GİRİŞ
Dünya felsefe literatüründe ikinci muallim olarak bilinen ünlü filozofumuz Farabi’nin Medinetü’l-Fazıla diye isimlendirdiği erdemli bir toplum ve devlet yönetiminde, bireylerin mutlu olma ve erdemli yaşayabilme imkanları fazlasıyla bulunmasına karşılık, etik değerlerden uzak, erdemsiz yönetim mekanizmasının hâkim olduğu toplumlarda az sayıda (yalnız) olan erdemli insanların ahlaklı kalabilmeleri ve mutlu olabilmeleri oldukça zordur. Ancak zor olmakla birlikte bu imkânsız değildir. Ahlaki değerlere gerçekten inanmış her birey, hangi ortam ve şartlarda olursa olsun, toplumdan uzaklaşmadan ama hiçbir kötülüğe bulaşmadan hayatının amacı olarak gördüğü değerleri yaşamaktan asla vazgeçemez, vazgeçmemelidir.
İslam siyaset felsefesinde bazı filozof ve düşünürler, erdemsiz toplumlarda özellikle yöneticilerin eliyle haksızlık, adaletsizlik, liyakatsizlik gibi hukuk ve ahlak dışı uygulamaların yaygınlaşması karşısında erdemli ‘yalnız insanın’ nasıl bir tutum ve tavır ortaya koyması gerektiği konusunda teori ve kuramlar geliştirmişlerdir. Bu kuramların temel amacı, hukuksuzluk ve ahlaksızlığın yaygınlaştığı erdemsiz bir toplumda ahlaklı kalabilmenin yol, yöntem ve tedbirlerinin neler olduğunu ortaya koymaktır.
Nefes Aldığımız Sürece Umudumuz olmalıdır
Kökeni Antik Çağa dayanan Latince bir özdeyiş var: “Nefes aldığım sürece umudum vardır.” Bu özdeyiş, hayatın şartları ne kadar zor görünürse görünsün, hayatta olduğumuz ve nefes aldığımız sürece, oyunun hala devam ettiğini ve yeni bir hamle yapma şansımızın daima olduğunu anlatır. Başka bir deyişle bir insan nefes almaya devam ettikçe hayatta karşılaştığı zorlukların mutlaka bir çözümü ve çaresinin bulunabileceğini ifade eder.
Bu cümle aynı zamanda bir değişim gücünü ve tükenmeyen bir umudu vurgulamaktadır. Nefes aldığın sürece, hayatta seni mutsuz eden şeyleri değiştirebilme ve pes etmeden yeniden başlama gücüne sahipsin demektir. Bugün hala nefes alabiliyorsan bu, hayatın sana sunduğu en değerli fırsattır. Eğer zorluklar karşısında pes edip umutsuzluğa düşmüşsen bu durum sonuç itibariyle ölümle eşdeğerdir. Halbuki sen henüz ölmedin, hala nefes alıyorsun. Eski Yunanlılarda şair Teokritos’un “"Hayat varsa umut vardır ve sadece ölülerin umudu yoktur" dizeleri bu düşünceyi çok çarpıcı bir biçimde ifade etmektedir. Yani gelecekten sadece ölüler umudunu keser. Zaten bir insanda geleceğe dair umut kalmamışsa o artık yaşayan ölü demektir.
"Nefes aldığım sürece umudum var" sözü, sadece biyolojik olarak hayatta kalmayı değil, aslında zihinsel bir uyanıklığı da anlatır. Çoğu zaman işler yolunda gitmediği zamanlarda her şeyin biteceğine dair endişeye kapılıyoruz; oysa o an derin bir nefes alıp durmak, zihnimize "hala yaşıyorum ve ölmedim, bu fırtına geçebilir ve yeni bir hamle yapabilirim" iradesini ortaya koymak gerekir. Bu derin felsefi düşünceyi günlük hayatımıza hâkim kılmak için şu pencereden bakabiliriz: *ne kadar zor bir durumla karşılaşmış olursak olalım aldığımız her nefes, geleceği yeniden şekillendirmek için bize verilen yeni bir imkandır. Bazen dışarıdan bakıldığında her şey bitmiş ya da tükenmiş gibi görünebilir. *İçimizde o görünmez hayat enerjisi olan nefes, doğru zamanı bekleyen bir tohum olabilir. *Eğer hala nefes alıyorsak, hala düşünebiliyoruz ve daha da önemlisi eylem yapabiliyoruz demektir. Bu aşamada atılacak en küçük adım bile teslimiyeti ortadan kaldırarak umudu gerçeğe dönüştürecektir.
Mevlana’nın “Umut oldukça, her yeni gün yeni bir başlangıçtır” mısraları, ‘nefes aldığım sürece umudum vardır’ düşüncesinin başka bir anlatımıdır. “Can çıkmadan umut kesilmez” şeklindeki Türk atasözü de bir iş kesin olarak sonuçlanmadan o işin peşini bırakmamak gerektiği anlamına gelmekte, zor durumlarda bile son ana kadar her zaman bir kurtuluş veya iyileşme ihtimalinin bulunduğunu anlatmaktadır. Kur’an’da daima umutlu olmak gerektiği konusu inançla bağlantı kurularak anlatılır: “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü inkâr edenlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez” (Yusuf Suresi, 87). O halde umudunu ve geleceğe dair inancını yitiren insan, en büyük motivasyon kaynağından mahrum olmuş demektir. Çünkü geleceğe dair taşıdığımız umudun arka planında büyük bir inanç ve sarsılmaz bir irade ve kararlılık saklıdır. Hz. Peygamber’in “Güneşi sağ elime ayı sol elime koysalar davamdan asla vazgeçmeyeceğim”[1] şeklindeki kararlı tavır ve tutumu, toplumsal hayatın en zor şartlarında bile erdemli kalabilecek ideal insan tipinin davranışlarına örnek oluşturmaktadır. Bu ideal, zulme ve kötülüğe bulaşmama hatta mümkünse ona engel olma, adalet ve iyiliği topluma hâkim kılma iradesi ve kararlılığıdır.
Umut Ama Nasıl Bir Umut: Ütopya Değil Akıllıca Tasarlanmış Bir İdeal
Umut, insan için hangi şartlarda nasıl bir kurtuluş rolü oynayabilir? Ahlak felsefesinin ‘olan’ ile ‘olması gereken’ kavramları arasındaki ayrımı dikkate alarak düşünecek olursak, şuan mevcut ‘olan’ kötülüklerden kurtulup ‘olması gereken’ iyiye ulaşma yolları nedir? toplumsal işlevi olmayan, hayali (ütopik) amaçlar taşıyan umut, insana kurtuluş sunabilmekten uzaktır. Umut, insanı hayatın gerçek sorunlarından uzaklaştırarak masa başında hazırlanan reçeteleri çözüm sanma tuzağına düşürmemelidir. Bu konuda bir ahlak felsefesi filozofu olan G. E. Moore’un, 1. Dünya Savaşı sırasında dünyanın yaşadığı sorunlara sırtını dönüp Cambridge Üniversitesi’ndeki odasında adeta inzivaya çekilerek ahlak felsefesi yapması eleştirilmiştir. Çünkü ahlaki sorunların çözümlenmesi toplumsal hayattan bağımsız olamaz. Böyle bir ortamda filozof ve düşünürlerin, masa başında reçete yazarak toplumsal sorunları çözmesi mümkün değildir. Dolayısıyla insanın umudu, onun kendi yetkinliğini gerçekleştirdiği ahlaki zemin olan toplumdan bağımsız düşünülemez. Umudun işlevi, insan ilişkilerinin yaşandığı toplumda kendini göstermektedir.
Umudun işlevinin, insan ilişkilerinin yaşandığı toplumsal hayatta kendini gösterdiği düşüncesinden hareketle siyaset-ahlak ilişkisine kısaca felsefi bir yaklaşımda bulunmakta yarar vardır. Farabi’ye göre ahlâk-siyaset ilişkileri, hayatın amacını oluşturan mutluluk kavramı etrafında şekillenir. Mutluluk ise hem bu dünya hem de ahret için bizatihi kendisi en yüce bir gaye ve insanın erişeceği en yüksek iyilik anlamına gelir. Bu tanıma göre mutluluk, ahlâk ve siyaset alanlarının merkezinde bulunan bir kavramdır. Farabi’de ahlak, toplumsal hayatın içinde; çarşıya-pazara, ticarete, eğitime, devlet yönetimine (siyasete), yani sosyal hayatın her alanına yön veren ilkelerdir. Farabi’nin ahlâk ve siyaset ilişkisi ekseninde ortaya koyduğu bu görüşler çerçevesinde baktığımızda, günümüzde ahlak ile siyaset arasındaki mesafe oldukça açılmıştır. Ahlaki değerlere bağlı olarak yürümesi gereken siyaset alanı, gittikçe ahlaki değerlerden kopmaktadır. Modern dönemde ahlâk ve siyaset alanları neredeyse tamamen birbirlerinden bağımsız otonom alanlar olarak görülmüş, Farabi’nin bu disiplinler arasındaki bütüncül anlayışı terkedilmiş ve siyaset büyük ölçüde ahlaktan ve değerlerden uzaklaşmıştır. Bu yüzden insanlık, Farabi’nin felsefi görüşlerinin temelini oluşturan, insanları mutluluğa götürecek erdemli şehirlerden (Medinetü’l-Fazıla) mahrum bulunmaktadır.
Ahlak felsefesinin ‘olan-olması gereken’ kavramları üzerinden söyleyecek olursak; bugün ‘olan’, mevcut yaşanan durumdur ki bu alan ciddi anlamda sorunludur. ‘Olması gereken’ ise, umudumuzun hedefi olan mevcut yaşadığımız sorunların çözülmesidir. İnsanlık açısından bugün ‘olan’ yani mevcut yaşanan durum; savaş, işgal, soykırım, açlık-yoksulluk, haksızlık ve adaletsizliktir. Uluslararası hukuk ve adalet değerleri yok sayılmakta, insanlığın uzun süreli çabalarıyla gerçekleştirilen uluslararası insan hakları sözleşmeleri bir gecede çöp sepetine atılmaktadır. Bu durumda ‘Olması gereken’ ise, haksızlık ve adaletsizliklerin olmadığı barış içinde bir dünyadır. Yani Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi: ‘Yurtta sulh cihanda sulh’. İsabetle söylenmiş olan bu sözün “…Sulh daima hayırlıdır” (Nisa, 128) şeklindeki ilahi buyruğun siyaset alanına yansıyan boyutu olduğu söylenebilir.[2]
Umut, sadece umut etmekle değil, umudun işlevsel hale gelmesi yani toplumsal hayatta gerçekleşmesi için akıllı bir biçimde çaba harcamakla gerçekleşebilir. Umut, hayalperestlik değildir ama geleceğe ilişkin yeni hamleler yaptıran eylemleri içinde barındırmalıdır. Umuda bir virüs gibi yapışan olumsuz duygulardan beslenen zihinsel tembelliğe karşı uyanık olmak ve umudu bir hayat ilkesi olarak yeniden düşünmek gerekmektedir. “Nefes aldığım sürece umudum vardır.” sözü, bütün olumsuz şartlara rağmen umudun varlığına ve insanın motivasyonuna vurgu yaptığı için değerlidir. Dolayısıyla yarına dair umutlu olmak, geleceğin bugünden daha iyi olacağına ilişkin sırf ütopyaya dayanan bir gelecek beklentisini değil, ideal bir hedef olarak yarını bugünden akıllıca hazırlamayı ifade eder. Bu nedenle "Nefes aldığın sürece umut var demektir” felsefesi tesadüfi bir iyimserlik değil, ayağı yere basan köklü bir entelektüel sorumluluktur. Gerçek bir umudu taşımak, yapılması gerekeni en iyi şekilde yapıp sonucunu beklemektir. Başka bir deyişle tedbire başvurduktan sonra işi takdire bırakmaktır. Ahlaki sorumluluk açısından bakıldığında; akılla düşünülen eylemlerin sonuçlarını o eylemi gerçekleştirmeden önce görebilme, bizi aklı başında olma ve basiretli davranma gibi kavramlara götürür. Bu anlamda umut eylemi, bir eylemi gerçekleştirmeye elverişli bilgiye, çabaya, yol ve yönteme dayanmalıdır. Kısaca, umudun toplumsal hayatta somut olarak gerçeklik kazanması, büyük ölçüde ter dökmeye ve çaba göstermeye bağlıdır. Geleceğe dair umudunu yitiren bir insanın ölüden bir farkı yoktur.
Erdemsiz Bir Toplumda Geleceğe Umutla Bakabilmek
Umut, ‘bir şeyin gerçekleşmesini arzu etmek’ anlamına gelmekte, halk arasında genellikle ‘umut etmek’ ya da ‘umut bağlamak’ şeklinde kullanılmaktadır. Bu nedenle umut etmek, geleceğe dönük bir beklenti olduğundan eğer umut yoksa hayat için itici bir çaba da yok demektir. Aslında umut, geleceğe dair zihin dünyamızdaki duygu durumumuzun dengeli halidir. Nitekim İslam ahlak felsefesinde umut, havf (korku) ve reca (umut) arasındaki denge hali olarak kabul edilir. Bu denge, canımızın yandığı hallerde bile yapılması gerekeni akıllıca ve temkinle yapmanın, kırıp dökmeden zorluklara direnmenin etik/ahlaki zemini olarak sağlanır.
Bazen hayatımızın dönüm noktaları vardır; her şeyin bittiğini düşünmeye başladığımız durumlar ve anlar… İşte böyle zor durumlarda pes etmeden, ‘bu iş artık bitti’ demeden yeniden başlama iradesine, inancına sahip olabiliyor ve her şeye rağmen devam edebilme enerjisini kendi içimizde hissedebiliyorsak, hayatımızı, umutsuzluğun vereceği ölümle eşdeğer yıkımdan kurtarabiliriz. Bu duruşumuz, dış dünyaya egemen olan erdemsizliklere, kötülüklere bulaşmak yerine, bize kendi iç dünyamızı tahkim etme, karakterimize odaklanma imkânı sunabilir. Bugün etkin güçlere sahip olan bir kesimin erdemsizliği tercih etmesi karşısında sürü psikolojisine kapılarak kötülüklerin parçası olmak yerine, toplumla ilişkiyi kesmeden ama kötülere ve kötülüklere mesafe koymak; erdemli insanların sayısı az da olsa onlarla birlikte olmak ve bireysel vicdan ve karakteri sağlam tutmak suretiyle geleceğin erdemli toplumunu oluşturacak/yeşertecek tohumlar olabilmek, ideal insan tipinin yapması gereken işlerdir.
Günümüzde küresel güç odakları tarafından organize edildiği artık bilinen ve dünyada büyük yıkıma neden olan salgınların, savaşların, adaletsizliklerin, işgallerin ve soykırımların yaşandığı; uluslararası hukuk ve insan hakları ihlallerinin yaygınlaştığı dünyada yarına nasıl umutla bakabiliriz? Erdemsizliğin yaygınlaştığı bir toplumda, ahlaklı olarak kalmak isteyen ideal insan tipinin hareket tarzı ve tutumu ne olmalıdır?
Endülüs filozoflarından İbni Bacce, Tedbiru’l-Mütevahhid isimli eserinde; erdemsiz bir toplumda yaşamak zorunda kalan ahlaklı (mütevahhid) kişilerin, ahlaki olgunluğunu nasıl koruması gerektiğine ya da ahlaki erdemlerden uzaklaşmış bir toplumda nasıl ahlaklı olarak kalınabileceğine dair bazı tedbirler ortaya koyar. İbni Bâcce’nin bu tedbirleri şu şekilde sıralanabilir; • Zihni ve Ruhi Hicret: erdemli insanın fiziksel olarak toplumdan kaçmasını değil, zihinsel olarak erdemsizlikle arasına mesafe koymak; erdemsiz kalabalıkların içinde yaşarken, onların yozlaşmış değerlerine ruhunu kapatmak; kötülüklere bulaşmak yerine bireyin kendi iç dünyasını tahkim etmek. • İlahi ve Akli Olana Yönelme: Toplumun geçici hırsları, çıkarları ve hukuksuzlukları yerine evrensel hukuka, değişmez etik değerlere ve aklıselime tabi olmak insanı savrulmaktan korur. • Erdemli Arkadaşlıklar ve Dayanışma: Toplumda eğer hiç erdemli insan yoksa "yalnızlığı" en büyük dost bilmek; eğer varsa da sayıları ne kadar az olursa olsun onlarla entelektüel ve ahlaki bir bağ kurmak ve bireysel vicdanı sağlam tutmak suretiyle geleceğin erdemli toplumunu oluşturacak/yeşertecek ‘tohum’ olabilmek.
İbni Bacce'nin söz konusu eserinde yer alan en çok dikkate değer metafor; erdemsiz bir toplumda 'yalnız' kalan bireyin (mütevahhidin), toplumdan tamamen uzaklaşmadan ama kötülüklere de bulaşmadan kendi iç dünyasını etik değerlerle güçlü kılmaya yönelmesi; böylece güçlendirerek devam ettirdiği zihinsel, psikolojik, düşünsel ve manevi yapısının, gelecekte yeniden erdemli toplumu inşa edecek adeta bir tohuma benzetilmesidir. Bu ‘tohum’ benzetmesi, aslında insanlığın tarihte geçirdiği tüm karanlık dönemlerde neden tamamen yok olmadığını açıklamaktadır. Toplumun ahlak ve hukuk alanında çölleştiği bir dönemde; o erdemli yalnız birey (mütevahhid), etik ve erdemin genetik kodlarını kendi zihninde, ruhunda ve hayat tarzında saklayan kutsal bir koruma sandığına dönüşür. Bu haliyle erdemli mütevahhid birey, kökleri derin ve sağlam olan çınara benzer ki, ne kadar güçlü akarsa aksın hiçbir sel felaketi onu yerinden söküp atamaz.
İbni Bacce’nin eserinde önerilen bu tedbirler, insanlığın her döneminde herhangi bir toplumda karşılaşılabilecek erdemsizlik ve kötülüklere karşı ideal insanlara yol göstermektedir. Bugün dünyanın gidişatındaki haksızlık ve adaletsizlikleri net bir şekilde gördüğü halde geleceğe dair umudu korumak takdire şayan entelektüel bir olgunluktur. Küresel anlamda uluslararası hukuk sistemlerinin, anlaşmaların ve etik değerlerin zedelendiği dönemler tarih boyunca hep olmuştur. Ancak insanlığı bu tür büyük felaketlerden kurtaracak şey, sistemlerin mükemmelliği değil, herkes erdemsiz olsa bile ben ahlaki değerleri savunmaya devam edeceğim diyen kâmil insanların umudu ve iradesidir. Böyle erdemli insanların dik duruşu, dış şartların olumsuzluklarına veya çoğunluğun ne yaptığına bağlı olmayıp gücünü, yıkılması imkânsız bir kaleye benzeyen kendi sağlam vicdanlarından alırlar. Hayatın en zor dönemlerinde bile doğru yerde duran sayıca az olan bu insanlar, gecenin karanlığının en yoğun olduğu anlarda diğer insanlar için adeta bir deniz feneri işlevi görürler. Asıl erdemli olan davranış, toplumdan tamamen uzaklaşarak inzivaya çekilmek gibi kolay olanı seçmek değil, zor ve meşakkatli de olsa toplumun içinde kalmak ama erdemsiz toplumdaki kirli suların kendi temiz kaynağımıza karışmasına izin vermemektir. Zaten insanın yeryüzündeki imtihanı, ancak toplumsal hayatın içinde anlamlı hale gelir.
SONUÇ
Sonuç olarak; haksızlık ve adaletsizliklerin ordu erdemsiz bir toplumda; kötülüklere alet olmadan, başkalarına zarar vermeden vicdani, ahlaki ve insani değerleri önceleyerek bir tutum belirlemek gerekir. İslam filozofu İbni Bacce, erdemsiz bir toplumda kötülüklere bulaşmamayı, toplumdan tamamen uzaklaşmadan (çünkü toplum içinde kalması onun imtihanı için gereklidir) kendi ruh ve zihin dünyasını tahkim etmeyi önermektedir. Erdemsiz bir toplumda yapılması gereken, kötülüklere ortak olmak değil, İbni Bacce gibi düşünürlerin geliştirdiği ‘bireysel yönetim’ kuramı doğrultusunda, gelecekte erdemli toplumun temellerini atacak ahlaklı insan unsurunun inşası için sağlam bir tefekkür ve irade yeteneğine sahip nesiller yetiştirmektir.
İnsan nefes aldığı, zihnini ve ahlakını koruduğu sürece, en zor dönemlerde bile insanlık için her zaman bir çıkış yolu vardır. "Nefes aldığın sürece umut var demektir" ya da "Hakikat bildiğin yolda yalnız kalsan bile yürümeye devam et!" ilkesi, rüzgârın yönüne göre eğilenlerin değil, kökleri adalete ve erdeme bağlı olan sarsılmaz çınarların şiarıdır. Toplumda sayıca az da olsa ahlaklı insanların gönüllerinde erdem tohumları var olduğu sürece, kurumuş topraklar yeşerecek ve bu ‘tohumlar’ er ya da geç kendi baharına kavuşacaktır. Bilinmelidir ki bir tohum, kışın en sert olduğu dönemde toprağın altında beklerken ‘ölü’ gibi görünse de onun derdi o anki fırtınayla kavga etmek değil, içindeki hayatı bahara taşımaktır. Bugün her alanda ilkeli bir duruşla ruhumuzu kötülüklerden uzak tutarak içimizdeki erdem tohumunu korumak ve geleceğin erdemli toplumunu ve dünyasını kurmak kendi elimizdedir.
KAYNAKÇA
Mevlüt UYANIK, İslam Felsefesinde Bireysel Yönetim ve Bireysel Ahlak Tasavvuru - İbni Bacce’nin Kitabı Tedbirü’l-Mütevahhid Bağlamında Bir Okuma, Tedbirü’l-Mütevahhid Kitabı İçinde, Elis Yayınları, Ankara 2017, s. 143-182.
Aygün AKYOL, Kitlelerin Tahakkümüne Karşı Bireysel Yönetim - Tedbirü’l-Mütevahhid Merkezli Bir İnceleme, Tedbirü’l-Mütevahhid Kitabı İçinde, Elis Yayınları, Ankara 2017, s. 183-218
Atilla ARKAN, Farabi’nin Gözüyle Ahlâk-Siyaset İlişkilerinin Analizi, 2. Siyasette ve Yönetimde Etik Sempozyumu Bildiriler Kitabı, Sakarya 2005, s.387-396.
Hakan POYRAZ, Umutla Bakmak (Makale), Taşbaşı Dergisi, Sayı: 5, Aralık 2025, s. 17-21.
[1] İbni Hişam, Siret, I, 101.
[2] Allah Teala, sulh konusunda başka bir ayette şöyle buyurmuştur: “Mü’minler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulun (onları sulh edin) ve Allah’tan korkun ki size merhamet edilsin” (Hucurat, 10)