Sabır; “üzüntü, sıkıntı, belâ ve sorunlar karşısında gösterilen direnç ve metanet” olarak tanımlanır. Bu nedenle sabır, tarih boyunca insan hayatında hem bireysel ahlâkın hem de toplumsal düzenin erdemini gösteren bir davranış tarzı olarak benimsenmiş ve hüsnü kabul görmüştür. Ne var ki günümüzde bu erdemli davranışın git gide kaybolmaya başladığı; yerini hız anlayışına terk ettiği ve bunun da hem bireyleri hem de toplumu derinden etkilediği görülmektedir. Bu etkinin ise basit bir tahammülsüzlük hâli olmadığı, bilâkis modern hayatın insanlara dayattığı zaman anlayışının ve sınırsız tüketim kültürünün bir sonucu olduğu bilinmektedir.
Nitekim günümüzde sabır; çoğu kere zayıflığın, pasifliğin ve verimsizliğin bir göstergesi olarak algılandığı ve bu algının da eğitim, aile, ahlâk, dinî hayat vs. gibi alanlarda aşınmaya yol açtığı; tahammülsüzlüğü, öfkeyi ve kutuplaşmayı beslediği, dolayısıyla da sabrın, ahlâkın taşıyıcı erdemlerinden biri olduğu gerçeğinin de göz ardı edilmesine sebep olduğu görülmektedir. Bu da insanlarda sorumluluk bilincinin ve fedakârlıkta bulunma anlayışının gelişmesine ve adalet duygusunun kökleşmesine engel olmaktadır.
Çok değil bundan yarım asır öncesine kadar çocuklar, annelerinin yemek pişirmesini bekler, sofralar kurulur ve hep birlikte yemek yenilirdi. Böylece çocuklar, aile ortamında beklemesini ve sabrı öğrenirlerdi. Günümüzde ise modern hayatın, geçmişte zamanla kurulan bu ilişkiyi, kökten değiştirerek her türlü tüketimde hızı ve sabırsızlığı bir yaşam biçimine dönüştürdüğü; nitekim sabah kahvaltılarının veya akşam yemeklerinin yerini, fast foodların aldığı, dolayısıyla da aile ortamlarına pek ihtiyaç hissedilmediği görülüyor. Bundan daha da önemlisi; geleneksel toplumlarda, sıkıntılara, acılara, hastalıklara, kısaca başa gelen her türlü bela ve musibetlere sabretmede bir hikmet aranıyorken, modern toplumlarda böyle bir anlayışın olmadığı, bilakis bunların birer sorun olduğu düşünülüyor ve bu sorunların da bir an önce çözülmesi isteniyor.
Modern insandaki bu sabırsızlığın dinî hayatı da etkilediği, dolayısıyla da ibadet, dua ve ahlâkî olgunlaşma süreçlerini aşındırdığı; dinin kişilik inşa eden yönünü zayıflattığı; dindarlığın biçimsel unsurlarını merkeze taşıyarak ibadetleri, ahlâkî derinlik kazandıran bireye eylem olmaktan çıkartıp, kısa vadede kimlik teyidi sağlayan pratiklere dönüştürdüğü müşahede ediliyor. Diğer bir ifade ile bu sabırsızlığın, dinî hayatı ruhsal bir arınma ve istikrar süreci olmaktan çıkartıp, anlık tatmine ve sosyal onay arayışına indirgediği anlaşılıyor. Nitekim teravih namazlarında daha çabuk kıldıran imamların aranması ve tercih edilmesi ve daha da önemlisi , bireysel ve sosyal hayatta merhamet, affedicilik, tahammül gibi ahlâkî erdemlerin geri plana itilmesi, bunun bir örneğini teşkil ediyor.
Oysa sabır, Müslüman kişiliğini oluşturan önemli bir kavramdır. Nitekim “Ey iman edenler! Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” [1] Ayeti, sabrı tavsiye eden çok sayıdaki ayetlerden sadece biridir. Bu ayet, imanın sabırla; sabrın da namazla ilişkisini doğrudan ele almakta ve hayata yansıtılmasını istemektedir. Bu da sabrın, sadece bir bekleyişi değil, aynı zamanda acıya, sıkıntıya, hastalığa, yoksulluğa karşı bilinçli bir tavrı ve iradeli bir duruşu da ifade etmektedir. “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz, sabredenleri müjdele”. [2] ; “Allah sabredenlerle beraberdir.” [3] Ayetlerindeki muhteva da bize bu mesajı vermekte ve dikkatimizi bu konulara da çekmektedir. Zira bu ayetler, musibetler karşısında yılgınlığa düşmemek, hayatın akışını ve psikolojik dengeyi bozmamak ve daha da önemlisi korumak için sabrın gerekli olduğunu vurgulamaktadır.
Kur’an, sabrı tavsiye eden ayetlerin yanında, ayrıca sabırlarıyla temayüz etmiş peygamberlerden de örnekler sunmaktadır. Kur’an’da Hz. Eyyûb’un hastalığına olan sabrından; Hz. Yûsuf ‘un, kuyuya atılması, suçsuzken zindana girmesi ve unutulmasından ve Hz. Yakub’un evlatlarına olan hasretinden ve hicranından söz edilmesi, sabır konusunda bize verilmiş önemli mesajlar olduğu anlaşılıyor. Nitekim “Babaları dedi ki: Hayır, nefisleriniz sizi böyle bir işe sürükledi. Bana düşen, güzel bir sabırdır. Umulur ki, Allah onların hepsini bana getirir. Çünkü O, bilendir; hikmet sahibidir.” [4] Ayetinde geçen Hz. Yakub’un “sabr-ı cemil/güzel sabır” sözü de bunu ifade ediyor. Yine Kur’an’ın genel muhtevasından anlıyoruz ki sabır, sadece musibetlere karşı direnme değil, aynı zamanda ibadetlerin sürekliliğine ve nefsin arzularına karşı da iradeli bir duruşu ifade ediyor. Nitekim Hz. Yusuf’un “Allah’ın yardımı olmadan kendimi koruyamam” [5] sözünden de bu iradeli duruş anlaşılıyor.
Yaradılışı itibariyle insanoğlu, iyiliğe de kötülüğe de meyyal bir fıtrî yapıya sahiptir. Onun bu fıtrî yapısında aceleci oluşu da vardır. Bu nedenle hayra duâ edeyim derken şerre de dua edebilmektedir. [6] Ya da Kehf suresinde geçtiği şekliyle peygamber de olsa Hz. Musa gibi olaylar karşısında sabredememektedir. Bu örnekler de sabretme konusunda insanın, işinin o kadar da kolay olmadığını gösteriyor. Zira aceleyle karar verilen veya düşünmeden yapılan işlerin, çoğu kere pişmanlıkla sonuçlandığı görülüyor. Nitekim Peygamberimiz de “Teennî Allah’tandır, acele ise şeytandandır.” [7] sözü ile bu konuya dikkat çekiyor. “Gerçek sabır, ilk musibet anında gösterilen sabırdır” [8] sözü ile de musibetler karşısında feverana edilmemesini tavsiye ediyor. Bu sözlerden mülhem olacak ki atalarımız da “Acele işe şeytan karışır” deme ihtiyacını hissediyor.
Sabırsızlık, her ne kadar psikolojik bir sorun gibi algılansa da aslında derin bir ahlâk sorunudur. Sabır, insanın kendisiyle, başkalarıyla ve Allah’la kurduğu ilişkinin bir göstergesidir. Bu nedenle sabır, modern çağda en çok kaybedilen ama en çok ihtiyaç duyulan erdemlerden biri olarak karşımızda duruyor. Zira sabredemeyen insanların genellikle dinleme, anlama, affetme ve adil olmada zorlandıkları görülüyor. Çünkü Modern insan hıza teslim olduğu için sabredemiyor. Sosyal hayatta ve özelikle trafikte sabırsızlık nedeniyle yapılan kavgalar da bunu gösteriyor.
Sonuç olarak sabır, sadece psikolojik bir tutum ve güç biriktirme süreci değil, aynı zamanda ahlâkî, dinî ve toplumsal boyutları da olan erdemli bir davranıştır. Ne var ki modern hayatın tüketim ve anlık tatmin eksenli yapısının, sabrı zayıflatarak insanın hem kendisiyle hem de çevresiyle kurduğu ilişkiyi yüzeyselleştirdiği ve özellikle de dinî hayatın derinlik, süreklilik ve kişilik inşa edici yönünü aşındırdığı müşahede ediliyor. Oysa Kur’an ve sünnette sabır, edilgen bir bekleyişten ziyade bilinçli bir duruşu, iradeli bir direnişi ve ahlâkî bir istikrarı ifade etmektedir.
Kur’an’da Peygamberlerin hayatlarıyla da örneklenen sabır; musibetler karşısında yılgınlığa düşmemeyi, ibadetlerde sürekliliği ve nefsin arzularına karşı direnme gücünü mümkün kılan bir erdem olarak sunulmaktadır. Bu bağlamda sabır, Müslüman kişiliğinin temel yapı taşlarından biri olup adalet, merhamet, sorumluluk ve fedakârlık gibi değerlerin de taşıyıcısıdır. Dolayısıyla modern insanın yaşadığı sabırsızlık krizine verilecek en doğru cevap, sabrı yeniden bireysel ve toplumsal ahlâkın ve hayatın merkezine yerleştirmekten ve onu bireysel olgunlaşmanın ve toplumsal huzurun vazgeçilmez bir unsuru olarak inşa etmekten geçmektedir.
Yıllarca önce birkaç arkadaş, bir tanıdığımızın trafik kazasında oğlunu ve gelinini kaybeden babasına taziye gitmiş; ayet ve hadislerden de yararlanarak onu teselli edecek konuşmalar yapmaya başlamıştık. Teselli konuşmalarımız devam ediyorken o insanın bize, “Hocalarım! Sizin bende bir alacağınız olsa ve onu benden alsanız, benim üzülmem mi gerekiyor? İki evladım, Allah’ın bana bir emanetiydi ve emanetini de aldı. Niye üzüleyim” dediğinde apışıp kalmış ve gösterdiği bu metanet ve sabra da hayran kalmıştık. Zira iki genç evladını kaybeden bir babanın, acısının çok derin olacağını ve buna da kolay kolay sabredemeyeceğini düşünmüştük, ya da öyle zan etmiştik. Ama beklediğimizin tam aksine bir tavırla karşılaşmak bizi hayrete düşürmüştü. Evinden ayrılırken kendi aramızda “Biz teselliye geldik, ama o bizi teselli etti ve bize de bir ders verdi” demekten de kendimizi alamamış ve İslâm’ın insan ruhu üzerindeki derin etkisine bir kere daha şahit olmuştuk.