Önceki yazıda düşüncenin İslam’la ilişkisini tahlil etmek için serdedilmesi gereken mukaddimelere başlamış ve ikisini arz etmiştik. Bu mukaddimelerin üçüncüsü: İslam dönemini önceki ve sonraki geleneklere bağlayan köprü işlevinin sadece felsefî, aklî yahut hakîkî bilimlere mahsus olmadığıdır. Dikkatsiz bir okur şerî bilimlerin bu hususiyetini gözden kaçırabilir. Zira felsefî bilimlerden farklı olarak şerî bilimlerin kuruluş süreci İslam medeniyeti içinde tamamlanmıştır. Dolayısıyla ulaşabildiğimiz kayıtlar elverdiği ölçüde bu bilimlerin kurucu şahsiyetlerini, hangi görüşlerin kimler tarafından ve hangi şartlarda ileri sürüldüğünü, epistemik cemaatlerin oluşum, gelişim ve dönüşüm süreçlerini vs. tamamen İslam içinde takip edebiliyoruz.
Dahası, tıpkı İslam bilimler geleneğindeki rivayet silsilelerinin Hz. Peygamber’e (sav) dayanması gibi bilimlerin ve bilimler etrafında oluşan cemaat ve müesseseler de geriye doğru gittiğimizde Hz. Peygamber’e ve sahabeye dayanır. Bu bağlamda ister nazarî ister amelî olsun İslam dini nasları etrafında geliştirilen bütün ilmî birikim Hz. Peygamber’e dayandırılır. Hz. Peygamber, peygamberler zincirinin son halkasıdır fakat peygamberlik bir önceki nesilden yahut atalardan miras kalmadığından nesilden nesle aktarılan bilgi ve maharet değildir, ilahî seçkiyle belirlenir. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in kendisiyle birlikte ve sonrasında büyük bir medenî harekete dönüşen bilgi ve uygulamaları, Cebrail (as) vasıtasıyla ilâhî mertebeye dayanır.
Felsefî bilimler insan idrakinin tarih boyunca eşyanın hakikatini anlama çabasını ifade ettiğinden, bunlarla ilgili bir rivayet zinciri bilinen medenî havzaların katkılarını takip etmek zorundadır. Nitekim Fârâbî meşhur felsefe tarihi anlatısında felsefeyi Keldânîlerden başlatmış ve sonraki medeniyetlerdeki intikalini takip ederek İslam dönemine ulaştırmıştır. Felsefede filozofun metafiziğe ulaştığında kazandığı tarihüstü idrak, tarihsel şartların dolayımıyla gerçekleşir.