İyilik, insan onurunu, adaleti ve ortak yararı gözeten; birey ve toplumda yapıcı sonuçlar doğuran bilinçli eylemin adıdır. Kötülük ise insanın fıtratını, hak ve adalet dengesini bozan; zarar verici, sömürücü ya da yozlaştırıcı tutum ve eylemleri ifade eder. Süreklilik kazandığında da bireysel bir zaaf olmaktan çıkıp ahlâkî ve toplumsal bir sorun hâline gelir. Bu nedenle kötülüğe karşı iyilik yapıp yapılmaması, tarihî süreç içinde tartışılan bir konu olmuştur. Zira bir yanlışlığa veya bir kötülüğe karşı iyilikle mukabele etmek, bazen bir fazilet sayılırken, bazen de kötülüğü cesaretlendiren bir zafiyet olarak görülmektedir.
Diğer bir ifade ile iyilik, toplumlarının en temel ahlâkî değerlerinden biri olsa da “Kötülük yapan kişiye iyilikle mi karşılık vermeliyiz, yoksa bu karşılık, kötülüğü besler mi ?” düşüncesi, bir sorun olmaya devam etmektedir. Bu nedenle de bu sorunun, din, ahlâk, hukuk, psikoloji ve toplumsal düzen açısından ele alınarak farklı şekillerde değerlendirildiği, dolayısıyla da fert ve toplum hayatında bir ikilem olarak yaşandığı görülüyor. Nitekim kime ait olduğu kesin olarak bilinmeyen, fakat sosyal medyada yaygın olarak Hz. Ali’ye ait olduğu ifade edilen bir anekdot da Hz. Ali’ye “Şu kişi sana kötülük düşünüyor.” denildiğinde, onun “inanmam”, zira “Ben ona bir iyilik yapmadım ki, o bana kötülük yapsın.” Dediği naklediliyor.
Bu sözün bir benzerini çocukluk yıllarımda köyümde de bir çok kişiden duyduğumu hatırlıyorum. Buna karşılık atalarımızın, “İyilik yap, denize at; balık bilmez ise Hâlık bilir” dediğini de biliyorum. Bu konuda din ne diyor? Sosyolojinin ve psikolojinin görüşlerine dalmadan İslâm’ın bu konuya nasıl baktığını ele almak istiyorum.
İslâm’ın ana kaynağı Kur’an, kötülüğe karşı iyilikte bulunmayı, ilkesel olarak erdemli bir davranış olarak görüyor ve bunu da “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel şekilde sav.” [1] sözüyle ifade ediyor. Diğer bir deyişle, iyilikte de kötülükte de bir eşitliğin bulunmadığı mesajı da veriliyor. Bu ayetteki “ahsen/en güzel olan” kavramından ne kast edildiğini nasıl anlamalıyız? Sorusuna da bir cevap aramamız icap ediyor. Bu kavram bize kötülük yapan kişinin seviyesine düşmemeyi, ona sükunetle ve nezaketle cevap vermeyi veya hukukî yollara baş vurarak kötülüğü engellemeyi ve kötülüğün etkisini, güzel bir üslupla kırmayı öğütlüyor. Yoksa kötülüğe, kötülükle veya yanlış bir üslupla karşılık vermeyi değil. Zira böyle bir karşılık, kısır döngüyü de beraberinde getiriyor.
“Onlar, Allah’ın rızasına ermek için sabreden/zorluklara göğüs geren, namazı dosdoğru kılan, kendisine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık Allah için harcayan ve kötülüğü iyilikle savanlardır. İşte mutlu ahiret yurdu bunlar içindir.” [2] Ayeti de kötülüğün iyilikle savuşturulması kuralını teyit ediyor.
Bu nedenle ayette ifade edilen iyilik, kötülüğü dönüştürecek olan iyiliktir. Şayet kötülüğe karşı yapılan iyilik, zulmü meşrulaştırıyor; mağdurun hakkını gasp ediyor; kötünün cesaretini artırıyor; toplumun güvenliğini zedeliyor ve kişiyi bağımlı veya istismar edilebilir hâle getiriyorsa bu iyiliği değil, sorumsuzluğu ifade eder. Zira Kur’an insandan sorumluluk bilincine sahip olmasını ve yeryüzünde ıslah edici bir rol üstlenmesini istiyor. Bu bilinç de imanın pratiğe dönüşmesini sağlıyor. Bunu da Kur’an’da geçen “birr” kavramının, daha çok Allah’a karşı takvaya dayalı bir duruşu; “ihsan” kavramının, Allah’ı görüyormuşçasına hareket etmeyi; “ma‘rûf” kavramının ise toplumun benimsediği değerler çerçevesinde yapılan iyiliği ifade etmiş olmasından anlıyoruz. Bu da insanın Allah’la, kendisiyle ve toplumla kurduğu ilişkinin ahlâkî boyutunu belirliyor. Nitekim Allah Teâlâ,
“Kim (günahlardan vaz geçip) tövbe eder, iman edip doğru işler yaparak hatalarını düzeltirlerse, Allah onları yaptıkları kötülüklerin karşılıklarını iyiliğe çevirir. Allah bağışlayan ve kuluna merhamet edendir.” [3] Sözüyle de bize böyle bir mesaj veriyor ve şu tavsiyede bulunuyor:
“İçinizden lütuf ve servet sahibi olanlar yakınlarına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere bir şey vermemeye yemin etmesinler. Affetsinler, aldırmasınlar/hoşgörüde bulunsunlar! Allah’ın sizi bağışlamasına sevinmez/arzu etmez misiniz? Çünkü Allah, Gafûr’dur, Rahîm’dir” [4]
Bu ayetin, Mistah isimli sahbînin geçimini sağlayan Hz. Ebu Bekir’in, kızı Hz. Aişe’ye atılan iftirayı, münafıklarla birlikte yayması sebebiyle bir daha ona yardım etmeyeceğine dair yaptığı yemin üzerine nazil olduğu nakledilmektedir. Bu ayet, nazil olduktan sonra Hz. Ebu Bekir, “Rabbimiz, vallahi biz senin bizi bağışlamanı dileriz” deyip elinde büyüttüğü yetim Mistah’a yapmakta olduğu yardıma devam ettiği bilinmektedir.[5] Kur’an’da kötülüğe karşı, kötülükle değil de iyilikle karşılık verildiğini gösteren bir diğer örnek de Hz. Yusuf’un, kendisini kuyuya atan kardeşlerini affetmesidir.
Bu bilgiler bize bir mesaj vermektedir, o da kötülüğün cinsine göre iyilik yapılması ve bunun da durumsal olduğudur. Diğer bir deyişle bu bilgiler bize kötülük yapan bir insanın bu kötülüğü cahilliğinden, öfkesinden veya hasedinden dolayı mı, yoksa bilinçli mi yapıldığına bakılması gerektiği mesajını veriyor. Şayet cahilliğinden veya hasedinden yapıyorsa, yapılan iyiliğin, kötülüğü dönüştürebileceği; şayet bilinçli yapıyorsa kötülüğü daha da artıracağı ve kötülük yapanı daha da azdıracağını ifade ediyor.
Bu konuda da Hz. Peygamber’in bize örnek olduğu görülüyor. Nitekim onun Taif’te kendisine yapılan çirkin saldırı karşısında, “Ben onlar için hayır dilerim; belki onların neslinden Allah’a ibadet eden insanlar çıkar.” Sözü ile kendisine yıllarca zulmeden Mekkelileri, Mekke’nin fethi günü affederek, “Bugün size kınama yok; hepiniz serbestsiniz.” Demesi de onun bu konudaki örnekliğini gösteriyor.
Merhum Ali Fuat Başgil de “Gençlerle Başbaşa” isimli eserinde “Başkalarından gördüğün kötülük, seni iyilik yapmaktan alıkoymasın. İyilik ibadettir, kötülükle hesaplaşmaz. Düşenin elinden tut ki, sen de düştüğün zaman tutulacak el bulabilesin” [6] der. Zira “İyiliğe karşı iyilik adalettir. İyiliğe karşı kötülük cinayettir. Kötülüğe karşı iyilik, ihsan ve atıfettir”. Bu nedenle insanı huzurlu ve mutlu eden de kurallı bir hayat ve ihlasla yapılan iyiliklerdir. Zira günah Allah’ın buyruklarını yapmamak ve koyduğu kuralları çiğnemek; düşmanlık ise Allah’ın koyduğu sınırları aşmak demektir. [7]
Günümüzde çoğu kişinin genellikle yaptığı iyiliğe bir karşılık beklediği ve beklediği karşılığı göremeyince de iyilik yaptığı kişiyi “nankör” olmakla suçladığı görülüyor. Oysa “O öyle biridir ki, hiç kimsenin kendisi üzerinde karşılığını ödeyeceği bir hakkı olmadığı halde sırf yüce rabbinin rızâsını kazanmak için yardım eder” [8] Ayetinden iyilik yapan kişinin, yaptığı iyiliğin karşılığını, o insandan değil de Allah’tan beklemesi gerektiğini, anlıyoruz. Diğer bir ifade ile bu ayet, yardımların teşekkür etmek, itibar kazanmak veya daha önceden yapılan bir iyilik için değil, Allah rızası için ihlasla yapılmasını istiyor. Zira gerçek iyilik, kime ne verdiğinle değil, niçin verdiğinle ilgilidir. Çünkü gerçek iyilikte, tanık istenmez ve alkış beklenmez; sadece Allah rızası beklenir.
Genellikle yapılan yardımlarda, ahlâkî bir hedef gözetilmediği, yardımların araçsallaştırıldığı, dolayısıyla görünür olma, sosyal sermeye üretme, politik meşruiyet sağlama ve kurumsal imaj elde etmenin amaçlandığı müşahede ediliyor. Nitekim pek çok insanın, iyiliği gösterişe dönüştürdüğü ve bu nedenle de yardımların öznesini, sosyal medya, kampanyalar ve bağış tabloları ile Allah’tan alıp kitlelere taşımakta bir sakınca görmediği görülüyor. Buna karşılık Kur’an’ın ise getirdiği ilke ve kurallarla bu anlayışı yıktığı, verenin alana psikolojik tahakküm kurmasını önleyerek alanın onurunu korumayı amaçladığı anlaşılıyor. Bu durumda söylenecek son söz Bursalı Talîb’in şu beyti olacaktır:
“Çeşm-i insâf gibi, kâmile mizân olamaz
Kişi noksânın bilmek gibi irfân olamaz.”
[5] Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş tefsiri, İstanbul 1990, 6/170.
[6] Ali Fuat Başgil, Gençlerle Başbaşa, İstanbul, 2014, s. 76-77.
[7] Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul 1989,2/456.