Giriş
Dünya siyasi dengesi giderek hızla değişiyor. Gücünü her geçen gün artıran ve dünya liderliğine gözünü diken Çin karşısında ipin ucunun kaçmakta olduğunu gören ABD, bunu durdurmak için kendi kurduğu 80 yıllık siyasi ve askeri yapıları yıkıp, kendi çıkarlarına göre yenilerini kurmaya çalışıyor. ABD başına geçen müteahhit patron, mesleğinin gereği ucuza kapattığı eski binaları yıkıp yenilerini yapıp yüksek fiyatlarla satıp çok kazanmaya alıştığı için, aynı taktikle dünyayı da soymaya niyetli. Venezuela petrolünü ucuza kapattıktan sonra İran petrolünü de kapatıp Çin’i enerji kaynaklarından mahrum bırakmaya ve Çin’in gücünü kırarak en büyük sömürgesi haline getirmeye çalışmaktadır. Tabii Çin de boş duracak değil, bütün gücü ile el altından İran’ı destekliyor. Sanki siyasi bir delinin eliyle yeni bir Dünya savaşı yaklaşıyor gibi. Önlemek mümkün mü? Küçük bir ihtimal ama belki… Her şeyden önce dünya barışı, Müslümanların güçlü ve etkin hale gelmelerine bağlı…
Haramilerin yön verdiği dünya politikalarında maalesef halkı Müslüman ülkeler etkisiz. Erdoğan’ın gayretleri sürüyor ama henüz, hem Müslüman ümmet olarak hem de Türk Devletleri olarak birliğe ve yeterli güce ulaşmış değiliz. Tüm Müslümanların birliği için öncelikle Avrupa’nın bize bulaştırdığı “ırkçılık” hastalığından bir an önce kurtulmak gerekiyor. Aynen Kur’an âyetleri gibi, “farklı ırklar-renkler-diller” de Allâh’ın âyetleridir. Çiçek bahçesinin birbirinden farklı gül-karanfil-manolya-papatya çiçekleri gibi, farklı ırklar da insanlık bahçesinin farklı renk ve biçimdeki çiçekleridir ve hepsi değerli, hepsi güzeldir... Nitekim Hazret-i Ali’nin(r.a.), Hıristiyanların çok olduğu Mısır’a vali tayin ettiği Mâlik bin Hâris’e yazdığı emirnâmede yer alan şu seçme sözler, o gün olduğu gibi bugün de Müslümanların dünya çapında olması lazım gelen yaklaşımını, güzel bir şekilde özetliyor:
“İnsanlara, canavarın sürüye bakması gibi bakma! Onlara karşı kalbinde sevgi, merhamet ve iyilik duyguları besle! Çünkü bütün insanlar, ya dinde kardeşin ya da yaratılışta eşindir. İnsanlar hatâ edebilir, başlarına iş gelebilir. Düşenin elinden tut, kendin için Allâh’ın affını istiyorsan, sen de insanları affet, onları bağışla!“ (https://www.islamveihsan.com/hz-alinin-ra-sozleri.html).
Bu nedenle Kur’an, insanlar arası üstünlüğün Allâh vergisi olan fıtratta değil, kulların çalışarak elde edecekleri takvada olduğunu bildiriyor. Şu halde dinini bilen, ahlaklı, takvalı kara derili bir zenci Müslüman kardeşimiz; sarı saçlı, beyaz tenli hırsız bir müteahhit başkandan kat kat değerlidir. Ama önemli olan, bunu sadece Müslümanlara değil tüm insanlığa öğretebilmektir. Ancak şimdilik bu da çok zor görünüyor. Vahyin aydınlatıcı ışığını, tüm insanlara ve özellikle de kendi Müslüman insanlarımıza öğretmemiz gerekiyor. Bu niyetle, önemli gördüğümüz bu konuda en sağlam kaynağımız olan Kur’an ayetlerini tarayıp, “Nefsün Vâhidetün” kavramına açıklık getirerek, tüm insanlığın çok anadan ve çok babadan değil, “bir ana”dan ve “bir baba”dan türemiş “biyolojik kardeşler” olduğunu ortaya koymaya çalışacağız. Böylece Allâh katında sadece Türkün, Kürdün, Arabın… değil, daha genel olarak ABD’li, Avrupa’lı, Çinli… tüm insanların da fıtrat olarak yani biyolojik olarak aynı değerde olduğunun anlaşılmasına katkı vermek istiyoruz. Çünkü görüyoruz ki şeytan, değişmeyen biyolojik kardeşliği de, değişen imâni kardeşliği de unutturarak, maalesef insanları birbirine kırdırıyor...
Genel olarak tüm Müslümanlar, insanların “Âdem babanın ve Havvâ ananın çocukları” olduklarını kabul etse de, ateist-Darwinist evrim teorisinin yaygınlaşmasıyla, bu kabul değişmeye başladı. Avrupalılara göre, örnek olarak; Afrika zencileri ve Avustralya yerlisi aborjinler, henüz evrimin başlarında bulunan maymunumsu insanlardır. Evrim konusunu geniş olarak (Hasan Eryılmaz, Evren ve Hayat, Anadolu Ay Yayınları, Ankara, 2021) kitabımızda işlerken çağdaş bazı ulemanın da, maymunlardan insanların evrimleşmesini kabul ettiğini ve tek değil de oniki gibi “pek çok Âdem” olduğunu yazdıklarını gördük. Tabii ki bu bakış açısı ile, insanlığın tek atadan gelmesini kabul de söz konusu olamaz, ırkçılığın ortadan kalkması da… Ve tabii bu kafaya göre (Müslim ve gayrımüslim fark etmez), beyaz ırk siyah ırktan, Arap ırkı Arap olmayanlardan, Türk ırkı Türk olmayanlardan, Netanyahu’nun ırkı da diğer bütün insanlardan üstün(!) olacaktır. Bu nedenle “Nefsün Vahidetün” ve “tüm insanlığın kardeşliği” konusunu; önce Rasulullah’ın veda hutbesiyle asıl mesajı verip sonra, hadislerle doğacak gereksiz tartışmalara girmeden, Kur’ân âyetlerini esas alarak işlemeye çalışacağız. İnşallah bu, özellikle ırka ağırlık veren kendi Müslüman kardeşlerimize de bir uyarı olur…
Vedâ Hutbesi
Resulullah (a.s.) kendisinden sonra Müslümanların İslâm’dan sapmaması, birbirini kırmaması için gerekli en önemli konuları, vefatından yaklaşık 80 küsur gün önce, son haccındaki veda hutbesinde hatırlatırken, her şeyden önce bu kardeşliği vurguluyordu:
“Ey insanlar! Bilmiyorum, belki de bugünden sonra sizinle bir daha buluşamayacağım… Benim bu sözlerimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki bildirilen kimse burada bulunandan daha iyi anlar ve itaat eder. Ey insanlar! Biliniz ki Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Bütün insanlar Âdem’den gelmiş, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a, beyazın siyaha, siyahın da beyaza hiçbir üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük ancak takvâ iledir… Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Bir Müslüman’ın malı, rızası olmadan diğer bir Müslüman’a helâl olmaz. Sakın zulmetmeyin … küfre ve sapkınlığa düşüp birbirinizin boynunu vurmayın. Size iki emanet bırakıyorum… Bunlar Allah’ın kitabı Kur’an’la peygamberinin sünnetidir…” (Bünyamin Erul, Veda Hutbesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA)).
Bu uzun hutbenin konumuzla ilgili kısa bir alıntısı bile, hükmü açıkça ortaya koyuyor; “ırkı ve rengi ne olursa olsun bütün Müslüman’lar (ve lafzen insanlar) kardeştir”, … eğer bir üstünlük aranacaksa, o da takva iledir. Özellikle son cümle olan “Size iki emanet bırakıyorum. Bunlar Allah’ın kitabı Kur’an’la peygamberinin sünnetidir” ifadesi, bilmeyerek de olsa, Allah ile elçisini birbirinden ayırmaya çalışanlara apaçık bir uyarıdır. Kimseyi aşağılamadan, internet ortamında dolaşan bir yanlış tartışmaya da kısaca açıklık getirelim… Bilindiği gibi Kur’an’ın onlarca ayetinde açıkça “Allah’a ve Rasulüne itaat” emrediliyor. Bu emir, sadece asrı-saadet Müslümanlarını bağlamaz, ahiret gününe kadar gelecek tüm Müslümanları da bağlar. Çünkü Kur’an lafız olarak tarihsel, fakat hüküm olarak ebedidir ve üstelik, Kur’an’ın da sünnetin de kaynağı aynı ağız, aynı kişidir. Problem sadece, kavli olsun veya fiili olsun, sünnetin senedinin sağlam ya da çürük olmasındadır. Sünnetin yani hadisin isnadı kesin ise, Kur’an gibi tüm Müslümanları bağlar. Eğer rivayetler arasında bir çelişki var gibi görünürse; nüzullerine, tarihi ve sosyal yapıya … bağlı olarak çelişki giderilir. Sadece kişileri değil de tüm ümmeti ilgilendiren bir konu ise, son kararı “Emir-ül Müminin” verir. Hele de bu fetva, bir ulema kurulu (Ulü’l-Emr) tarafından verilmişse, işte buna uymak, Müslümanlara farz hale gelir. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin, sizden olan ulü’l-emre de… ”(Nisâ 59). ayeti ulü’l-emri de katarak bu farziyeti ortaya koyar. Kısaca böyle… Ancak, yukarıda alıntılanan kaynakta da belirtildiği üzere bu metin, (Müsned, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn Mâce; Vâkıdî, İbn Hişâm, İbn Sa‘d, Câhiz, Taberî) gibi pek çok hadis ve tarih kitabından derlenerek oluşturulduğu için, yer yer ifadelere bazı itirazlar olabilir. Bu nedenle makalede Kur’an ayetlerine ağırlık verilecektir.
Nefs İle İlgili Mevcut Bilgiler
Nefs, ruh, can, akıl, zihin, insan gibi birbiriyle iç içe giren kavramlarla ilgili özet bilgiler, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA) (https://islamansiklopedisi.org.tr) internet sitesindeki onlarca sayfadan özetlenerek alınırken, sadece kavram ve yazar adı verilecektir. Aynı kavram için farklı yazarlar olması durumunda da ayrı paragraflar halinde verilecektir. Kesilerek alıntılanan hüküm cümlelerinin her biri, meşhur âlimlerimize aittir. Gerekmedikçe isimleri verilmeyecektir, dileyen ayrıntılı bilgi için asıl kaynaklara gidebilir.
(Nefs, Süleyman Uludağ): Sözlükte “ruh, can, hayat, hayatın ilkesi, nefes, varlık, zat, insan, kişi, hevâ ve heves, kan,” gibi anlamlarda açıklanmış, Kuran’da “ruh, zat ve öz varlık” anlamında kullanılmıştır. Süflî arzular, nefsin tanımlanmasını zorlaştırır; bazan olumlu bazan da olumsuz yön öne çıkarılır. Bir bedende bir, üç… yedi nefsin mevcut olduğu ileri sürülmüştür. Nefse kalp de akıl da denmiştir. Ruh ile nefsin aynı veya farklı şeyler olup/olmadığı tartışmalıdır. Kelâm âlimleri nefsin latif bir cisim olduğu görüşündedir. Nazzâm, … nefsin cisim olduğu görüşünü savunur. Eş‘arîler’e göre nefis teneffüs edilen soluk olup, ruhtan ayrı bir şeydir. İbn Hazm ise nefisle ruhun aynı şey olduğunu söyler. Nefsin mânevî bir cevher olduğunu en ciddi şekilde Gazzâlî savunur. Nefsin fâni veya bâki oluşu tartışmalıdır. Bazılarına göre bir bedende, emmâre-levvâme-mutmainne olmak üzere üç nefis mevcuttur. Bir bedende cemâdî (maddî), nebatî, hayvanî ve insanî olmak üzere dört nefsin bulunduğunu kabul edenler de vardır. Tasavvufta nefis denilince kötülüğü emreden nefis anlaşılır. Esma tarikinde nefsin yedi mertebesi (emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye, marziyye, zekiyye/kâmile) olduğu kabul edilir. Muhyiddini Arabî’ye göre insan üç unsurdan oluşur: Beden, nefis ve ruh. Hayvanî nefsin yeri kalptir, maddîdir. Aklî nefis ise ezelî ve ebedîdir,
(Nefs, Ömer Türker): Nefisle ruh terimleri arasında fark bulunduğunu söyleyenler varsa da çoğunluk bir fark olduğunu kabul etmez. Bitkisel nefis, hayvanî nefis, insanî nefis dışında, gök kürelerinin muntazam hareketini sağlayanın felekî nefis gücü olduğu ileri sürülmüştür. Bir kısım kelâmcılara göre, nefis bedene hulûl etmiş veya onunla özdeşleşmiş değildir, yalnızca bedenle birliktelik halinde olup onu yönetir. Her insanın bir tek nefsi vardır, herkesin “ben” sözüyle işaret ettiği şeydir (İbn Sînâ). İnsanî nefis, tümelleri idrak etmesi ve onlar arasında olumlu ve olumsuz hükümler vermesi bakımından nazarî akıl, pratik faaliyetlere yönelmesi bakımından amelî akıl adını alır. Amelî akıl, nazarî akla uyarsa üstün ahlâk, hayvanî yetilere uyarsa kötü huylar ortaya çıkar. İbn Sînâ, kişiliğin tek ve benzersizliğinden hareketle, tenâsühün imkânsızlığını savunmuştur.
(İlmü’n-Nefs, İlhan Kutluer): Gazzâlî ruh, kalp ve nefis terimlerinin gayri cismanî nitelik taşıdığını vurgular. İbn Miskeveyh, mutluluk teorisini, nefsin ölümsüzlüğü fikrine dayandırır.
(Ma‘rifet-i Nefs, Süleyman Uludağ): İslâm ahlâk literatüründe ma‘rifet-i nefs, insanın kendi ruh dünyasının yeteneklerini ve zaaflarını tanımasını ifade eder. İnsanın Hakk’a dair bilgisi nefsine dair bilgisi ölçüsünde olduğundan Hakk’ı daha iyi bilmesi için nefsini/kendini daha iyi bilmesi gerekir (Yûnus Emre’nin, “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir” sözü). Daha sonra bu söz, “Nefsini bilen rabbini bilir” şeklinde tasavvufî bir vecizeye dönüşmüş ve zamanla hadis olarak literatüre girmiştir. Olumlu sıfatlar Allah’a, olumsuz sıfatlar ise nefse nisbet edilir.
(Ruh, Yusuf Şevki Yavuz): Sözlükte “(hava) rüzgârlı olmak; (bir şey) geniş ve ferahlık verici olmak” mânalarındaki rûh kelimesi terim olarak genellikle “canlılarda hayatı sağlayan unsur” şeklinde tanımlanmaktadır. Ruh, bir anlamda kendisinin bir cüzünü teşkil eden ve devamlılığını sağlayan “nefes” mânasına da gelir. Nefis kavramını ruhla eş anlamda kullananlar bulunduğu gibi fark gözetenler de vardır. Bazı âlimlere göre ruh hem biyolojik canlılığı hem de algılayan ve bilen insanî özü ifade ettiği halde nefis sadece ikinci anlamı içerir. Nefs kelimesi insanın ruh ve beden bütünlüğüne isim olarak verildiği halde ruh bedeni ifade etmek için kullanılmaz. Cenâb-ı Hakk’ın uyku halindeki insanın nefsini aldığı(Zümer 42) belirtilmiştir ki, âlimlerin çoğunluğu bu âyetlerdeki nefsin ruh anlamına geldiğini söylemiştir. (Meryem 17-19; Enbiyâ 91) ayetlerinin Cibrîl’den “ruhumuz” ve “Meryem’e ruhumuzdan üfledik” meâlindeki beyanını dikkate alan âlimler Allah’ın, “üfledim-üfledik” tabirleriyle “Cibrîl vasıtasıyla insanda ruh yaratmayı murat ettiği” sonucuna varmıştır. Hz. Âdem’in ve soyunun yaratılışında kullanılan “ruhumdan üfledim” ifadesine de aynı anlam verilmiş, Cibrîl kastedilmiştir. Melekler kâfirleri vefat ettirirken “Çıkarın nefislerinizi ...” diye hitap ederler (En‘âm 93; Enfâl 50-51; Muhammed 27) ki, ruh anlamındadır. Taberî ve Mâtürîdî gibi âlimler ruh yerine bazan nefis kelimesini kullanmıştır. Bazıları “İnsan duyularla algılanan bedenden ibaret olup onda ruh veya nefis diye anılan bir unsur mevcut değildir" demiştir. Bazı Şiî âlimleri, ruhun kadîm olduğunu ileri sürmüştür. Buna göre ruh Allah’ın zâtından ayrılıp(!) insanın bedenine girmiştir. Ruhun mahiyeti tartışmalıdır, nihaî bir çözüm mümkün değildir.
(Ruh, Süleyman Uludağ): Ruhun bedenden evvel yaratıldığı söylenmiştir. Kahtabî, ruhun Allah’ın emri, Allah’ın kelâmı olduğunu ve mahlûk olmadığını(!) ileri sürer. Kuşeyrî ve Kelâbâzî, ruhun beden gibi mahlûk, bedendeki bir mâna ve latif bir varlık olduğunu belirtmiştir.
(Ruh, İlhan Kutluer): Grek felsefesinde ruh, “soluk almak, rüzgâr esmek ve koku yaymak” anlamındaki pneo fiiliyle ilişkili olup, Anaximenes ruhu hava ile özdeşleştirmiştir. Eflâtuncu gayri cismanî ruh kavramı, felsefenin gelişiminde belirleyici olmuştur. Aristo’da ferdî ruh bedenle başlar, beden olmadan ruh yoktur. İbn Sînâ’da akıl/ruh, nefis ve cisim terimleri üç farklı varlık tarzını ifade eder. Nefis, gayri cismanî olan, fakat cisme/bedene bitişen bir cevherdir. İbn Sînâ, ruhun bedenden ayrı bir cevher olarak varlığının ispatına özel bir önem vermiştir, “Ben” organik beden değil ondan ayrışmış olan ruhtur. Descartes, ruhun gayri cismanî bir cevher olduğu görüşündedir, ruhun temel niteliği düşünmektir, der ve ruhun bedenden ayrışmış varlığını, “Düşünüyorum, o halde varım” sözüyle özetler. Materyalizm, ruhanî varlıkların gerçekliğini inkâr eder. Vogt, karaciğerin safra salgılaması gibi, beynin düşünce salgıladığını iddia etmiştir. Barrett, bilimdeki gelişmelerin, ruhun ölümüyle sonuçlandığını vurgulamıştır. Strawson’a göre “Ben” diye işaret edilen ne tek başına beden ne de tek başına ruhtur, bilincin öznesi olarak kişidir. Şemsettin Günaltay, elemanları cansız olan beynin, canlılara özgü zihinsel durumları gerçekleştiremeyeceğini savunur.
(Ruh, Ahmet Güç): Hint dinlerinde ruh saf, basit, ezelî bir cevherdir. Mecûsîlik’te ise ölümden sonra yaşayan ruh inancı vardır. Yahudilikte ruh, kendi kendine hayata sahip bir varlık olmayıp daha ziyade bedene hayat veren şeydir ve bu özelliğinden dolayı bedenin ruhu, kanla özdeşleştirilmiştir ve “Ruah” bazan “rüzgâr”, bazan “soluk”, bazan “ruh” mânasında kullanılmıştır. Hıristiyanlık’ta psyche “duygu, şahıs” anlamında, Pneuma “ölümsüz ruh” anlamında kullanılmıştır.
(İnsan, İlhan Kutluer): “Ona ruhumdan üfledim” beyanı, “Allah’ın evi” gibi, mecazi bir anlatımdır. Aksi halde, Hıristiyanların Hz. Îsâ için söyledikleri “Allah’ın ruhu”, “Allah’ın oğlu” iddiasına haklılık kazandırır (Râzî). İnsanın tek bir nefisten (Nisâ 1) yaratılmış olması ile, bütün insanlığın ortak ana babadan geldiği hatırlatılarak, onlara kardeşçe yaşamaları gerektiği telkin edilir. Kant’a göre insan ruh ve beden olarak ikiye bölünmeden kendi varlık şartları ile birlikte kavranmalıdır. Kantçı anlamda insanın nihaî otorite sayılması doğru değildir. Filozoflar en yukarıda peygamber olmak üzere insanı yaratılmışlar hiyerarşisinin üstüne yerleştirmiştir.
(Akıl, Süleyman Hayri Bolay): Meşşâî filozoflar, varlık mertebelerinde Tanrı ile madde arasına gayri maddî birtakım aracılar koyarak bunlara “akıl” adını vermişler. Buna göre Allah’tan sudûr yoluyla meydana gelen ilk varlık “ilk akıl”dır, bu akıl dinî terminolojideki Cebrâil’e tekabül eder. Fârâbî’ye göre akıl bir bakıma nefs veya nefsin bir cüzü ya da fonksiyonudur. Farklılık arzeden akıllar, İbn Rüşd’e göre nefsin farklı görünümleridir. Faal akıl, insan nefsinin kemale ermiş ve soyut bir varlık kazanmış halidir. İbn Rüşd, (heyûlânî - fiil halindeki – müktesep - faal) akıl gibi dört ayrı akıldan söz eder. Nefsin soyutlama işlevine faal akıl, kabul etme işlevine de heyûlânî akıl der.
(Akıl, Yusuf Şevki Yavuz): Nazzâm’a göre akıl cevherdir. Mâverdî cevher olamayacağı görüşünü savunur, çünkü cevher varlığını kendi başına hissettiren şeydir, hâlbuki akıllı (insan) bulunmadan, aklın mevcudiyeti iddia edilemez. Bazı Şiî kelâmcılara göre, akıl Allah’ın ilk önce yarattığı ruhî bir cevherdir, nurdan oluşmuştur. Râzî’ye göre akıl, iç ve dış duyuların sağlıklı olması halinde zarûriyyâtı bilmeyi gerektiren bir tabiattır. Aklın müstakil bir kelime olarak Kur’an’da geçmemesi dikkate alınarak aklın ruhun bir gücü ve fiili mahiyetinde bir araz olduğu söylenebilir. Eş‘arî kelâmcılar, aklı asıl, nakli onun fer‘i gibi görürler. Mâtürîdî’ye göre akıl, din olmadan da bazı hususları bilebilir ancak, akıl naklin önüne geçemez. Zira akıl, mutlak gerçeği kuşatamaz.
(Akıl, Süleyman Uludağ): “Akıl ilâhî hitabı anlamaya yarayan bir alettir” tarifi sûfîlerce benimsenmiştir. Onlara göre aklın alanı madde âlemidir. Akıl kendisini bile bilemezken yaratıcısını nasıl bilebilir? Muhâsibî’ye göre akıl, bedendeki bir nur olup, madde ve maddî değildir. Gazzâlî bu nura, “el-aklü’l-kudsî” adını verir. Ebû Hanîfe başta olmak üzere bazı âlimler, aklın insandaki yeri olarak beyni göstermişlerdir, fakat sufiler, aklın mahalli kalptir, derler.
(Zihin, İlhan Kutluer): Ebü’l-Bekā, nefis genel olarak bedeni yönetmesi(mutasarrıfe), zihin ise idrak yeteneği olması yönünden bu adı almıştır, der. İbn Sînâ’, “nefsin tanımlar yapma ve görüşler edinme yeteneği” şeklindeki tanımlar. Hüküm bilgisine ulaşmak da zihnin temel işlevidir.
Alıntıların Toplu Özeti
Yukarıda verilen özet bilgilerden hareketle, nefsin ne olduğu hakkında net bir tanıma ulaşmak zor görünüyor. Bu bilgilerin sahibi olan çoğu âlimlerimizin isimlerini burada anmasak da, hepsi İslam ulemasının seçkinleridir, hepsinin de delilleri vardır, ancak sonuçta farklı hükümlere varmışlardır. Kesin olarak anlaşılacağı gibi, bu konularda bir “ulema icması” yoktur. Herkes kapasitesine, İslam-tarih-dünya-madde-insan-mezheb anlayışına göre problemi çözmeye çalışmıştır. Hepsi farklı da olsa değerlidir. Tabi bu her söylenenin de doğru olduğu anlamına gelmez…
Nefse kalp de akıl da denmiştir. Nefs ile ruh, aynı mı farklı mı tartışılmıştır, mânevî bir cevher denirken, maddi cisimdir de denmiştir, fâni de bâki de oluşu ileri sürülmüştür. Maddî, nebatî, hayvanî, insanî ve felekî cinsleri vardır ve felekî nefis, insandan daha akıllı varlıklara aittir, denmiştir. Nefs tekten yedi mertebeye kadar derecelendirilmiştir. Şeytanın iş birlikçisi sayılan nefis, insanın içindeki en büyük düşmandır. İbn Sînâ, nefs herkesin “ben” sözüyle işaret ettiği şeydir der. İnsanî nefs, hükümler vermesi bakımından nazarî akıl, faaliyetler bakımından amelî akıl adını alır. Nefis kavramını ruhla eş anlamda kullananlar olduğu gibi fark gözetenler de vardır. Âlimler, Âdem’in yaratılışında kullanılan “ruhumdan üfledim” ifadesine Cibrîl kastedildi demişlerdir. Ruhun mahlûk olup olmadığı tartışılmış, bazı Şiî âlimleri, ruhun kadîm olduğunu ileri sürmüştür. Buna göre ruh Allah’ın zâtından ayrılıp insanın bedenine girmiştir. Nefis, bedene giren gayri cismanî bir cevherdir. Ebû Hanîfe başta olmak üzere bazı âlimler aklın insandaki yeri olarak beyni göstermiştir fakat sufilere göre aklın mahalli kalptir. Budizm, Yahudilik, Hıristiyanlık ve batının Descartes, Kant gibi yeniçağ düşünürleri de nefs, ruh konusunda farklı farklı fikirler ileri sürmüşlerdir…
Devam Edecek...