7 Ağustos Cuma günü Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması (Mecca/Makkah Joint Defence Agreement), kamuoyuna sunulan ortak bildiri ve yetkililerin açıklamaları üzerinden anlaşıldığı üzere, imza atan ülkeler için savunma alanındaki iş birliğini derinleştirmesinin yanında taşıdığı caydırıcılık kapasitesiyle bölgesel bir yeni güvenlik mimarisinin en önemli ilk adımı olarak değerlendiriliyor.
Gazze Soykırımı başlamadan önce bölgedeki anlaşma etütlerini ve sorun alanlarını hatırlayınca bugün gelinen aşamayı, musibetlerden çıkarılan dersler şeklinde de okumak mümkün.
Suudi Arabistan'ın kılıç dansıyla Abraham Anlaşması'na razı edilmeye çalışıldığı, Suud ile Katar'ın birbirine bir tek savaş ilanı etmediklerinin kaldığı bir vasat vardı. Mısır, İsrail ve Yunanistan ile dansa kalkıyor, Türkiye'yi bölgedeki ekonomik etki alanlarıyla ilgili masalara yanaştırmamak için her türlü hukuksuzluk yapılıyordu.
***
Söz konusu anlaşma Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın yaptığı açıklamaya göre neredeyse iki yıla varan bir hazırlıktan sonra nihayet imza aşamasına gelmiş. Bunda elbette bölgedeki kırılganlıkların ve sıcak çatışmaların, hegemon güç olarak ABD'nin yaklaşımını öngörebilme ihtiyacının etkisi var. Ancak bu süreç, bölgede güçlü caydırıcılık paktları kurmanın ne kadar elzem olduğunu da gösterdi.
Türkiye'nin uzunca süredir dile getirdiği şu hususta artık herkes hemfikir: Hegemon güçlerin bölgedeki varlığı ne barış ne de istikrar getirdi.
ABD'den silah satma koşuluna bağlanmış güvenlik temini vaadi giderek haraç sistemine döndü. Bir tarafta İsrail'in işgalci varlığı, diğer tarafta İran'ın vekil güçler stratejisi bölgesel istikrarın her daim önünde engel oldu.
2000'lerden beri terör örgütlerini devletlerin başına musallat eden sistem de bir başka istikrarsızlık kaynağı olarak varlığını sürdürdü.