İçimizdeki eğilim, dışımızdaki sistem, çağın yeni suretleri... Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey nostaljik yakınmalar değil; insanı yeniden kuracak ciddi bir medeniyet fikridir. Mesele yalnız çocukları veya gençleri korumak değil; insanı korumaktır. Mesele yalnız şiddeti önlemek değil; insanın içindeki iyiliği büyütecek şartları kurmaktır. Çünkü medeniyet, en derin anlamıyla, iyi insanı tesadüfe bırakmama sanatıdır.

Kötülük hakkında konuşurken çoğu zaman iki kolay yola sapıyoruz: Ya onu "ötekilerin" hanesine yazıp kendimizi temize çıkarıyoruz ya da onu bir kader gibi anlatıp sorumluluğu göğe doğru itiyoruz. Oysa kötülük, tam da bu iki kolaylığın arasında, insanın hem iç dünyasında hem de kurduğu dünyada ısrarla duran bir meseledir.
İçimizde bir eğilimdir; dışımızda bir düzenek;çağımızda ise yeni bir hız, yeni bir görünürlük ve yeni bir dağılma biçimidir. Bu yüzden kötülük meselesi, yalnız ahlaki bir tepki değil, aynı zamanda zihni ve fikri bir uyanıklık ister.
Kötülüğün en tehlikeli yanı, her zaman korkunç görünmemesidir. Bazen sıradanlaşır, günlük dilin içine sızar, "normal" diye dolaşıma girer. Kimi zaman da tam tersine, göz kamaştıran büyük anlatıların içine saklanır: güvenlik, refah, düzen, medeniyet, ilerleme, temizlik...
Kötülük çoğu zaman kendini iyilik diliyle pazarlayabilir. İnsanı asıl ürküten de budur: Kötülük yalnız karanlıkta değil, ışık kılığı içinde de dolaşabilir. Onun için kötülüğü teşhis etmek, yalnızca öfkeye değil, kavrayışa; yalnızca tepkiye değil, temyize; yalnızca hisse değil, hikmete de muhtaçtır.
Kötülüğün kaynağı: İnsan mı, dünya mı, ilahi mi?
Çağdaş insanın kötülükle ilişkisi garip bir ikilem taşır. Bir yandan birey yüceltilir; her şeyin faili birey ilan edilir. Öte yandan kötülük devasa sistemlere, algoritmalara, piyasalara, kurumlara, savaş makinelerine, propaganda aygıtlarına dağıtılır. Sonuçta suçluluk hissi artar ama sorumluluk duygusu azalır. Çünkü fail belirsizleştiğinde vicdan da pusulasını şaşırır.