Bir toplumda eğitim sistemi ile aile arasında uyum kaybolduğunda, çocuk evde aldığı değerlerle okulda karşılaştığı dünya arasında parçalanır. Kur’ânî bakışa göre insan fıtrat üzere doğar; ancak bu fıtrat, doğru bir terbiye ile korunmazsa nefsin ve çevrenin etkisiyle zayıflar. Tarihî perspektif de gösterir ki, bir toplumda kurumsal eğitim ile ahlâkî zemin arasındaki kopuş derinleştiğinde, nesiller kendi köklerinden uzaklaşmaya başlar. Çocuk, ailede kazandığı inancı ve ahlâkı hayatın bütününe taşıyamazsa; zamanla kimlik bunalımı yaşar, anlam arayışını yanlış zeminlerde sürdürür. Bu yüzden mesele yalnızca okulun ya da ailenin tek başına yetersizliği değil; insanı bütüncül olarak inşa edemeyen bir eğitim ve hayat anlayışının ortaya çıkardığı uyumsuzluktur.
Günümüz dünyasında ortaya çıkan “duyarsızlık” sorunu, basit bir gençlik problemi değildir. Bu durum, insanın varoluş merkezinden kopmasının bir sonucudur. Çocuklar artık hayatın hakikatine temas edemeden büyüyor. Acıyı tanımıyor, yokluğu bilmiyor, sabrı yaşamıyor. Bu yüzden merhamet gelişmiyor. Merhametin olmadığı yerde ise ne aile kalır ne toplum ne de medeniyet.
Burada temel mesele, insanın ne için yetiştirildiği sorusudur. Eğer bir çocuk sadece başarılı olsun, kazansın, iyi yaşasın diye yetiştiriliyorsa; o çocuk insan değil, sadece tüketici olur. Oysa insan, sadece yaşayan değil; anlam taşıyan bir varlıktır. Bu anlam kaybolduğunda geriye sadece boşluk kalır.Bu günün gençliği işte bu boşluğun içinde savrulmaktadır.
Bu noktada meseleye daha derin bir yerden bakmak gerekir: İnsan eğitimi, kalbin eğitimidir. Kalp eğitilmeden akıl eğitilirse, ortaya tehlikeli bir zeka çıkar. Bilgili ama merhametsiz, başarılı ama sorumsuz, güçlü ama adaletsiz bir insan tipi oluşur. Bu ise toplumlar için en büyük tehdittir.
İnsanın iç dünyasını ihmal eden her eğitim anlayışı, uzun vadede çöküş üretir. Çünkü insanın özü, nefs ile kalp arasındaki mücadelede şekillenir. Eğer nefs eğitilmezse, insan hazlarının kölesi olur. Hazlarının kölesi olan bir insan ise sorumluluk taşıyamaz. Sorumluluk taşımayan bir nesil ise hiçbir değeri koruyamaz.
Bugün çocuklara her şey veriliyor ama hiçbir şey öğretilmiyor. Aç kalmıyorlar ama şükretmeyi bilmiyorlar. Yorulmuyorlar ama sabretmeyi öğrenemiyorlar. Üşümüyorlar ama başkasının üşümesini hissedemiyorlar. Bu yüzden hayatla aralarında gerçek bir bağ kurulamıyor. Yaşadıkları hayat, yüzeysel bir konforun ötesine geçemiyor.
Oysa insan, zorlukla olgunlaşır. Zorluk, insanı derinleştirir. Sabır, karakter inşa eder. Yokluk, nimetin değerini öğretir. Bu gerçeklikten koparılan bir çocuk, büyüdüğünde güçlü değil; kırılgan olur. En küçük sıkıntıda dağılan, en basit problemde yönünü kaybeden bir birey haline gelir.
Bu noktada asıl sorumluluk aileye aittir. Çünkü çocuk, anne-babanın aynasıdır. Eğer bir evde sabır yoksa, çocuk sabrı öğrenemez. Eğer bir evde şükür yoksa, çocuk nankör olur. Eğer bir evde merhamet yaşanmıyorsa, çocuk merhameti kitaplardan öğrenemez. Bu nedenle anne-baba olmak, sadece büyütmek değil; temsil etmektir. Çocuk, söyleneni değil, yaşananı öğrenir.
Ancak burada eğitim sisteminin rolü küçümsenemez. Çünkü ailede başlayan inşa, okulda şekillenir. Eğer eğitim sistemi sadece bilgi aktaran bir mekanizma olarak kalırsa; insan yetiştiremez, sadece meslek sahibi bireyler üretir. Oysa toplumun ihtiyacı olan şey, iyi mühendisler, iyi doktorlar değil; iyi insanlardır. İyi insan olmadan hiçbir meslek, topluma fayda üretmez.
Bu yüzden eğitim sistemi yeniden düşünülmelidir. Ders programları kadar, değer programları da olmalıdır. Başarı kadar karakter de ölçülmelidir. Rekabet kadar merhamet de öğretilmelidir. Çocuk sadece sınava değil, hayata hazırlanmalıdır. Hayata hazırlanmayan bir çocuk, en iyi üniversiteyi kazansa bile hayat karşısında kaybeder.
Modern dünyanın en büyük yanılgısı, eğitimi sadece zihinsel bir süreç olarak görmesidir. Oysa eğitim, aynı zamanda ruhsal ve ahlaki bir terbiyedir. Bu terbiye ihmal edildiğinde ortaya çıkan nesil; düşünen ama hissetmeyen, bilen ama anlamayan, yaşayan ama farkında olmayan bir nesildir.
Bugün gelinen noktada açıkça görülmektedir ki, mesele yalnızca teknolojinin, sosyal medyanın ya da modern hayatın etkisi değildir. Asıl mesele, insanın kendini unutmasıdır. Kendini unutan insan, başkasını da unutur. Başkasını unutan bir toplum ise çözülmeye mahkûmdur.
Çözüm, insanı yeniden merkeze almaktır. Bu da üç temel adımla mümkündür:
Birincisi, aileyi yeniden inşa etmek. Aile, sadece birlikte yaşanan bir yer değil; değerlerin aktarıldığı bir mektep haline getirilmelidir.
İkincisi, eğitimi yeniden tanımlamak. Eğitim, sadece bilgi değil; karakter, sorumluluk ve merhamet üretmelidir.
Üçüncüsü, hayatı yeniden anlamlandırmak. Çocuklara sadece nasıl yaşayacakları değil, neden yaşayacakları da öğretilmelidir.
Unutulmamalıdır ki bir nesli kurtaran şey, sahip olduğu imkanlar değil; taşıdığı anlamdır. Anlamını kaybeden bir nesil, en güçlü olduğu anda bile aslında en zayıf halindedir.
Bugün yapılması gereken, çocukları daha rahat yaşatmak değil; onları daha güçlü, daha merhametli ve daha sorumlu bireyler olarak yetiştirmektir. Çünkü geleceği kurtaracak olan şey teknoloji değil; insanın kalbidir.
Eğer kalp ihmal edilirse, hiçbir sistem ayakta kalamaz. Ama kalp inşa edilirse, en zor şartlar bile bir medeniyetin yeniden doğuşuna zemin hazırlayabilir.
Selam ve dua ile.