Bir toplum düşünün…
Minareleri göğe yükseliyor ama vicdanı yere düşüyor.
Camileri doluyor fakat adalet boşalıyor.
İnsanlar secde ediyor; fakat secdenin ruhu hayata taşmıyor.
Dillerde Allah var, fakat ticarette merhamet yok.
Evlerde Kur’ân okunuyor ama sokaklarda Kur’ân ahlâkı görünmüyor.
İşte çağımızın en büyük kırılması burada başlamaktadır.
Çünkü modern zamanların en büyük oyunu, Müslüman’ın dinini inkâr ettirmek değil; onu küçültmek olmuştur. Dini hayatın merkezinden çekip sadece vicdanın dar koridorlarına hapsetmek… İslâm’ı bir medeniyet nizamı olmaktan çıkarıp yalnızca ferdî ibadetler toplamına dönüştürmek…
Bugün birçok insan, Müslümanlığı yalnızca namaz, oruç, hac ve zekât çerçevesinde anlamaktadır. Elbette bunlar dinin temel direkleridir. Ancak bina sadece direklerden ibaret değildir. Bir evin kolonları varsa; duvarı, çatısı, kapısı, penceresi de vardır. İslâm da böyledir. Adalet olmadan, ahlâk olmadan, liyakat olmadan, ilim olmadan, infak olmadan, hak ve hukuk gözetilmeden sadece ritüellerle ayakta duran bir din anlayışı; ruhunu kaybetmiş bir beden gibidir.
İşte son asırda yaşanan en büyük kırılma burada ortaya çıkmıştır.
Bir milletin hukukunu, eğitimini, iktisadını, kültürünü ve medeniyet tasavvurunu kendi köklerinden koparırsanız; geriye sadece şekil kalır. Ruh gider. Modernleşme adına yapılan birçok değişiklik, aslında insanın iç dünyasını boşaltmış; kalbiyle hayat arasındaki bağı koparmıştır. İnsan artık camide başka, ticarette başka, siyasette başka, ailede başka bir kimlikle yaşamaya başlamıştır. Böylece şahsiyet parçalanmış, insan bütünlüğünü kaybetmiştir.
Oysa İslâm, parçalanmış insan istemez.
İslâm, secdesiyle ahlâkı aynı olan insan ister.
Kazancı helâl, sözü doğru, kalbi merhametli, yönetimi adil insan ister.
Bugün en büyük problemimiz bilgi eksikliği değil; idrak eksikliğidir.
Çünkü çağımızın insanı çok şey bilmekte, fakat hakikati yaşamamaktadır. Diplomalar büyümüş, fakat hikmet küçülmüştür. Üniversiteler çoğalmış, fakat irfan kaybolmuştur. İnsan aya gitmiş ama kendi kalbine inememiştir.
Tam burada büyük mütefekkirlerin asırlar önce yaptığı ikaz yeniden karşımıza çıkar:
Kalbi bozulmuş bir toplumun aklı da bozulur.
Ruhu kuruyan bir medeniyetin teknolojisi büyüse bile insanı küçülür.
Bugün yaşanan kriz sadece ekonomik değildir.
Sadece siyasal da değildir.
Asıl kriz, insanın anlam krizidir.
Çünkü modern sistem, insana “Nasıl daha çok kazanırsın?” sorusunu öğretmiş; fakat “Niçin yaşıyorsun?” sorusunu unutturmuştur. İnsan artık tüketen bir varlık hâline getirilmiştir. Kalpler AVM’lere, ekranlara ve geçici heveslere teslim edilmiştir. Böylece ortaya manevî yorgunluk çıkmıştır.
Aileler küçülmüş, yalnızlık büyümüştür.
Binalar yükselmiş, insan alçalmıştır.
Bilgi artmış, hikmet azalmıştır.
Kalabalıklar çoğalmış, kardeşlik kaybolmuştur.
Çünkü din hayattan çekildiğinde sadece ibadet eksilmez; merhamet de eksilir, utanma da eksilir, emanet duygusu da eksilir.
Oysa İslâm’ın ilk doğduğu çağda ortaya çıkan ruh bambaşkaydı. O ruh sadece namaz kılan insanlar üretmedi; adaletle hükmeden, yetimi koruyan, harama el uzatmayan, ilmi ibadet bilen, insanı Allah’ın emaneti gören bir medeniyet inşa etti.
Çölün ortasında doğan o ruh, kısa zamanda insanlığın vicdanı hâline geldi. Çünkü o hareket kuru bir slogan hareketi değildi. Gönülleri fetheden bir dirilişti.
Asıl inkılâp budur.
İnsan önce kendi nefsini fetheder.
Sonra ahlâk toplumu dönüştürür.
Sonra adalet devlet olur.
Sonra merhamet medeniyet kurar.
Bugün yeniden ihtiyaç duyduğumuz şey de budur:
Öfke değil, diriliş…
Kuru slogan değil, ahlâklı şahsiyet…
Şekil değil, ruh…
Taklit değil, medeniyet tasavvuru…
Çünkü mesele sadece geçmişe ağıt yakmak değildir. Mesele yeniden ayağa kalkacak ruhu bulmaktır.
Bir toplumun yeniden dirilişi; önce kendi hakikatine dönmesiyle başlar. Kendi köklerinden utanan milletler medeniyet kuramazlar. Başkasının aklıyla yaşayanlar, sonunda başkasının çıkarlarına hizmet ederler. Bu yüzden yeniden kendi medeniyet dilimizi kurmak zorundayız.
Eğitim yeniden insan yetiştirmeli; sadece meslek değil.
Siyaset yeniden emanet anlayışına dönmeli; sadece iktidar değil.
Ekonomi yeniden vicdan üretmeli; sadece sermaye değil.
İlim yeniden hikmetle buluşmalı; sadece veri değil.
Çünkü insan sadece et ve kemikten ibaret değildir. İnsan aynı zamanda ruh taşıyan bir emanettir.
Ve unutulmamalıdır ki;
Bir millet toprağını kaybetmeden önce ruhunu kaybeder.
Bir medeniyet yıkılmadan önce anlamını kaybeder.
Bir insan günaha düşmeden önce kalbini ihmal eder.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey; sadece kalkınma değil, diriliştir.
Sadece teknoloji değil, ahlâktır.
Sadece güç değil, hikmettir.
Çünkü hakikatin olmadığı yerde güç zulme dönüşür.
Vicdanın olmadığı yerde hukuk sadece kâğıtta kalır.
Allah korkusunun olmadığı yerde insan, en büyük tehlike hâline gelir.
Bu yüzden yeniden hatırlamak zorundayız:
İslâm sadece camide yaşanan bir din değildir.
İslâm; hayatı, insanı, toplumu ve medeniyeti inşa eden ilahî bir nizamdır.
Ve bir toplum, dinini sadece ritüele indirgediği gün;
ruhunu da yavaş yavaş toprağa gömmeye başlar.