MODERN ÇAĞIN SABIR PROPLEMİ
MAKALE
Paylaş
01.02.2026 13:35
643 okunma
Prof. Dr. Celal Kırca

Sabır; “üzüntü, sıkıntı, belâ ve sorunlar karşısında gösterilen direnç ve metanet” olarak tanımlanır. Bu nedenle sabır, tarih boyunca insan hayatında hem bireysel ahlâkın hem de toplumsal düzenin erdemini gösteren bir davranış tarzı olarak benimsenmiş ve hüsnü kabul görmüştür. Ne  var ki günümüzde bu erdemli davranışın git gide  kaybolmaya  başladığı; yerini hız anlayışına terk ettiği ve  bunun da hem bireyleri hem de toplumu derinden etkilediği görülmektedir.  Bu etkinin ise basit bir tahammülsüzlük hâli olmadığı, bilâkis modern hayatın insanlara dayattığı zaman anlayışının ve  sınırsız tüketim kültürünün bir sonucu olduğu bilinmektedir.

Nitekim günümüzde sabır; çoğu kere zayıflığın, pasifliğin ve verimsizliğin bir göstergesi olarak algılandığı ve bu algının da eğitim, aile, ahlâk, dinî hayat vs. gibi alanlarda aşınmaya yol açtığı; tahammülsüzlüğü, öfkeyi ve kutuplaşmayı beslediği, dolayısıyla da sabrın, ahlâkın taşıyıcı erdemlerinden biri olduğu gerçeğinin  de göz ardı edilmesine sebep olduğu  görülmektedir. Bu da insanlarda sorumluluk bilincinin ve fedakârlıkta bulunma anlayışının gelişmesine ve adalet duygusunun kökleşmesine  engel olmaktadır.

Çok değil bundan yarım asır öncesine kadar çocuklar, annelerinin yemek pişirmesini bekler, sofralar kurulur ve hep birlikte yemek yenilirdi. Böylece çocuklar, aile ortamında beklemesini ve sabrı öğrenirlerdi.  Günümüzde ise  modern  hayatın, geçmişte  zamanla kurulan bu ilişkiyi, kökten değiştirerek  her türlü tüketimde  hızı ve sabırsızlığı  bir  yaşam biçimine  dönüştürdüğü; nitekim sabah kahvaltılarının veya akşam yemeklerinin  yerini, fast foodların  aldığı, dolayısıyla da aile  ortamlarına pek ihtiyaç  hissedilmediği görülüyor. Bundan daha da önemlisi;  geleneksel toplumlarda, sıkıntılara, acılara, hastalıklara, kısaca başa gelen  her türlü  bela ve musibetlere  sabretmede  bir hikmet  aranıyorken, modern toplumlarda böyle bir anlayışın  olmadığı, bilakis   bunların birer  sorun olduğu düşünülüyor ve bu sorunların da  bir an önce çözülmesi isteniyor.

Modern insandaki bu sabırsızlığın dinî hayatı da etkilediği, dolayısıyla da ibadet, dua ve ahlâkî olgunlaşma süreçlerini aşındırdığı; dinin kişilik inşa eden yönünü zayıflattığı; dindarlığın biçimsel unsurlarını merkeze taşıyarak  ibadetleri, ahlâkî derinlik kazandıran  bireye eylem olmaktan çıkartıp, kısa vadede kimlik teyidi sağlayan pratiklere dönüştürdüğü  müşahede ediliyor.  Diğer bir ifade ile bu sabırsızlığın, dinî hayatı ruhsal bir arınma ve istikrar süreci olmaktan çıkartıp, anlık tatmine ve sosyal onay arayışına indirgediği anlaşılıyor. Nitekim teravih namazlarında daha çabuk kıldıran imamların aranması ve tercih edilmesi ve  daha da önemlisi , bireysel ve  sosyal  hayatta merhamet, affedicilik, tahammül gibi ahlâkî erdemlerin geri plana itilmesi, bunun bir  örneğini teşkil ediyor.

Oysa sabır, Müslüman kişiliğini oluşturan önemli  bir kavramdır. Nitekim “Ey iman edenler! Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” [1]  Ayeti, sabrı  tavsiye eden çok sayıdaki  ayetlerden sadece biridir. Bu ayet, imanın sabırla;  sabrın da namazla ilişkisini  doğrudan  ele almakta ve  hayata yansıtılmasını istemektedir.  Bu da  sabrın, sadece bir bekleyişi değil, aynı zamanda acıya, sıkıntıya, hastalığa, yoksulluğa karşı  bilinçli bir  tavrı ve iradeli bir  duruşu da  ifade etmektedir. “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz, sabredenleri müjdele”. [2]  ; “Allah sabredenlerle beraberdir.” [3] Ayetlerindeki  muhteva da bize  bu mesajı vermekte ve dikkatimizi bu konulara  da çekmektedir. Zira bu ayetler, musibetler karşısında yılgınlığa düşmemek, hayatın akışını ve psikolojik dengeyi  bozmamak  ve daha da önemlisi korumak için  sabrın  gerekli olduğunu vurgulamaktadır.

Kur’an, sabrı tavsiye eden ayetlerin yanında,  ayrıca sabırlarıyla temayüz etmiş peygamberlerden de örnekler sunmaktadır. Kur’an’da Hz. Eyyûb’un  hastalığına olan sabrından;  Hz. Yûsuf ‘un, kuyuya atılması, suçsuzken zindana girmesi ve unutulmasından ve Hz. Yakub’un evlatlarına olan hasretinden  ve hicranından söz edilmesi,  sabır konusunda bize verilmiş önemli mesajlar olduğu anlaşılıyor. Nitekim “Babaları dedi ki: Hayır, nefisleriniz sizi böyle bir işe sürükledi. Bana düşen, güzel bir sabırdır. Umulur ki, Allah onların hepsini bana getirir. Çünkü O, bilendir; hikmet sahibidir.” [4] Ayetinde geçen Hz. Yakub’un   “sabr-ı cemil/güzel sabır”   sözü  de bunu  ifade ediyor. Yine Kur’an’ın genel muhtevasından anlıyoruz ki sabır, sadece musibetlere karşı direnme değil,  aynı zamanda  ibadetlerin  sürekliliğine ve  nefsin arzularına karşı da iradeli bir duruşu  ifade ediyor. Nitekim Hz. Yusuf’un “Allah’ın yardımı olmadan kendimi koruyamam” [5] sözünden de bu iradeli duruş anlaşılıyor.

Yaradılışı itibariyle  insanoğlu,  iyiliğe de kötülüğe de  meyyal bir  fıtrî yapıya sahiptir.  Onun bu fıtrî yapısında aceleci oluşu da vardır. Bu nedenle hayra duâ edeyim derken şerre de dua edebilmektedir. [6] Ya da Kehf suresinde geçtiği şekliyle peygamber de olsa  Hz. Musa gibi olaylar karşısında sabredememektedir. Bu örnekler de sabretme konusunda insanın, işinin o kadar da  kolay olmadığını gösteriyor. Zira aceleyle karar verilen veya düşünmeden yapılan işlerin, çoğu kere pişmanlıkla sonuçlandığı görülüyor. Nitekim Peygamberimiz de “Teennî Allah’tandır, acele ise şeytandandır.” [7] sözü ile bu konuya dikkat çekiyor. “Gerçek sabır, ilk musibet anında gösterilen sabırdır” [8] sözü ile de musibetler karşısında feverana   edilmemesini tavsiye ediyor. Bu sözlerden mülhem olacak ki atalarımız da “Acele işe şeytan karışır” deme ihtiyacını hissediyor.

Sabırsızlık, her ne kadar psikolojik bir sorun gibi algılansa da aslında derin bir ahlâk sorunudur. Sabır, insanın kendisiyle, başkalarıyla ve Allah’la kurduğu ilişkinin bir  göstergesidir. Bu nedenle sabır, modern çağda en çok kaybedilen ama en çok ihtiyaç duyulan erdemlerden biri olarak karşımızda duruyor. Zira sabredemeyen insanların genellikle dinleme, anlama, affetme ve adil olmada zorlandıkları görülüyor. Çünkü Modern insan hıza teslim olduğu için sabredemiyor. Sosyal hayatta ve özelikle trafikte sabırsızlık nedeniyle yapılan  kavgalar  da bunu gösteriyor.

Sonuç olarak sabır, sadece psikolojik bir tutum  ve güç biriktirme  süreci  değil, aynı zamanda  ahlâkî, dinî ve toplumsal boyutları  da olan erdemli bir davranıştır.  Ne var ki modern hayatın tüketim ve anlık tatmin eksenli yapısının, sabrı zayıflatarak insanın hem kendisiyle hem de çevresiyle kurduğu ilişkiyi yüzeyselleştirdiği ve özellikle de dinî hayatın derinlik, süreklilik ve kişilik inşa edici yönünü aşındırdığı  müşahede ediliyor. Oysa Kur’an ve sünnette sabır, edilgen bir bekleyişten ziyade bilinçli bir duruşu, iradeli bir direnişi ve ahlâkî bir istikrarı ifade etmektedir.

Kur’an’da  Peygamberlerin hayatlarıyla da örneklenen sabır; musibetler karşısında yılgınlığa düşmemeyi, ibadetlerde sürekliliği ve nefsin arzularına karşı direnme gücünü mümkün kılan bir erdem olarak sunulmaktadır. Bu bağlamda sabır, Müslüman kişiliğinin temel yapı taşlarından biri olup adalet, merhamet, sorumluluk ve fedakârlık gibi değerlerin de taşıyıcısıdır. Dolayısıyla modern insanın yaşadığı sabırsızlık krizine verilecek en doğru cevap, sabrı  yeniden bireysel ve toplumsal  ahlâkın ve hayatın merkezine yerleştirmekten ve  onu bireysel olgunlaşmanın ve toplumsal huzurun vazgeçilmez bir unsuru olarak  inşa etmekten geçmektedir.

Yıllarca önce birkaç arkadaş, bir tanıdığımızın trafik kazasında oğlunu ve gelinini kaybeden babasına taziye gitmiş; ayet ve hadislerden de yararlanarak  onu  teselli edecek konuşmalar yapmaya  başlamıştık.  Teselli konuşmalarımız devam ediyorken o insanın bize, “Hocalarım! Sizin  bende bir alacağınız olsa ve  onu benden alsanız, benim üzülmem mi gerekiyor?  İki evladım,  Allah’ın bana bir  emanetiydi ve emanetini de aldı. Niye üzüleyim”  dediğinde  apışıp kalmış ve  gösterdiği bu  metanet ve sabra da hayran kalmıştık. Zira  iki genç  evladını kaybeden  bir babanın, acısının  çok derin olacağını ve buna da kolay kolay  sabredemeyeceğini  düşünmüştük, ya da öyle zan etmiştik. Ama beklediğimizin tam aksine  bir tavırla karşılaşmak bizi hayrete düşürmüştü. Evinden ayrılırken kendi aramızda “Biz teselliye geldik, ama  o bizi teselli etti ve bize de  bir ders verdi”  demekten de kendimizi  alamamış ve İslâm’ın  insan ruhu üzerindeki  derin etkisine bir kere daha  şahit olmuştuk.



[1] Bakara, 2/153.

[2] Bakara,2/155.

[3] Bakara 2/153

[4] Yusuf,12/83.

[5] Yusuf,12/ 33.

[6] İsrâ,17/11.

[7] Tirmizi, Birr, 65.

[8] Buhârî, Cenâiz, 32.

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya