Kutsal Hafızanın Bilimsel Tahkimi: Arkeoloji, Soykütük ve Hegemonyanın Epistemik İnşası
MAKALE
Paylaş
26.09.2026 12:31
677 okunma
Aslan Demir

Arkeoloji yalnızca geçmişi kazmak değil, bugünkü hâkimiyet biçimlerinin hangi tarihsel tabakalar üzerinde yükseldiğini vuzuha kavuşturmak anlamına gelir. Öte yandan arkeoloji, hegemonyanın zâhirî hâkimiyetinden önceki epistemik ve söylemsel zeminini kazarken; hegemonya, bu müştemilatı toplumsal ve siyasal olarak nasıl bina edildiğini vazıh hâle getirir. Zikredilen bu yargıları, zihin ve bulunç dünyamızın kendinden menkul bir şekilde bir şeyleri vazetmek yetkisine sahip olup olmadığını sarahate kavuşturmak suretiyle salim bir açımlanışa râcî edebiliriz. “Kendinden menkul”, yalnızca bireysel varoluşsallığımızla mı müteşekkil; yahut tarihsel bir rolün, bir insicamın düğüm noktası mıdır? Bu sorulara cevap yakıştırmadan önce, bu suallerin istinat noktalarının nereye dayandığını belirgin kılmak lazım gelir. Sembolik bir dünya mı, kavramsal bir dayanak mı, müteâl bir referans ufku mu; yahut hepsinin bir alaşımı mı?

Mezkûr istinat noktalarını sarih ve fasih bir hâle kavuşturmadan, bir cevabın nâzil olacağını beklemek, pahalı bir uğraş olsa gerektir. Mülahâzamca, sarih ve fasih bir ahvâle kavuşturulan istinat noktalarının nasıl tertip edildiği sorusunu sorma hakkına sahip olduğumuzu düşünüyorum. Hangi tarihsel, sembolik, kavramsal, toplumsal yahut müteâl bir terkibe borçlu olduğu sorusu sorulduğu andan itibaren, tarihsel, sembolik, kavramsal ve toplumsal olanın künhü hüviyetleri de tartışma konusu hâline gelmeye başlar.
Hâliyle akabinde, künhü hüviyetin nâzil mi olduğu, yoksa icat mı edildiği belirsizliği nevzuhûr eder. “Nâzil olunmuş” dediğimizde, nereden intikal edildiği suali peşimizi koyvermiyor. “İcat edilmiştir” yargısı sarf-ı kelâm edildiğinde ise, bu hükmün nereden icra edildiği sorusu peşi sıra gelmeye başlar. Bir başka deyişle, hükmün icra edilmesini mümkün kılan merci veya zemin nedir suali sorulabilir.
Bu sualler nitekim bizi şu çapraşıklıklara sevk eder: İntikal olunan yol ne kadar intikal edilmeye müstaittir? Bu yol gerçekten bir yol olma mahiyetine sahip mi? Yahut hükmün icra edildiği merci ve zemin, hangi uzlaşımların bir ürünüdür? Mezkûr uzlaşımların fesahati, alâkayı kalbe değer mi? Yol ve uzlaşım, hangi bileşimlerin bir bütünü? Yol ve uzlaşım, başlı başına bir meşruiyet örgütlenişi olabilir mi? Faraza kabul edildi; peki, meşruiyet, “olması gereken” olarak görülebilir mi? O hâlde şu sual, ister istemez peydahlanmaya başlar: “Olması gereken”, meşruiyete mündemiç mi, yoksa ona müteâl mi? Yahut her ikisinin arasındaki berzah mı? Nitekim bu suallere cevap yakıştırmak nice müşkül olsa da el verdiğince bunları tavzih etmek mecburiyeti altındayız.

Maddi geçmişin belirli bir biçimde seçilmesi ve yorumlanması, tarihsel süreklilik anlatısını beraberinde getirir. Bununla birlikte mekân üzerindeki aidiyet iddiası ise siyasal meşruiyeti husule getirir. Bu da haliyle toplumsal içselleştirme hâsıl eder. Asıl mesele ise özne üretiminin arkeoloji yoluyla ihdas edilmesidir. Çünkü arkeoloji yalnızca “toprak kimin?” sorusuna cevap yakıştırmaz. Aynı zamanda: “Bu toprakların gerçek tarihsel öznesi kimdir?” sualine da cevap imal eder. Buradan hareketle şöyle bir vargıya ulaşabiliriz: Bir tarihsel anlatı belirli bir topluluğu, yerli, kadim, kurucu ve tarihsel özne olarak tayin ederken; başka bir topluluğu ise sonradan gelmiş, tarihsel sürekliliği olmayan ve tâlî bir pozisyona konumlandırır. İşte bu noktada arkeoloji, Gramsci’nin hegemonya kavramının uzantısı olan ortak duyunun üretimiyle, Foucaultcu anlamda ise özneleşme ve hakikat rejimiyle muhavere içinde olduğu söylenebilir.

Gramsci bize bir hakikatin nasıl toplumsal ortak duyu hâline geldiğini izah etmekte yardımcı olurken, Foucault bu hakikat nizamının fertleri nasıl  muhtevası belirli özne mevkiine konumlandırdığını ve insanların kendilerini bu sınırları önceden tayin edilmiş hakikatler içerisinde nasıl dizayn ettiklerini aşikâr kılar.

İnsan yalnızca kendiliğinden bir “özne” değildir; belirli bilgi, söylem, kurum, norm ve pratiklerin muhtevasından geçerek kılıfları dikilmiş bir özne olarak bililtizâm  tertibâtlandırılır. Dolayısıyla bu kerteriz noktalarından azık edinerek şöyle bir yargı serdedilebilir:

Arkeolojik bilgi, yalnızca geçmişi nesneleştiren bir bilgi formu değildir; aynı zamanda geçmişe ilişkin muayyen  hakikatleri dolaşıma sokarak bugünün öznesini taayyün etmiş bir tarihsel devamlılık içerisinde inşa eden bir özneleşme etkinliğidir. Arkeolojik bilgi bir hakikat rejiminin mütemmim cüzüsü hâline geldiğinde, geçmişi yalnızca betimlemez; geçmiş hakkında hangi söylemlerin “hakikat” olarak konuşabileceğini de tespit eden bir mekanizma içerisinde bulunur diyebiliriz.

Bu tarihsel anlatı eğitim, müze, medya, anıt, harita, turizm, akademi ve gündelik söylem içerisinde mükerrer ettikçe, sınırlı bir kesimin tarih anlayışından çıkarak ortak duyuya dönüşür.  Ortak duyu yalnızca zihinsel bir kabul değildir; belirli imgeler, hafıza biçimleri ve duygulanımlar aracılığıyla bedensel ve duygusal bir bağlanma da yaratır. Yani nice kavileşmiş bir hegemonyanın ön dayanakları hâline gelir.

Bu referans noktaları, arkeolojik bulgunun seçim ve tasnifi husûle getirdiğini meydana vurur. Bunun da hududu evvelden çizilmiş bir bilimsel yorumun zuhûr edildiği gerçeğini aşikâr kıldığı söylenilebilir. Buradan serpilip gelişen tarihsel anlatının ise medya, müze, eğitim ve akademi vasıtalarıyla bir ortak duyu muhtevası ihdas ettiği görülür. Haliyle bunun da tarihsel özne üretimi olduğu kolaylıkla görülebilir. Bu silsile-i meratibin dayandığı istinat noktasının ise siyasal meşruiyet olduğu kuvvetle dile getirilebilir. Bütün bu hususlardan yola çıkarak şöyle bir sual edinebilir: Arkeoloji, rıza imal edici işleve sahip  hegemonyanın soykütüksel zeminini teşkil eder diyebilir miyiz? Yahut hegemonyayı arkeolojik hafıza ile teolojik hafıza arasındaki ara yüz, ara geçit olarak görebilir miyiz? Mülâhazamca arkeolojiyi, teolojik bir temel üzerine bina edilmiş tarihsel hafızayı siyasal bir görünüm vasıtasıyla  müstakimen takdim etmek yerine, zâhir olabilecek tenkitleri mümkün mertebede asgari düzeye indirmek ve mitik bir anlatı kalıbına angaje etmek amacıyla onu  akademik bir bilgi ve bilimsel bir örüntü içinde nazar-dikkate sunan ayartıcı bir rejim olarak betimleyebiliriz.  Ayartıcı rejim olarak addedilen keyfiyet, arkeolojik bulgunun peşinen diskalifiye edilmesi değildir. Ayartıcı rejim ifadesinden kast edilen hususiyet, belirli bir tarihî ve siyasî forma soykütüksel araç olma işlevidir.

İsrail'in arkeolojik çalışmalarla yapmak istediği tam olarak buna mukabil düşer desek mübalağa etmiş olmayız. İsrail’deki arkeolojik kazıların, Eski ve Yeni Ahit’teki mekânlara ve anlatılara referans veren bir tarihsel hafıza me'hâzından hareketle şekillendiği söylenebilir. Bu durum şu gerçeği vuzuha kavuşturur: Teolojik hafıza, arkeolojik kabuk vasıtasıyla etkili bir hegemonik araca dönüşebilir. Mezkûr ahvâlin gizil tarafı da tam olarak buradan sökün eder; zira arkeoloji, teolojik hafızanın modern bilgi rejimi içerisindeki tezahürlerinden biri hâline gelebildiği rahatlıkla söylenilebilir. Bir başka deyişle, teolojik, târihî ve siyasal hafızanın modern bilim ve bilgi paradigmaları muhtevasında arkeolojik form vasıtasıyla görünür hâle geldiği sarf-ı kelam edilebilir. Nitekim akademik literatüre bakıldığında kutsal metinlerin salt dinî metinler olarak ele alınmadığı, bilakis topluluk temelli kimlik ve siyasal aidiyet imalına katılım sağlayan metinler olarak tetkik edildiği görülür. İsrail arkeolojisine dair yapılan çalışmaların arkeolojik bulgularla murat edilen gayenin sözde bir tarih bilinci, millî kimlik  ve ideolojiyle rabıtalı olduğu apaçıktır. Bilhassa İsrail arkeolojisinin milliyetçilik, kimlik ve siyasetle iç içe geçtiğini söylemek, bu unsurların kutsal metinlerden bütünüyle bağımsız olarak ele alınabileceği anlamına gelmez. Bilakis, kutsal metinlerin muayyen tarihsel bağlamlarda milliyetçilik, kimlik ve siyaset üçlemesinin taşıyıcı ve tesis edici araçlarından biri hâline gelebildiğini söylemek mümkündür. Bu bakımdan kutsal metin, yalnızca geçmişe ilişkin bir anlatı olarak kalmaz; geçmişin nasıl hatırlanacağını, mekânın nasıl anlamlandırılacağını ve kolektif kimliğin hangi tarihsel referanslar üzerinden teşkil edeceğini de tespit eden bir hafıza mesneti hâline gelir. Arkeoloji ise bu hafızanın maddî kalıntılar ve izler üzerinden yeniden okunmasını mümkün kılan bir bilgi rejimi olarak devreye girer. Özellikle arkeolojik bulgular yoluyla hangi suallerin sorulduğuna, hangi geçmişin arandığına, teşrih edildiğine, hangi verilerin öne çıkarıldığına hangilerin tâlî pozisyona itildiğine ve bu zikredilen meselelerin hangi tarihsel ve siyasal anlatıya angaje edildiğine bakıldığında mezkûr savların ne kadar yerinde olduğu suhuletle görülebilir. Yukarıda değinildiği üzere, bu sorular, modern bilgi ve bilimsel otorite  yoluyla bir tarihsel anlatıyı ve topluluğu yerli, kadim, kurucu ve tarihsel özne tiyatrosu olarak tayin ederken; başka târihî anlatıyı ve topluluğu ise ikincil pozisyon olarak tayin ve tahdit eder. Diğer taraftan hegemonya tetkik konusu hâline getirilen topraklar üzerinden bilimsel bir zemine indirgenen teolojik araçlar yardımıyla zikredilen yerlerin "gerçek özne" ibaresinden filizlenip gelişen bir  manipülasyon  üretir. Mezkûr manipülasyonun nice kavi eyleyişi, arkeolojinin teolojik ve tarihsel hafızayı, metafizik bir görünüme râcî kılan bilimsel hakikat rejimine tercüme eden ara ve gezgin bir yüz olarak işleyişinden sökün eder. Hegemonyanın mütemmim cüzüsü olan arkeoloji de, bugün doğru, tabiî ve kaçınılmaz gibi görünen şeyi bilimsel hakikat rejimi yoluyla olabildiğine tahkim eder. Bilhassa belirli dönemlere ait malzeme ve bulguların seçilmesi, tasnif edilmesi ve yorumlanmasının, belirli bir nizamın soykütüksel olarak kökleşmiş ve süreklilik arz eden yapısını tahkim edecek şekilde işletildiğini söylemek arkeolojinin hegemonik cihazatını görünür kılmak demektir. Zira geçmişin hangi unsurlarının görünür kılındığı, hangilerinin tâlî yahut geçersiz addedildiği ve bunların hangi tarihsel devamlılık içerisinde anlamlandırıldığı, geçmişe ilişkin salt nötr bir bilgi üretiminden ibaret değildir. Keza belirli nizamların tarihsel köklerinden ve süreklilik iddialarından tecrit edilerek battal, anakronik yahut artık işlevini yitirmiş yapılar olarak gösterilmesine yönelik faaliyetlerin de aynı soykütüksel oylumda okunabileceği sarf-ı kelâm edilebilir. Albert Glock'a müracaat edildiğinde,  İsrail'in Filistin bölgesinde gerçekleştirmiş olduğu arkeolojik kazıların manipülasyon yoluyla diğer medeniyetlere münhasır bulguların anlaşılmasını battal kıldığı, anlaşılır görünümlerini bozunuma sevk ettiği, hatta yok ettiği görülür. Yeniden Albert Glock'a iltica edildiğinde, Filistin'deki arkeolojik tetkiklerin salt geçmişi ortaya çıkarmaya dönük nötr bir etkinlik olarak değerlendirilemeyeceği görülür. Glock'un işaret ettiği kültürel önyargı meselesi, hangi tarihsel tabakaların tetkiklere konu edildiği, hangilerinin tâlî yahut görünmez bırakıldığı ve elde edilen bulguların hangi tarihsel anlatı içerisinde anlamlandırıldığı sorularını gündeme getirir. Nitekim Filistin'de bazı arkeolojik alanların tahrip edilmesi veya medfun bırakılması, buna karşılık İsrail tarihine ve İncilî anlatılara bağlanan kimi alanların muhafaza edilmesi ve öne çıkarılması üzerine yapılan araştırmalar, arkeolojik mirasın siyasal ve hegemonik mücadelelerden bağımsız olmadığını vazıh hâle getirir.

Bilhassa çeşitli çalışmalarda arkeolojik alanların örtük hâle getirildiği, tağyir ve tağşiş edildiği, çeşitli kültürel tabakaların görünmez kılındığı ve İncil'le irtibatlandırılan katmanların ise öne çıkarıldığı görülür. Hatta çoğu arkeolojik kanıtların bililtizâm silinmenin eşine nakledildiği de görülür.

Buradan hareketle hegemonyanın, arkeolojik âlem ile teolojik âlem arasından teşekkül eden bir berzah bölgesine mukabil düştüğü söylenebilir. Hegemonya, arkeolojik âlemi teolojik âleme mesnet kılarken teolojik âlemi de arkeolojik âlemin libasına büründürür. Böylelikle aşkın olan kültürel ve siyasal olan içerisinde cisimleşirken, kültürel ve siyasal olan da aşkın bir köken ve meşruiyetle tahkim edilmiş olur. Bu karşılıklı aktarım ve eklemlenme sayesinde teolojik hafıza; kültürel kimlik, milliyetçilik, tarih tasavvuru ve siyasal tavır biçimlerine dönüşerek gündelik hayatın içerisine nüfuz eder; siyasal olan ise teolojik bir menşeden neşet ediyormuş gibi yeniden anlamlandırılır. Hegemonyanın mahareti de tam burada, icbari bir dayatma şeklinden ziyade, bu karşılıklı aktarımı tabiî, târihî ve makul göstererek rızayı imal edebilmesinde tecessüm eder.

Arkeolojik bulguların bir diğer hegemonik işlevi, Spinoza’nın edilgen duygulanımlar ve duygular olarak ifade ettiği melekeleri olabildiğince manipüle edebilmesidir. Gerçekliğe ilişkin sahih bir istinat noktasından mahrum olan ve yalnızca etkilenimlerle imgelemlerin içerisinde zonklaşan edilgen duygular, özneyi gerçeğin ve hakikatin tedricen
sönümlendirildiği bir eşiğe sürükler. Bir başka deyişle, arkeolojik bulguların bir diğer hegemonik işlevi, Spinoza'nın edilgin duygulanımlar  olarak kavramsallaştırdığı melekeleri belirli imgeler ve anlatılar etrafında örgütleyebilmesinde tecessüm eder. Arkeolojik bir bulgu, salt maddi bir kalıntı olmaktan çıkarılarak kadimlik, aidiyet, kutsallık, kayıp, tehdit yahut yeniden kavuşma gibi duygulanımsal anlamlarla yüklendiğinde, artık yalnızca geçmişe ilişkin bir bilgi nesnesi olmaktan çıkar; öznenin hafızasını, kimlik tasavvurunu ve siyasal yönelimini biçimlendiren bir affectus nesnesine dönüşür. Bu bakımdan hegemonya, edilgin duygulanımları yoktan var etmekten ziyade, onları belirli imgeler ve söylemler etrafında tertip ederek insanın şeylerin gerçek mâhiyetlerini sorgulama kudretini hem zayıflatır hem de durmadan örseler.

Böyle bir durumda hakikatin doğrudan ortadan kaldırılmasına dahi ihtiyaç kalmaz. Hakikate nüfuz etme kudretinin, yoğunlaştırılmış imgeler ve yönlendirilmiş edilgin duygulanımlar altında tedricen tavsaması kâfidir. Zira özne, muayyen bir tarihsel anlatıya yalnızca düşünsel bir tasdik üzerinden değil, aynı zamanda korku, umut, aidiyet, öfke yahut hayranlık gibi duygulanımlar üzerinden rabıtalandığında, söz konusu anlatının tenkidi de giderek kendi varoluşsal ve kimliksel bütünlüğüne yönelmiş bir tehdit gibi tecrübe edilebilir. Hegemonyanın inceliği tam da burada tecessüm eder: Hakikati ilca yoluyla susturmak yerine, hakikatin tetkik ve teşrih edilmesini mümkün kılan müessir düşünme kudretinin önüne edilgin duygulanımlardan müteşekkil bir perde çekmek.

O halde şu sual ister istemez zâhir olur: Arkeolojik olarak üretilen tarihsel imge, insanın duygulanım yapısına nasıl nüfuz ederek siyasal bir aidiyeti ve rızayı mümkün hâle getirir? İnsan bir tarih anlatısını doğru olduğu için kabul etmeyebilir; o anlatı onda güçlü bir duygulanım meydana getirdiği için ona bağlanabilir. Yeniden ifade edecek olursak, arkeoloji, belirli koşullarda teolojik hafızanın siyasal söyleme doğrudan taşınmasını gereksizleştiren bir epistemik ara yüz işlevi görür. Hülâsa, teolojik hafıza arkeolojik bilgi içerisinde maddileştirilip bilimsel otorite kazandığında, yalnızca bir tarih anlatısı üretmez; aynı zamanda geçmişe ilişkin belirli imgeleri duygulanımsal olarak örgütleyerek kimlik, aidiyet ve ortak duyu üretimine katılır. Bu nedenle arkeolojik bilgi, belirli koşullarda hegemonyanın yalnızca soykütüksel değil, aynı zamanda duygulanımsal zeminini de teşkil edebilir.
 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Aslan Demir

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya