Çağdaş İslam düşüncesi terkibindeki anlam ve kapsam daralması, tuhaf bir şekilde hareket ve düşünce ayrımını çok zayıflattı hatta pek çok alanda ortadan kaldırdı. On dokuz ve yirminci yüzyıllarda ileri sürülen görüşler genellikle nazarî olandan amelî olana (teoriden pratiğe) doğru seyreden bir karaktere sahip değildir; tam tersine amelî olandan yola çıkar, nazarî olana ulaşma umudunu taşır ve nadiren nazarî olanla ilişki kurmaya teşebbüs eder. Bunun iki temel sebebi var.
Birincisi, içtimaî hayatı düzenleme bağlamında gündeme gelen sorunların, bizzat bu sorunları çözmeye çalışanların esastan kavramasına fırsat vermeyecek kadar ivedilik kesbetmiş olmasıdır. Gerçekte durum böyle miydi yoksa modernleşme sürecini yönetenlerin algısı mı böyleydi bunun ayrıca tartışılması gerekir. Mesela Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’nin hazırlanmış olması, sorunların ivediliği ile esastan çözme teşebbüslerinin çelişmediğini göstermektedir. Fakat durum gerçekte her olursa olsun hem devlet ricâlinin hem de aydınların daima bir yetişme gayreti içinde olduğu ve teenni idrakini bastıran bir telaş duygusuyla hareket ettikleri hissedilmektedir. Özellikle yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan savaşlar, üst üste gelen yenilgiler ve nihayet İstanbul’un ve Anadolu’nun bir bölümünün işgali, modernleşme ve Batılılaşmayı pratik hayatın zorunlu maksadına dönüştürdü. Dolayısıyla ferdî ve içtimaî hayatın pratik veçhelerini hayatı tanzim etme çabası, ertelenmiş bir nazariyatla birlikte devam ettirildi. Hatta kabaca 1922-1940 arası Türkiye’sinde yapılan yenilikler, yeni bir teoriye ihtiyaç duyduğundan Cumhuriyet’in ilk çeyreği yeni pratiğin teorisinin nasıl inşa edileceği tartışmalarıyla doludur.
Kuşkusuz pratiğin teoriyi öncelemesi, başka dönem ve toplumlarda farklı tartışmalara elverişli olabilir ama son iki yüzyılda İslam coğrafyasında değişim hareketlerinin değişim üzerine tefekkürün önünden gitmesine hatta çoğu durumda teoriyle irtibatın tamamen kopmasına yol açtı. 1980’lere kadar İslam coğrafyasında bu durumun baskın olduğu söylenebilir. Bu sebeple çağdaş İslam düşüncesi üzerine çalışmalar daha ziyade hareketler üzerinedir. Mesela İsmail Kara Hoca gibi bu hususta dikkate değer çalışma yapan araştırmacılar da asıl itibariyle hareketler üzerinden ilerleme ihtiyacı duymuş ve hareketlerin dile getirdiği görüşleri “adeta” yeni dönemin nazariyatı olarak değerlendirmek zorunda kalmıştır.