Toplumdaki çevreniz, inancınız, dünya görüşünüz, içinde bulunduğunuz hal ve şart, dâvanız… bunlara “yeriniz” diyelim; olaylara, şahıslara, değerlere, kültür ve medeniyete, dine…oradan bakıyorsunuz; böyle olunca da birinin ak dediği size kara, birinin kara dediği size ak görünüyor.
Türkiye’de dindarlaşma ve dindarlaşmanın keyfiyeti konusunda aynı zaman ve mekânda insanın durduğu “yere” göre birbirine zıt iki değerlendirme çokça dillendiriliyor:
1. “Ülkeye şeriat geliyor-hatta geldi- Cumhuriyet’in kazanımları bir bir yok ediliyor, böyle giderse geleceğimiz karanlık, baskıcı bir rejimin cenderesine düşeceğiz, ‘laiklik elden gidiyor’…” diyenler var.
2. Din elden gitti, insanlar dinden kaçıyor, İslamcılık -bazılarına göre bu iktidar yüzünden- öldü, gençleri kaybettik, kapitalist dünya sistemi dini de araç haline getirdi; samimi, çevresini de kendini de kandırmayan dindar sayısı gittikçe azalıyor… diyenler de var.
Dedim ya herkes bulunduğu yerden bakıyor ve gördüğünü veya ona gösterileni söylüyor.
İlmî araştırmalara bakıldığında sonuç: Tam olarak ne o, ne de bu.
Bir kere Türkiye Cumhuriyeti’nde kökten rejim değişikliği mevcut şartlarda imkânsıza yakın bir ihtimaldir. İrticadan, şeriat tehlikesinden söz edenlerin buna inandıklarını sanmıyorum: Batı’daki İslamofobi gibi, başka maksatlarla tehlike icat ettiklerini, bazı safdilleri de buna inandırarak siyasi veya ideolojik hedeflerine malzeme yapmak istediklerini düşünüyorum.
Din elden gitti diyenlere gelelim:
Cuma namazını kıldığım camide, mübarek Ramazan da yaklaştığı için midir bilmem, caminin altı ve üstü lebaleb doldu, cemaatin yaş ortalamasını tahmine çalıştım, yaşlılar daha az idi, çoğunluğu orta yaş grubu teşkil ediyordu, cumanın farzından sonra hemen çıkanlar oldukça az idi, dört rekat son sünneti kılanlar daha çok, ek namaz kılanlar daha az idi.