TÜREDİ ZENGİNLER VE YOZLAŞMA
MAKALE
Paylaş
07.06.2026 16:50
1.306 okunma
Prof. Dr. Celal Kırca

İnsanın değeri, sahip olduğu servet ile değil; sahip olduğu bu servetin kendisini yönetmesine izin verip vermemesi ve onu bir amaç hâline dönüştürüp dönüştürmemesiyle doğrudan ilişkilidir. Zira servet, kimileri için bir yükseliş vesilesi olurken, kimileri için de karakterini çözen ve ahlâkını çürüten bir etkene dönüşür. Nitekim nice insanlar vardır ki, zenginlik onları olgunlaştırarak onlara itibar sağlamış; fakat yine nice insanlar da vardır ki,  sahip oldukları imkânların ağırlığını taşıyamayarak tüketim, gösteriş ve sahte bir ihtişamın içinde  kendilerini kaybetmişlerdir.  Bu nedenledir ki  asıl mesele zengin  olmak değil, bu zenginliğin insanı  gösterişe, kötülüğe ve ifrata  sürükleyip sürüklemeyişi ve ona bir kişilik kazandırıp kazandıramayışıdır.

Nitekim ahlâkî değerlerini yitirmiş ve kişiliğini oluşturamamış  böyle  insanların varlığına  neredeyse her gün şahit  oluyoruz veya  yazılı ve görsel basından bunlarla ilgili  bir haber okuyoruz. Bu durumun, sadece  günümüze özgü bir durum olmadığını, geçmişte de buna benzer  insanların bulunduğunu ve romanlara da konu olduğunu  biliyoruz ve bu romanları da okuyoruz.  Bu bağlamda yazılan bazı romanlar sadece yazıldığı dönemdeki insanların hikâyesini anlatmakla kalmıyor,  aynı zamanda her dönemde yeniden  benzerlerinin türediği  insan tiplerine de  bir ayna  tutuyor. Bu konuda benim en fazla dikkatimi  çeken  Recaizade Mahmut Ekrem’in “Araba Sevdası”, Peyami Safa’nın “Fatih Harbiye”  ve Turan Aziz Beler ’in  “Türedi Ailesi”  isimli  romanları olmuştur.

Mesela Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası adlı eseri, Tanzimat döneminde ortaya çıkan yanlış Batılılaşma hareketinin çarpıcı bir eleştirisini sunar. Romanın başkahramanı Bihruz Bey, Batılı olmayı bir değerler sistemi olarak değil, bir görünüş ve tüketim biçimi olarak algılar ve yaşar. Bu durum, onun kendi gerçekliğini inkâr etmesine ve sahte bir kimlik inşa etmesine yol açar.[1]  Öyle görülüyor ki Bihruz Bey’in bu trajedisi, Lev Tolstoy’a atfedilen, fakat ona aidiyeti kesin olmayan “Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar” metaforunun da bir yansıması gibidir.

Benzer bir tematik yapı, Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye romanında daha derin bir psikolojik çözümlemeyle karşımıza çıkar. Roman, temel olarak Doğu-Batı çatışmasını ve bu iki kültür arasında kalan bir genç kızın kimlik arayışını konu alır. Bu eserde Doğu-Batı çatışması, sadece bir medeniyet meselesi olarak değil, aynı zamanda bireyin kimlik krizi olarak da ele alınır. [2]

“Türedi Ailesi” ise Turan Aziz Beler’ in 1930’lu yılların Türkiye’sinde kısa sürede zenginleşen ve bu nedenle de  modern yaşam tarzını benimseyen, ahlâkî ve kültürel değerlerini yitiren bir ailenin trajikomik çöküşünü anlatan romanının adıdır. Bu roman, hızlı değişimlerin bireyler üzerindeki yozlaştırıcı etkilerini, görgüsüzlüğünü ve gösterişli yaşam tarzını eleştirmekte ve  önemli mesajlar vermektedir. Diğer bir ifade ile bu roman, hızla zenginleşen, parayı amaç edinen, geleneksel değerlerinden koparak lüks ve yüzeysel bir hayata dalan, yozlaşan ve  uçlara savrulan bir ailenin dramını anlatır.[3]

“Türedi” kavramı, köksüzlüğü, değer ve kişilik yoksunluğunu tanımlar. Dolayısıyla da  bu roman, günümüzde de birden zenginleşen ve bu nedenle de şımaran; ne oldum delisi olan; gözü  paradan  başka  bir şey görmeyen ve başka bir değer tanımayan;  edep nedir, adap nedir  bilmeyen ve  şımaran  türedi zenginler için de  bir  ayna  olmaktadır. Tarihin her döneminde zenginler olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Nitekim bunlar arasında kişiliğini koruyan zenginler olduğu gibi, kişiliğini koruyamayan; sorumluluk bilincine sahip olmayan şımarık ve gösteriş düşkünü zenginlerin de bulunduğu görülmektedir. Kur’an, bu tip bir zenginden de söz ederek şöyle der:      

Karun  Musa’nın kavminden birisiydi.  Büyüklük taslayıp halka zulmediyordu. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, hazinenin sadece anahtarlarını bile güçlü-kuvvetli bir topluluk, zorlukla taşıyabiliyordu. Halkı ona demişti ki, ‘servetine güvenip sakın şımarma Çünkü Allah şımaranları sevmez’. Allah’ın verdiği bunca mal-mülk ile  ahiret yurdunu kazanmanın yollarını  ara, dünyadan nasibini de unutma. Allah sana  nasıl bol bol ihsan ettiyse, sen de insanlara bol bol  ihsanda bulun. Sakın yeryüzünde bozgunculuk  peşinde koşma. Çünkü Allah bozguncuları sevmez.  Karun ‘mal-mülk  bana sahip olduğum ilim sayesinde verildi; ben çalıştım, ben kazandım’ dedi. ” [4]

 Günümüzde de Karun karakterinde  nice türedi zenginlerin bulunduğu  ve hızlı servet elde etmelerine karşılık, onu taşıyacak kültürel ve ahlâkî bir altyapı oluşturamadığı  için de tüketim üzerinden kendini var etmeye çalıştığı; lüks arabalar, gösterişli evler, markalı kıyafetlere yöneldiği görülmektedir. Daha da önemlisi, gerçek zenginliğin, sadece bir servete  sahip olmak olmadığını; aynı zamanda bilgiye, görgüye, tevazuya ve insanî değerlere, kısaca bir kişiliğe de  sahip olmak gerektiğini öğrenemediklerini  ve bu değerleri özümseyemedikleri anlaşılmaktadır.

Bu nedenle türedi zenginlerin en belirgin özelliklerinden biri ve belki de en önemlisi,  “gösteriş” ile “itibarı” birbirine karıştırmalarıdır. Zira itibar, satın alınamayan; zamanla, davranışla ve karakterle inşa edilen  ve saygınlık ifade eden bir değerdir. Buna karşılık gösteriş, başkalarının gözünde bir anlık hayranlık uyandırsa da itibara ve kalıcı saygınlığa dönüşmeyen bir  davranış türüdür.

Bu nedenle türedi zenginlik, çoğu zaman dışarıdan parlak görünse de içeriden kırılgan bir yapıya sahiptir. Toplumsal açıdan bakıldığında ise bu durum, değerler sistemini aşındırmakta; emek, birikim ve liyakat yerine kısa yoldan kazanma arzusunu teşvik etmekte; çoğu kişinin de bu insanların “nasıl kazandığından” daha çok “ne kadar kazandığıyla” ilgilendikleri görülmektedir. Bu bakış açısının da uzun vadede toplumsal güveni zedelediği ve ahlâkî çürümeye de sebep olduğu müşahede edilmektedir.  

İslâm ise  serveti,  amaç değil, bir araç olarak görür. Ona göre  servet, doğru yerde ve doğru zamanda kullanıldığında bir değer ifade etmekte ve bu değer de insana saygı ve itibar kazandırmaktadır. Bu nedenle servetini; eğitime, sanata, bilime ve topluma faydalı olan şeylere yönlendiren zenginlerin, toplumda ayrı biri yeri ve değeri bulunmaktadır. Bu da gerçek zenginliğin, servet biriktirmede değil, sahip olunanı paylaşabilme erdeminde gizli olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla türedi zenginlik,  erdem ve kültürel eksikliğin bir simgesi olmuştur. Nitekim kimi türedi zenginler veya onlara özenen  servet, şehvet ve  şöhret dükünü nice insanlar,  paranın esiri olmuşlardır.  

Kur’an’da da bu konu,  ele alınmakta ve dikkat çekici bir  ifade ile şımarık zenginler, “mütref” olarak isimlendirilmekte ve “Biz bir beldeyi yok etmek istediğimizde,  (elçimiz vasıtasıyla önce) o beldenin mütreflerini/ şımarık zenginlerini uyarırız. Onlar yine de şımarıklığına devam ederlerse, azabı da hak etmiş olurlar” [5] denilmektedir. Ayette geçen “mütref” kavramı; varlıklı, zorba, yoldan çıkmış şımarık, gösteriş düşkünü karaktersiz kişileri tanımlamaktadır.  

Kur’ân’da ayrıca mütreften hariç farklı psikolojilere sahip,  ama hep kibirli, küstah, kendini beğenmiş, başkalarına karşı üstünlük ve büyüklük taslayan şımarık insanlardan ve toplum katmanlarından da söz edilmektedir. Bu nedenledir ki gösteriş düşkünü türedi zenginlerin, genellikle dinî değerlere  sahip olmadıkları veya bu değerlere lakayt kaldıkları; doğru bir hayat felsefesi ve çizgisi oluşturamadıkları; ilkeli ve kurallı  bir hayat  yaşamadıkları; keyfine göre yaşamayı tercih ettikleri; bu sebeple  de  gösterişe meyletme, kendini beğenme, savurganlık, gurur ve kibir gibi olumsuz  davranışlara yöneldikleri  görülmektedir. 

Sonuç olarak, türedi zenginlik meselesi, yalnızca bireysel bir zaafın değil; aynı zamanda toplumsal bir çözülmenin de işaretidir. Gerçek zenginlik ise çözülmeyi değil, birlikteliği sağlar. Bu zenginlikte insanlık ve paylaşma erdemi vardır ve servete köle olma yoktur.  Zira insanı büyüten ve erdemli kılan serveti değil; ahlâkî davranışları ve insanlığıdır. İnsan bunlarla gelişir, olgunlaşır ve büyür. Önünde sonunda servet, insanı yaptığı tercihe göre ya yüceltir ya da içten içe çürütür ve tüketir. Bunun da doğru kararını insan, ancak aklını kullanarak, kalbine ve vicdanına danışarak verebilir.


[1] Araba Sevdası, ilk kez 1896 yılında yayımlanmıştır.

[2] Fatih-Harbiye’nin ilk baskısı 1931 yılında Sühulet Kütüphanesi tarafından yayımlanmıştır.

[3] Türedi Ailesi, 1943 yılında İstanbul’da, Kenan Matbaası tarafından basılmıştır.

[4] Kasas,28/76-78.

[5] İsra, 17/16.

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya