“Batı hayranları kendi muhitlerine olduğu gibi, o zihniyete de çok yabancıdırlar. Şu halde zihniyetleri, Batı zihniyetine nispetle sadece bir asalaktır. Kendileri ise, cemiyete karşı ilgisiz kalmakla beraber yine onun sayesinde yaşıyorlar ... Öyleyse bu bakımdan da cemiyetin sırtında bir asalaktır. “
“Milletçe yükselmek için Batı medeniyetinden istifade etmek lüzumunu duyduk. Bu düşünce, nasıl olduysa “bunun için mutlaka batılılaşmamız gereklidir” gibi yanlış bir kanaat doğurdu. İşte bütün gayretlerimizi faydasız ve güdük bırakan en esaslı yanlışımız bu olmuştur. Bu yanlış kanaatten bir de “kurtulmak için her bakımdan batı milletlerini taklide mahkumuz” fikri doğmuştur ki, bu da öteki kadar kötü ve yersizdir. Ne yazık ki, bu kanaat ve zanlara uyarak bütün varlığımızla taklide koyulduk. Bunu o kadar başardık ki, inancı, his ve an'anesi, ilim ve fenni tamamen taklitten ibaret sahte bir dünya kurabildik.”
“Bütün yeni ve meçhul şeylere göstermekte olduğumuz aşırı tutkunluk, bunların fayda ve zararlarını iyi bilmediğimizden doğuyor. Halbuki yeni ve meçhul olan şeyler, çok defa beklenmedik kötü neticeler doğururlar. Bunlar, yerleşmiş gelenek ve alışkanlıkları yıkarak, bazı kıymetleri his ve inançları incitirler. Bu ise, cemiyetin maddi ve manevi varlıklarını sarsar. Bu yüzden yeniliklerin en ileri ve en mesut milletlerinde bile itimatsızlık hatta endişe ve korku uyandırdığını görüyoruz. Ama biz, yeni ve meçhul her şeye karşı gösterdiğimiz bu garip tutkunluğu, sonsuz bir ilerleme aşkı gibi anlıyor, hatta bununla iftihar da ediyoruz.”
“Batı medeniyetinden istifade teşebbüslerimizin hezimetle neticelenmesine rağmen şunu da itiraf etmeliyiz ki, milli terakkimizi temin etmek için, o medeniyetten büyük ölçüde faydalanmaya mecburuz. Ancak bizzat yaptığımız tecrübeler kat'i olarak ispat etmiştir ki, batı medeniyetinden hakikaten istifade edebilmemiz onu aynen tatbik ile mümkün değildir. İşimiz, medeniyetimizin gelişmesi için gerekli ve ona uyabilecek olan şeyleri batıdan alarak, kendimize tatbik etmekten ibaret olmalıydı.”
“Bu suretle, batı medeniyetinin özellikleri olan ve üstünlüğünün sebebi bulunan ilim zihniyeti ile tecrübe usulünü birleştirerek meydana çıkaracağımız binlerce hakikat, binlerce hatanın tamir olunmasını sağlayacaktır. Bu düzeltmeler sırasında şu hakikatı da öğreneceğiz: Bizim idealimiz, içtimai ve siyasi kanaatlerimiz, tamamiyle dinimizden doğmuştur.”
“Bizim gibi vatan toprağını korumak uğrunda asırlardan beri, kanını cömertçe dökmüş olan bir milletin, “manevi vatan” ına karşı ilgisiz kalıp, sevgisizlik ve saygısızlık göstermesi tasavvuru güç, anlaşılmaz bir hatadır. Gerçi zamana hiçbir şey dayanmaz. O kanun ve an'aneler de her şey gibi gelişmeye muhtaçtır. Fakat bu hakikat onların bizimle olan bağlarını kuvvetlendirip muhafazalarına gayret etmemizi gerektirir, yoksa alakayı kesmemizi değil. Çünkü ilgimizi kesersek, tabii olarak gelişemez gerilerler. Şu halde, milli değerlerimizin ister bizim ihmalimizle olsun, ister bir darbe zoru ile olsun ortadan kalkması, esarete düşmemizden başka bir netice vermez. Ancak şu farkla ki, birincisinde isteyerek, ikincisinde istemeyerek esarete düşülmüş olur. Bugüne kadar pek haksız olarak hakir gördüğümüz medeniyetimize muhabbet ve hizmet etmek lazım olduğunu sonunda iyice anlayacağız.”
“İçinde ümitsizce çırpınıp durduğumuz şu elemli buhranın tek sebebi, batı medeniyetine kayıtsız şartsız girmek ve kendi medeniyetimizi tanımamak isteyişimizdir. Bu buhran ancak, o fahiş hatanın tam olarak anlaşılıp yukarıda izah edildiği şekilde tamirine çalışılması ile ortadan kaldırılabilir.”
“Ancak bundan sonra, milli kabiliyetimizin tabii bir akış içinde gelişmesi mümkün olur. Bizler de o zaman, bunca ızdıraplı senelerin bıraktığı izleri tamir ve tedavi yolunda, imkân ve çare gösterebilecek, verimli, canlı bir fikir faaliyetine yeniden başlamaya muvaffak olabiliriz.”
Geçtiğimiz cumartesi akşamı bir televizyon programında Dr. Savaş BARKÇİN’e denk gelince o kanalda takıldım kaldım. Sohbetinden çok faydalandığımı ifade etmek isterim.
Sohbetin bir bölümünde hâlâ batı karşısındaki eziklik duygusundan tam anlamıyla kurtulamadığımıza örnekleriyle dikkat çekerek bu konudaki üzüntüsünü ifade etti.
Onun bu çerçevedeki sözleri beni yukarıda bazı bölümlerini alıntıladığım esere götürdü. Ve bu haftaki yazımda bunları sizinle paylaşmak istedim.
Okuduğunuzda eserin hangi dönemde yazıldığını düşündünüz mü bilmiyorum ama aşağıdaki satırlara geçmeden bunu bir düşünün isterim. Bakalım isabetli bir tahmin olacak mı?
Kendisi çok önemli ve değerli bir devlet adamı olmasının yanında belki daha da ötesinde bir mütefekkir olan Said Halim Paşa’ya ait bir eserdir.
Bu alıntıladığım bölümler 1917 yılında ilk basımı yapılan “Fikrî Buhranımız” adlı eserine aittir. Ben bunun yıllar sonra Tercüman Gazetesinin 1001 Temel Eser kapsamında M.Ertuğrul Düzdağ tarafından günümüz Türkçesine çevrilerek basımı yapılan Buhranlarımız – Said Halim Paşa baskısından faydalandım.
Şimdilik üzerinde bir yorum ya da değerlendirme yapmak istemiyorum. Okuyanlarınızdan mutlaka bu çerçevede bir zihin egzersizi yapacak olanlar çıkacaktır zaten ki paylaşmamdaki ana maksat da bu.
Sadece ilk paragraftaki “asalaklık” ile ilgili tespitin o günden bugüne her daim hayat bulmuş olduğunu ve hala güncelliğini koruduğunu görmenin beni üzdüğünü paylaşmadan edemeyeceğim.
Tarihi kendi dönemine ait eserlerden okumak çok daha sağlıklı bir değerlendirme imkânı sunuyor insana.
Vesselam.