En eski, 1967 Arap-İsrail savaşını hatırlıyorum. Harman yerinde akranlarımla koşturup oynarken köylülerin sohbetinden kulaklarıma çalınırdı. "Kuds-i Şerif düşmüş" dediklerinde yüzlerinin nasıl düştüğünü bugün gibi hatırlıyorum. Arap çöllerinin derinliklerinden değil de hemen şu tepenin ardındaki bir yerden bahsediyor gibiydiler. Bizim köylülerin zihninde Kudüs, o kadar yakındı ki sora sora bulunabilirdi. "Meriv bi pirse diçe Qudse" derlerdi. "Araplar İsrail'le baş edemiyormuş, bu yüzden Türkiye İsrail'e, bırak Arapları, gel biz savaşalım diyormuş, ama İsrail kabul etmiyormuş" diyorlardı, olanca safiyetleriyle. "Ah, bir razı olsa gavur, alimallah yirmi dört saatte Kuds-ı Şerif'i alırız" diyordu biri. Yasin Aktay'ın günlerdir "Yeni Şafak"taki köşesinde cevabını aradığı "Vatan toprağı nasıl Arap çölü oldu?" sorusunu görünce o sahne aklıma geldi. Kudüs'ün 67 savaşından önce birinci cihan harbinde, hala sebepleri askeri bakımdan anlaşılamamış bir "ricat" ile düşüşünü irdeliyor Aktay. Kudüs gibi diğer "vatan toprakları"ndan "çekilme"nin yüzyıl boyunca bize zafer ve kurtuluş olarak yutturulması da ayrıca kahredici.
Bugünlerde yine bir diğer "vatan toprağı" Suriye gündemde. "Arap-Kürt savaşı" diyorlar, akıl alır gibi değil. Aslında vatan toprağı iken "Diyar-ı Şam" diyorduk. Şam-ı Şerif henüz Suriye olmamıştı. Kürt'ün, Türk'ün, Arap'ın değil, ümmetin, yani hepimizindi. Çölleştirilince, Suriye oluverdi. Yüz küsur yıl önce askeri ufuklarımız henüz tel örgülerle çevrilmemişken, uçsuz bucaksız zihin ufkumuzun bir başka bucağıydı.