I. Giriş ve Hikâyenin Bütünlüklü Özeti
Kendi kaleme aldığımız Hayat Yolunda adlı eserimizde dile getirdiğimiz üzere; “İnsan, evinde karakterini kazanır; kamusal alana, sokağa ve kurumsal çarkların içerisine adım attığında ise karakteri imtihan edilir”. Şahsiyet inşasını kendi ailesinin ve mahremiyet ikliminin korunaklı alanında tamamlayan her birey için asıl büyük sınama, kamusal alanın ve kurumsal mekanizmaların keşmekeşinde baş gösterir. Daha önce kaleme aldığımız vakalarda bireyin hekim-hasta, cankurtaran-kazazede veya patron-çalışan ilişkisindeki ahlaki tutumunu incelemiş, “Anlam ve Değer Esaslı Terapi” (AVDET) yaklaşımımız ışığında “Samimiyet” ile “Makuliyet” dengesini sorgulamıştık. Bu çalışmamızda ise mezkûr analitik ve felsefi parametreleri, Prof. Dr. Cemil Çelik’in otobiyografik tanıklıklarına [Yâdımda Kalanlar – Bir Bilim Adamının Hatıraları, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 2017, s. 177-195] dayanan “iki kurum” imgelemine uygulayarak; Türkiye’nin yakın idari ve akademik tarihinde tek bir şahsiyetin nasıl bir ahlak öznesi olarak var kalabildiğini veya savrulduğunu mercek altına alıyoruz.
Usul ve metodoloji açısından şunun altını önemle çizmeliyiz ki; anlatıcının/yazarın ilerleyen yıllarda Rektörlüğünü üstlendiği kurumda (İnönü Üniversitesi) sergilediği ahlak özneliği, güç yönetimi ve şahsiyet tutarlılığı, müstakil ve kapsamlı bir başka incelememizde ayrıca ele alınacak; burada incelediğimiz iki kurumdaki (OMÜ ve TÜBİTAK) tercih, tavır ve tutumlarıyla metodolojik bir karşılaştırmaya tabi tutulacaktır. Bu makalemizin birincil odağını ise, yazarın akademik ve bürokratik varoluşunun ilk iki kritik durağı olan Ondokuz Mayıs Üniversitesi ve TÜBİTAK safhalarındaki ahlaki tercihleri, ilkesel duruşu ve Yolun Başı eserimizde vurguladığımız “cıva misali” akışkan insani tabiatın kurumsal mecralarda nasıl bir “kıvam” kazandığı oluşturmaktadır.
İnceleme konumuzu oluşturan birinci kurumsal kesit, 1990’ların ikinci yarısında Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde (OMÜ) ve eş zamanlı olarak sivil toplum zemininde cereyan eden olaylardır. 1996 yılında profesörlük kadrosuna atanan ve 1997-1998 yıllarında Sağlık Yüksekokulu Müdürlüğü görevini üstlenen anlatıcı, bir yandan kapatılan sağlık meslek liselerinin yüksekokul kampüsüne dönüşümünü başarıyla yönetirken, diğer yandan Yükseköğretim Kurulu (YÖK) kanalıyla aniden dayatılan metazori başörtüsü yasağıyla yüzleşmiştir. Üniversite rektörünün senatoda bu yasağı “hayat memat meselesi” ilan edip vicdanen inanmasa dahi konjonktür gereği uygulanmasını talep etmesi karşısında anlatıcı, henüz bir yıl önce okula kabul ettiği öğrencileri bir gecede sistemin dışına itmeyi etik bir ihlal ve “kendini inkâr” olarak değerlendirmiştir. İdari makamını ve güç imkânlarını korumak yerine rektörden affını isteyerek görevinden ayrılan anlatıcı, ahlak öznesi olmanın ilk somut adımı olarak makamı ilkelerine feda etmiştir.
Bu dönemde sivil toplum alanında Samsun Aydınlar Ocağı başkanlığı görevini yürütürken (1990-2004) güç temerküzüne ve koltuk sevdasına karşı “tek dönem başkanlık” ve “yönetimin en az yarısının her dönem değişmesi” kuralını işleterek katıksız bir demokrasi adabını hayata geçirmiştir. Ancak 28 Şubat’ın vesayetçi ikliminde, Batı Çalışma Grubu (BÇG) ve üniversite yönetimi tarafından üç yıl önce bir gazetede çıkan asılsız iddialar bahane edilerek “sahtecilikle doçent ve profesör unvanı alma” kurgusuyla dört yıl süren idari ve yargısal bir tacize maruz bırakılmıştır. Üniversitelerarası Kurul (ÜAK), İdare Mahkemesi ve Danıştay kararlarıyla unvanlarını defalarca yeniden tescil ettirmek zorunda kalan anlatıcı; 2000 yılındaki rektörlük seçiminde 300 oy alan adayın yerine 70 oy alan şahsın atanması ve bu yönetimin “Beni buraya getiren irade böyle istiyor” diyerek kurumsal liyakati yok etmesi üzerine meslektaşlarıyla birlikte cübbeleriyle Ankara’ya yürüyerek ve OMÜDER (Ondokuz Mayıs Öğretim Üyeleri Derneği) çatısı altında ilkesel bir direnç sergilemiştir.
OMÜ Tıp Fakültesi Dekan Yardımcılığı esnasında yaşanan ve anlatının insani omurgasını oluşturan alt vaka ise Tıp Fakültesine yetiştirme yurdundan memur olarak atanan öksüz ve yetim bir kız çocuğunun sahiplenilmesi sürecidir. Anabilim dalı sekreteri olarak eğitilen, teknisyen Asiye Hanım ve eşinin rehberliğinde evi döşenen ve toplumsal hayata kazandırılan bu genç kızın Karayağız Alevi babasının anlatıcıyı ziyareti, evrensel bir ahlak dersine dönüşmüştür. Ordulu Alevi babanın, “Siz bizim köylere gelip bize yol yordam öğreten, problem çözen, edep öğreten dedelerimizin soyundansınız” tespiti; mezhebi, etnik ve kurumsal etiketlerin ötesinde insani irfanın ve ihsan erdeminin sınır tanımayan kuşatıcılığını tescil etmiştir. Anlatıcının kendi aile köklerindeki (Girmana, Yahyalı) Sünni-Alevi geçişkenlik ihtimalini hatırlayarak “aslımızın Alevi ya da Sünni olmasından ziyade insan olmamızın önemli olduğu” şeklindeki ifadesi, ahlakı insan-kalma çabası olarak gören yaklaşımımızın somut tezahürüdür.
İkinci kurumsal kesit ise anlatıcının OMÜ’deki “kör döğüşü” ortamından ayrılarak Adli Tıp Kurumu üzerinden geçtiği TÜBİTAK (Bilim İnsanı Destekleme Dairesi Başkanlığı – BİDEB) dönemi ve (2004-2008) safhasıdır. TÜBİTAK’ta Prof. Dr. Nüket Yetiş liderliğinde yürütülen reform sürecinde bursiyer sayıları yüzlerden on binlere çıkarılmış, AR-GE bütçeleri artırılmış, kamu kaynakları merkezci seçkinci tekelden alınarak Anadolu üniversitelerine adil şekilde dağıtılmıştır. Anlatıcının adeta bir “misyoner adanmışlığıyla” yürüttüğü bu süreçte kurum muadili Batılı yapılara dönüştürülmüş; ancak bu yönetici (Nükhet Yetiş) görev süresi bittiğinde bürokratik bir nezaket ve teşekkür dahi edilmeden görevden alınarak kurum ilerleyen yıllarda politize edilmiş ve cemaat yapılanmalarına terk edilmiştir.
İnönü Üniversitesi Rektörlüğü dönemindeki tecrübeler ise, geçmişte 28 Şubat sürecinde ağır mağduriyetler yaşamış bir akademisyenin eline geçen idari gücü bir rövanş mekanizmasına dönüştürüp dönüştürmediği bağlamında, ileride kaleme alacağımız müstakil incelemenin temel karşılaştırma zeminini teşkil edecektir.
II. Kahramanların Tavır ve Tutumları: Varoluşsal Duruşlar
Modelimiz AVDET (Anlam ve Değer Esaslı Terapi) açısından insan tekinin kurumsal yapılardaki varoluşsal duruşu, güce, konjonktüre ve baskıya verdiği tepkiyle ölçülür. Yolun Başı eserimizde işlediğimiz üzere insan tabiatı “cıva misali” akışkandır; dış baskılar veya mevki imkânları karşısında kolayca savrulabilir. Metinde öne çıkan aktörlerin tutumları, bu akışkanlığın bir “kıvama” erip ermediği bakımından belirgin tipolojiler sunmaktadır.
Geliştirdiğimiz kuramsal çerçeveden bakıldığında, anlatıcının OMÜ ve TÜBİTAK’taki duruşu; makam ve yetki ile ahlaki ilkeler çatıştığında makamı feda edebilme iradesinde somutlaşır4. Başörtüsü yasağını meşrulaştıran iradeye karşı “Kendimi inkâr etmiş olurdum” diyerek müdürlükten ayrılması, ahlak öznesi olmanın ilk şartı olan “varoluşsal bütünlük ve öz-saygı” durumunu gösterir. TÜBİTAK/BİDEB safhasında ise Anadolu üniversitelerine kaynak aktarımında sergilediği tarafsızlık, liyakat ve adalet anlayışı bu omurganın bürokratik alandaki devamıdır. Tıp fakültesindeki yetim kız çocuğuna yönelik hamiliği ise, unvanların ötesine geçip insanı bir “değer” olarak kucaklayan ihsan erdeminin tezahürüdür.
III. Felsefi ve Etik Analiz: AVDET Yaklaşımı ve Trajik Dilemma
İlişkisel Bütünlükçü Yaklaşımla Anlam ve Değer Tasavvuru (AVDET) modelimiz, insanı ve eylemlerini değerlendirirken hissi romantizmden ve katı kuralcılıktan kaçınarak “Makuliyet” ve “Samimiyet” sütunlarına dayanır.
1. Temel Felsefi Kavramlar
Anlam ve Değer kavramı, anlatıcının başörtülü öğrencileri veya yetiştirme yurdundan gelen yetim memuru değerlendirme biçiminde tecelli eder. Onları kurumsal çarkın fonksiyonel birer unsuru değil, varoluşsal birer “değer” olarak konumlandırır. Vesayetçi yöneticiler ise bireyleri ideolojik nizamın enstrümanı veya tehdidi olarak nesneleştirmiştir.
Niyet-Eylem-Sonuç Bütünlüğü ve Deruni Mimarinin Seyri açısından baktığımızda; Yolun Başı eserimizde ifade ettiğimiz Niyet -> İnanç -> İrade -> Kasıt -> Azim basamakları anlatıcıda net biçimde görülür. Anlatıcı, yasağı uygulayarak makamda kalmayı (pragmatik sonuç) reddetmiş; niyet (öz-saygı ve adalet), eylem (istifa) ve sonuç (vakar ve şahsiyet) arasında tam bir entegrasyon kurmuştur.
Kök erdemlerden Hikmet; üniversitenin tek-tiplilikle değil, özgür düşünceyle bilim üretebileceğini idrak etmektir. Adalet ve Edep; ast-üst ilişkisinde mesafeyi korurken içten ve samimi kalabilmek, güç veya yetki ne olursa olsun hakkı hak sahibine teslim etmektir. İhsan ise, görevin dar hukuki sınırlarını aşıp yetim bir insana babalık yapabilme yüceliğidir.
2. Hak İhlalinin Çifte Düzlemde Analizi
İncelediğimiz vakada hak ihlalleri iki ayrı katmanda vuku bulmaktadır:
Kurumsal ve Sözleşmesel Düzlemde; YÖK ve OMÜ yönetimlerinin seçim iradesini hiçe sayarak 300 oy alan adayın yerine 70 oy alanı ataması, akademik unvanları kurgusal iddialarla iptal etmeye çalışması, kamu hukukunun ve dürüstlük ilkesinin ağır ihlalidir.
İnsani ve Şahsî Düzlemde ise; öğrencilerin eğitim hakkının, bilim insanlarının çalışma ve itibar hakkının ideolojik gerekçelerle gasbedilmesidir. Anlatıcının istifası, kurumsal düzeydeki bu hak ihlaline kişisel düzeyde suç ortaklığı yapmama iradesidir.
3. Makuliyet İlkesi ve İşlevsellik Testi
Modelimizde Makuliyet; eylemin tutarlılık, adalet, ölçülülük ve sürdürülebilirlik zemininde akla ve hakikate uygun olmasıdır.
Niyetin İyiliği ile Eylemin Meşruiyeti Ayrımı çerçevesinde, 28 Şubat idarecileri “devleti ve rejimi koruma” niyetinin arkasına saklanarak hukuk dışı yasakları meşrulaştırmaya çalışmışlardır. Makuliyet süzgecimiz, niyet ne iddia edilirse edilsin meşru olmayan bir eylemin (unvan gaspı, ayrımcılık) ahlaki sayılamayacağını gösterir.
Anlık Konjonktürel Makuliyet ile Sürdürülebilir Adalet Makuliyeti çatışmasında rektörün yasağı uygulamasını “o günkü konjonktürün gereği” olarak görmesi, anlık ve sahte bir makuliyettir. Anlatıcının istifası ve TÜBİTAK’taki adil yönetim anlayışı ise zamana ve zemine göre değişmeyen “Sürdürülebilir Adalet Makuliyeti”ni temsil eder.
4. Yaklaşımın Sınırları: AVDET Açısından Trajik İkilem
Bu vakadaki temel trajik ikilem şudur: Birey, kurumsal makamını koruyarak kötülüğü içeriden mi sınırlandırmalıdır, yoksa ahlaki şahsiyetini korumak adına makamdan çekilerek tasfiyeyi göze mi almalıdır?
Anlatıcı, yüksekokul müdürlüğünden çekilerek kendi varoluşsal bütünlüğünü korumuş; fakat kurumu yasağı tereddütsüz uygulayacak katı aktörlere terk etmek zorunda kalmıştır4. AVDET modelimiz, bu tür kriz anlarında mekanik bir reçete sunmaz; ancak şahsiyetin parçalanması pahasına korunan bir makamın, sahibini ahlak öznesi olmaktan çıkarıp kurumsal bir nesneye dönüştüreceğini ihtar eder.
5. Samimiyet ve Makuliyet Eksenli Durum Matrisi
IV. “İnsan-Olma ve İnsan-Kalma Bilinci ve Çabası Olarak Ahlak” Bağlamında Eleştirel ve Analitik İrdeleme
Ahlakı statik bir ilkeler kümesi olarak değil, “insan-olma ve insan-kalma bilinci ve çabası” şeklinde tanımlamak; onu tamamlanmış bir durum olmaktan çıkarıp dinamik bir varoluş mücadelesine dönüştürür.
1. Tanımın Analitik İşlevselliği ve Sunduğu İmkânlar
Ahlakı bir “çaba” olarak kavradığımızda, insanın güç karşısındaki kırılganlığı ve “cıva misali” akışkan doğası ahlaki denkleme dâhil edilmiş olur. Katı deontolojik yaklaşımlar insanı anlık hatasıyla yargılarken; ahlakı bir bilinç ve çaba olarak görmek, kişiye yaşadığı çilelerden bir şahsiyet omurgası devşirme imkânı sunar. Anlatıcının Samsun’da maruz kaldığı haksızlıklara rağmen duruşunu bozmaması, bu insan-kalma çabasının tezahürüdür.
Ayrıca bu tanım, modern idari yapıların insanı veriye, kadro sayısına veya siyasi enstrümana indirgeyen nesneleştirici tutumuna ve insanı “modern bir zindana” hapseden soğuk bürokrasiye karşı bir varoluşsal kalkandır. Yetiştirme yurdundan gelen yetim kızın sahiplenilmesi, insanı kurumsal bir birim değil, müstakil bir “değer” olarak görme bilincinin ürünüdür.
2. Eleştirel Sorgulamalar ve Ahlak-Edep-Erkân Bütünlüğü Çerçevesinde Karşı Argümanlarımız
Kaleme aldığımız Yerinde Zamanında Kıvamında Yaşamak – Yolun Başı ve Hayat Yolunda adlı eserlerimizdeki kuramsal temeller ve kavramsal araçlarımızla vaka üzerindeki olası felsefi eleştirileri şu şekilde göğüslüyoruz:
A. “Öznellik ve Kurumsal İtaatsizlik Riski” ve Cevabımız
Eleştirel İddia: Bir yöneticinin kurumsal idarenin yasağını “bana etik gelmedi” diyerek uygulamaması ve istifa etmesi, kamu düzenini ve kurumsal hiyerarşiyi sarsan öznel bir tutum değil midir?
Karşı-Argümanımız: Yolun Başı eserimizde açıkça vurguladığımız üzere ahlak; tek başına deruni niyetten (Ahlâk) ibaret olmayıp, onun zorunlu tamamlayıcıları olan Edep (zarafet/sınır kabı) ve Erkân (hukuk/usûl/yol) ile sarsılmaz bir sacayağı oluşturur. Kurumsal emir veya mevzuatın kendisi (Erkân), insanın temel haklarını ve fıtri onurunu zedeliyorsa, burada Erkân sakatlanmış demektir. Anlatıcı, kurumsal düzeni sabote etmemiş; Edep sınırları dâhilinde görevinden affını isteyerek (istifa) hem usule uymuş hem de ahlaki niyetini korumuştur. Bu tutum öznel bir keyfilik değil, Akıl ile Gönlün izdivacından doğan basirettir.
B. “Vicdani Bedelin Ağır Sürdürülebilirliği ve Asimetrik Mağduriyet” ve Cevabımız
Eleştirel İddia: İlkeli duran anlatıcının 4 yıl boyunca mahkemelerde unvanını korumak için uğraşması ve BÇG takibine maruz kalması; buna karşın ilkesiz aktörlerin makam elde etmesi, ahlaklı olmanın asimetrik bir ceza ürettiğini göstermez mi?
Karşı-Argümanımız: Eserlerimizde detaylandırdığımız üzere ahlak, insanın toksik tecrübelerini şifalı bir cevhere dönüştüren “Kimya” ve kişiye sarsılmaz bir duruş kazandıran “Omurga” işlevine sahiptir. Anlatıcının yaşadığı 4 yıllık hukuki mücadele ve BÇG takibi, onun tabiatındaki “cıvayı” dağıtmamış; aksine onu Erkân kabında “kıvama” erdirmiştir. Yaşanan çile bir mağduriyet sermayesi değil, anlatıcının duruşunu pekiştiren ruhsal bir olgunlaşma safhasıdır.
C. “Kurumsal Adalet ile Şahsi İhsanın Ontolojik Çatışması” ve Cevabımız
Eleştirel İddia: Yetiştirme yurdundan gelen yetim bir memura gösterilen hususi ihtimam ve sahiplenme, kurumsal eşitlik ve anonimlik ilkelerini zedeleme riski taşımaz mı?
Karşı-Argümanımız: Hayat Yolunda eserimizde ifade ettiğimiz gibi, kamu alanının gürültüsünde ve bürokrasinin soğuk labirentlerinde insanı koruyan şey “haddini bilmek” ve egoyu küçültmektir. Anlatıcının tutumu bir kayırmacılık (nepotizm) değildir; zira genç kıza haksız bir unvan verilmemiş, aksine meslek öğretilerek ve evi döşenerek kendi ayakları üzerinde durması sağlanmıştır. Bu hamle, kurumu soğuk bir “modern zindana” dönüştürmeyen Edep ve İhsan mükellefiyetidir.
3. Özet Sentez Tablosu: Eleştiriler ve Cevaplarımız
V. AVDET (Anlam ve Değer Esaslı Terapi) Modeli Bağlamında Terapötik Sürecin Yapılandırılması
Kurumsal yapılardaki baskılar, vesayet tecrübeleri, unvan mücadeleleri ve güç karşısındaki ahlaki sınavlar, AVDET modelimiz çerçevesinde üç aşamalı bir felsefi danışmanlık ve terapi akışına dönüştürülmüştür:
VI. Sonuç ve Bilgelik Çıpası
Prof. Dr. Cemil Çelik’in otobiyografik tanıklıklarından süzülen bu vaka, sadece bireysel bir idari başarı veya mağduriyet öyküsü değildir. Bu deneyim; modern kurumların, vesayet odaklarının ve el değiştiren konjonktürlerin ortasında “şahsiyetini parçalatmadan tek bir ahlak öznesi olarak kalabilmenin” felsefi manifestosudur.
Giriş kısmında ve ilgili bölümlerde de yöntem olarak vurguladığımız üzere, anlatıcının daha sonra Rektörlüğünü üstlendiği kurumda (İnönü Üniversitesi) sergilediği ahlak özneliği ve güç yönetimi sınavı, müstakil bir çalışmamızda ele alınacak ve buradaki iki kurumdaki (OMÜ ve TÜBİTAK) duruşuyla sistematik olarak karşılaştırılacaktır.
Ahlakı “insan-olma ve insan-kalma bilinci ve çabası” olarak kavramak, AVDET modelimizin “Samimiyet” ve “Makuliyet” ilkelerini kurumsal hayatın mihenk taşı kılar. Birey, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde bir akademisyenken de TÜBİTAK’ta bir bilim yöneticisiyken de aynı “tek şahsiyet”i sergilediği nispette ahlak öznesi vasfını muhafaza eder.
28 Şubat’ın vesayetçi ikliminde başörtüsü yasağını uygulamayı reddederek müdürlükten istifa etmek ne kadar ahlaki bir çaba ise; TÜBİTAK’ta kamu kaynaklarını seçkinci bir anlayıştan kurtarıp Anadolu üniversitelerine adaletle dağıtmak da aynı ilkesel omurganın zorunlu tecellisidir. Kurumlar, idari unvanlar ve konjonktürler değişebilir; ancak ahlak öznesinin insanı bir “enstrüman” değil bir “değer” olarak gören, Edep ve Erkân sacayağından sapmayan duruşu sabit kalmalıdır.
Bu çerçevede çalışmamızdan süzülen nihai bilgelik ilkesi ve çıpası şudur:
Samimiyetsiz makuliyet insanı soğuk bir kuralcılığa, kurumsal bir çarka ve ruhsuz bir bürokratizme mahkûm eder; makuliyetsiz samimiyet ise iyi niyetli kargaşalara ve hak ihlallerine yol açabilir. İki farklı kurumda tek bir şahsiyet kalabilmek; gücü elinde tutmadığında vesayete eyvallah dememek, yetkiyi eline geçirdiğinde ise adaletten ve liyakatten ödün vermemektir, ayrılmamaktır.
Hakiki insan kalitesi ve kıvam; konjonktürün rengini alan çift şahsiyetlilikte değil, her şart altında adaletin, edebin ve liyakatin yılmaz hamisi olabilmektedir.