
Üçlü anlaşma, taraf ülkeler basınında olumlu yayınlarla kamuoyuna duyuruldu. Türkiye’de verilen haberlerin benzerleri Pakistan’da da vardı. Pakistan Cumhurbaşkanı Zerdari, kendisine bilgi veren Başbakanın açıklamasından sonra, “savunma iş birliği, bölgesel barış, istikrarla Müslüman ümmetinin güvenliğinin artırılmasına ilişkin üçlü anlaşmanın etkin şekilde uygulanmasını” en iyi dilekleriyle istiyordu. Başbakan Şehbaz Şerif’le Savunma Kuvvetleri Komutanı, Kara Kuvvetleri Komutanı da “Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan arasındaki köklü kardeşlik ilişkilerini sağlam bir stratejik ortaklığa dönüştürme yönündeki çabaları” takdirle karşıladıklarını açıkladılar[4].
Mekke Anlaşması’yla ilgili açıklamalar, genelde barışı öne çıkardı. Türkiye’de yönetime yakın bir gazetenin “Barışın Teminatı”[5], manşeti bir başkasının “Bize saldırmayan hiçbir ülke hedefimiz değil”[6] açıklamaları vurgu yönünden açıktır. Üç ülke, askeri, ekonomik, nükleer kapasiteleriyle Asya’dan Afrika’ya yeni bir “barış kuşağı” oluşturacaklar. Daha net belirtmek gerekirse anlaşma; Türkiye'nin teknolojik gücünü, Pakistan'ın nükleer caydırıcılığını, Suudi Arabistan'ın finansal gücünü savunma açısından bir araya getiriyordu. Bu birliktelik, yüksek bir potansiyel oluşturabilirdi.
İsrail ve İran Anlaşmanın Neresinde?
Gerekçeler, ortaya konan hedefler gayet yerinde ve haklı gözüküyor. Yalnız ilk açıklamalardaki kimseyi ürkütmeyecek, kimseye karşı olmayan bir anlaşma için üç önemli ülke liderinin üstelik Kâbe yanında bir araya gelip ahidleşmesine ne gerek vardı, sorgulaması gelebilir. Kimsenin hedef alınmadığının vurgulanmasına rağmen anlaşma ardından rahatsızlık duyanlar, kendileri açısından açıklama yapmakta gecikmediler. Bunlar İran ve İsrail’di. Yunanistan, Hindistan’dan Çin’e rahatsızlık uzayabilir.
İsrail gazetesi The Jerusalem Post, 15 Ağustos 2026 tarihli haberinde “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” başlığını, “Yeni Hilal: Mekke Anlaşması Suudi liderliğindeki Sünni bloğun ortaya çıkmasına yol açarken, İsrail için yeni zorluklar doğuruyor” şeklinde verdi[7]. Burada Yahudi aklı, doğrudan İslam birliği değil, “Sünni blok” derken İran’a mesajını veriyordu. Ardından bu ortaklığın İsrail için engel oluşturduğunu vurgulamayı ihmal etmiyordu. İslam dünyasındaki faydalı bütün gelişmeleri, İsrail ve Siyonizm açısından değerlendirmeye çalışanlar için bu bakış, gayet yerinde ve anlaşılabilir bir yaklaşımdır.
Mekke Anlaşmasının yapıldığı gün, İran’dan aceleye gelmiş bir açıklama yayıldı. Açıklama, İran İslami Şura Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsüne aitti. Sözcü İbrahim Rızai, Mekke Anlaşması'na tepkiliydi: “Suudiler, Türkiye ve Pakistan ile yapılan kâğıt üzerindeki bir anlaşmanın kendilerine güvenlik getirmeyeceğini bilmelidir. ..Yıllarca Amerikalılara tek taraflı kaynak aktarmanın, sağmal inek muamelesi görmenin güvenlik getirmediği gibi. Başkalarından güvenlik dilenmek zorunda kalmamak için politikalarınızı düzeltin” diyordu[8].
Verilen 7 Ağustos 2026 tarihli acele açıklama, iyi düşünülüp tasarlanmadan yapılmış, tehdit içeren düz bir demeçti. Öyle olduğu için Anadolu’da “karın ağrısı” denilen iç yapıyı açık eden bir söylemdi. Önemli olan halkı İslam dünyasının önemli bir parçası olan İran’ın resmi bakışında idi. İran Dışişleri Bakanlığı (Vüzerat-ı Umur-ı Hariciye) adına yapılan açıklama, bakışı diplomatik bir dille veriyordu. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsünün vurucu cümlesi şu idi: “Aramızda derin dini, tarihi ve medeniyet bağları bulunan üç ülke Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan söz konusu olduğundan, bu anlaşmanın İran’a karşı olduğuna dair endişe duymamız için bir neden bulunmuyor.” Bunun ardından sözcü, Türkiye ve Pakistan halklarıyla İran arasındaki dostluğa kültürel bağlara dikkat çekerken Suudi Arabistan’ı atladı. Bölge ülkelerinin, ABD ve bölge dışından güçlerin güvenlik sağlama iddialarına artık güvenemeyeceklerini onun için kendi güvenliklerini sağlamada sorumluluk üstlenmek istediklerini vurgulaması diplomatçaydı[9].
İran’ın resmî açıklaması, Mekke Anlaşmasını bazı göndermelerle birlikte normal hak gören ifadeler içeriyor. Yani ülkelerin kendi güvenliğini ABD veya dışarıdan başka güçler sağlamıyor. O halde sorumluluk almak gayet yerinde, tipli bir söylem. Ama katılmaya teşne gözükmeyen bir ifade bu. Tabi Mekke Anlaşmasından rahatsız olanların Türkiye içindeki sesleri; “Türkiye, İran’la savaşa mı itiliyor” sorusunu yükselttiler. Kamuoyu oluşturup olumlu gelişmeleri önleme veya kirleterek ötekileştirmeye yönelik benzeri iç ataklar her zaman olan işlerdendi. Onun için içerideki yaban sözcülerinin artık çok tanıdık gelmesi gerekmektedir.
Mekke Anlaşması hakkında, İslam dünyası, petrol, Orta Doğu ile ilişkisi köklü olan Hristiyan Medeniyeti mensubu devletlerin ne düşündüğünü araştırmaya gerek görülmedi. Onların düşüncelerini, benzer olan İsrail ve İran üstünden okumak zor olmasa gerektir.
Bu arada Mekke Anlaşmasından bir hafta sonra Suudi Arabistan, Cidde’de “Kızıldeniz İttifakı” denen Çok Uluslu Savunma Denizcilik İttifakı (MMOC) adı verilen 39 ülkenin katıldığı operasyonel bir oluşumun kurulduğunu açıkladı. Suud Savunma Bakanlığının açıklamasına göre, ittifak komutanı Suudi Arabistan’dan, ilk dönem komutan yardımcısı Pakistan’dan atanacaktı. Türkiye’nin de katıldığı ittifak, deniz güvenliğini güçlendirecek, seyrüsefer serbestisini-deniz yolları ve boğazların güvenliğini koruyacak, uluslararası ticaretin sürekliliğini sağlayacaktı. MMDC, kurumsal yapıyı oluşturmuş, ülkelerin askeri kabiliyetlerini birleştirerek operasyonel hazırlık sürecine girmişti. 15 Ağustos 2026 tarihli basın haberi olarak aktarılan bu gelişme[10], Mekke Anlaşmasından ayrı bir Suud güvenlik arayışı mıdır, yoksa Mekke Anlaşmasının zeminini büyütecek bir deneme midir, durum zamanla anlaşılacaktır.
SONUÇ
Burada önemli olan Mekke Anlaşmasının uygulanabilirliği, ortaya koyabileceği güç yani etki alanıdır. “Birlikte kuvvet, ayrılıkta azap vardır” hükmünün ikinci kısmı asırlardır, İslam ve Türk dünyasının adeta kaderi oldu. Nedense hep azap çekmeye talip olan bir zihniyet öne çıktı. Parçalanan, birbirine düşenlerin hali yaşandı. Zulmedenler, kendi aralarındaki bin bir türlü farklılık ve ayrılığa rağmen, İslam dünyası karşısında birlik olup dayanışabildikleri için ezici, kazanan taraf oldular. Haçlı Saldırıları ilk öğretici geçmişti. Birinci Dünya Harbi yıllarında bölgemizi cehenneme çeviren bölüşme ve işgal ardından parçalanan coğrafyamız üzerinde peyk devletler kurma operasyonlarının unutulmaması gerekmektedir. Aslında sömürgeciler hesabına çalışan ama görünürde ülke yönetimini elinde bulunduranlar eliyle, insanlarımızın kültür ve medeniyet değerleri yönünden ezilmesi kader değildi. Birlik olamamanın doğal sonucuydu. Şimdi çekilen ıstırapların, aşağılanma dönemlerinin, yeni soygun ve saldırıların bitirilme çağıdır. Artık kökende ne olursa olsun yönetimlerin insanına, coğrafyasına sahip çıkma iradesini açıkça ve resmen ortaya koyma zamanıdır. Bu aynı zamanda, peyk olma yapaylığını da ortadan kaldıracaktır. Mekke Anlaşması bu yönden gidişi kökten değiştirecek bir akıl, uygulanabilir bir plan sunmaktadır. Arap Birliği, İslam İş birliği Teşkilatı gibi, etkisiz birlikteliklerin tecrübesini değerlendirecek bu yeni gelişmenin ortaya koyacağı güç, elde edeceği sonuç, daha ilan aşamasında etkisini göstermeye başladı. O dayanışma gücü hissettirildiği ölçüde, etkisi ve saygınlığı artacaktır. Baştan, “bölge huzurunu, refahını, istikrarını” amaçlayan anlaşmanın, “tüm kardeş ülkelerin katılımına açık” olduğunun bildirilmesi, aslında bir davet hükmündedir. Mısır, Ürdün, Suriye, Irak, Yemen, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Endonezya.. gibi gönül coğrafyamıza dahil ülkelerinin birliğe katılmaları, devasa bir potansiyeli diriltecektir. Tabiidir ki bu dayanışmaya, İslam dünyasının mazlum birimlerinin de kademe kademe katılmasının sağlanması gerekir. Filistin-Gazze’den, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne, Batı Trakya’ya, Bosna’ya oradan Moro ve Doğu Türkistan’a uzanan çizgide üye, gözlemci, aday gibi statüler oluşturularak koruma şemsiyesini büyütmek, asırlık ıstırapların en azından azaltılmasında etkili olacaktır.
Mekke Anlaşmasının doğuş atmosferi, bir gelecek muştusu ortaya koydu. Artık, ardının sabır, metanetle getirilmesi gerekir. Güvenliğimizin ne ABD ne NATO ve ne de AB ile sağlanamayacağı açıktır.
[2] “İslam Dünyasının En Güçlü Birliği Kuruldu: Mekke İttifakı”, Yeni Şafak, 8 Ağustos 2026, s. 1, 9 manşet haber.
[5] “Mekke Paktı’yla Temeli Atılan Güç Birliği Barışın Teminatı”, Yeni Şafak, 9 Ağustos 2026, s. 1.
[6] “İslam Dünyasında İttifak Sevinci” manşeti ve “Bize saldırmayan hiçbir ülke hedefimiz değil” için bk. Sabah, 9 Ağustos 2026, s. 1.
[7] Bk. “Mecca Joint Defense Agreement”, The Jerusalem Post, 15 Ağustos 2026.
[10] “Kızıldeniz İttifakı harekete geçmeye hazır”, Yeni Şafak, 15 Ağustos 2026, s. 8.