Yapılan oylamada halkımız DİJİTAL VİCDANI yılın kelimesi seçmiş.
Kendi öz vicdanını uzunca bir zamandır unutanlar için isabetli bir seçim. Çünkü, yaşamlarını sanal dünyaya göre kuranlar, planlayanlar için başka bir seçim düşünülemezdi.
Ekmekleri bütün bütün çöpe atan, yeni doğmuş bebeği öldüren, çıkarı için her türlü numarayı düşünen, saat başı sattığı mala zam koymayı marifet sanan, politik çıkar için her şeyi inkâr eden ve aslında vicdanını bir yerlerde bıraktığı bu işleri yapanların dijital vicdan diyerek vicdanı tanımlamaya çalışmaları ne kadar düşündürücü.
İnternet olmasa haber ve bilgi, sosyal medya olmasa dedikodu ve teşhir, navigasyon olmasa yollarını bulamayacak bu insanlar sürdürdükleri hayatı epeydir ellerinden düşmeyen akıllı telefona göre düzenliyorlar.
Bu teslimiyet sonucunda vicdanların yerini “dijital vicdanın” alması kaçınılmazdı, öyle de oldu.
Arkadaşların, hele yapay zekâ söz konusu olduğunda. Şaşkınlıklarla dolu konuşmalarını, yorumlarını duyunca “bunların zekâları nerede?” diye sorasınız geliyor. Aman aman bu yapay zekâ neler neler yapıyormuş.
Temel’in bir fıkrasını anlatıp kafa bulurlar, bilirsiniz:
Temel yıllar önce son model bir araba alır. Arabada o dönem yeni yeni kullanılan bir uyarı sistemi var. Temel arabadan inmiş kapıyı kapatmamış. Ardından uyarı gelmiş, “lütfen kapıyı kapatın” diye.
Temel Araca geri girip konuşanı aramış.
Yıllardır bu fıkrayı anlatıp Temel ile kafayı bulan çok okumuşlar şimdi yapay zeka karşısında Temel’den beterler.
O yapay zekâ denileni senin gibi bir insanoğlu buldu, geliştirdi.

Ne ki, onu yapan insanoğlu senden benden daha çok çalıştı, araştırdı. Tıpkı Mimar Sinan’ın Selimiye’de incecik minarelere ayrı ayrı yollardan çıkış yapması gibi bir emeğin ve çalışkanlığın ürünü bu buluşlar. Sen şimdi minare ile yapay zekayı karıştırırsın ama karıştırma. İkisi de çağın gerektirdiği keşifler. İkisi de bilimsel ve kendi çağının ruhuna, şartlarına uygun teknik içeren gelişmeler.
Biz daha Sinan’ın ses sitemlerini, hava temizleme yöntemlerini vb anlamış ve idrak etmiş değiliz. Tabii bunları anlayıp idrak etmeden, üstüne üstlük bir de aşağılayarak, yapay zekayı anlamamız pek mümkün değil.
Ama bütün bu keşif ve icatları kendi çıkarımız için kullanmayı da iyi biliyoruz.
Memleketin en ücra köşesindeki bir gecekonduyu mekân edinen birkaç müptezel arsız nereden ve nasıl buldukları bilinmeyen bilgilerle yaşlı, zengin ve yalnız insanları arıyorlar. Bir düzgün konuşma, bir izah yeteneği ve arkada bitmeyen telsiz sesleri. Yani tam telefon tiyatrosu.
Yaşlı, zengin ve yalnız kişimiz öylesine ikna ediliyor ki, o kişi elinde sürekli konuştuğu ve talimat alığı bir telefon koştur bankaya gidip bütün parasını verilen hesaba gönderiveriyor.
Ve o bankanın görevlisi karşısındaki yaşlı, zengin ve titrek müşterisinin talimatını hiç düşünmeden yerine getiriyor. Böyle bir tiyatro ne Devlet Tiyatrolarında var ne de Özel Tiyatrolarda. Yani Metin Akpınar ve Müjdat Gezen biraz siyaseti bırakıp sahnelere geri dönsünler inanın böylesini yapamazlar.
Oyun bitiyor, yaşlı zengin ve yalnız kişi kulağında bitip tükenmek bilmeyen binlerce telsiz anonsu ile parasını kaptırdıktan sonra bu işin içinde başka bir iş olduğunu kavrıyor ve polise koşuyor.
Efendim dijital zekâ mı demiştik, öz vicdan mı demiştik? Biraz karıştı gibi. Biz en iyisi dijital vicdansız diyelim, diğeri zaten kalmamış.
TUVALET YOK LAZIMLIK VERELİM
Fransızların ünlü Elize Sarayı yapıldığında, tuvalet yapılmamış sonraki yıllarda eklenmişti. Peki başta Kral olmak üzere Saray halkı def-i haceti nasıl yapıyorlardı?
Lazımlığa elbette. Sonra bunu pencereden bahçeye dökerlerdi.
Bu ibretlik temizlik olayı birçok tarihi filmde görmeniz mümkün. Daha ötesi soylular herkesin içinde oturdukları lazımlıktan kalkmaya yeltenince bir uşak koşturup elindeki bezle gerekli yerin temizliğini de yapardı.
Lafı uzatmayalım.
Japon Parlamentosundaki 73 kadın milletvekili için ayrılan iki tuvalet kabini yetmiyormuş ve sorun giderek büyüyormuş. Bu arada bu sıkıntıyı bizzat Japon başbakanı da yaşıyor. Çünkü o da bir kadın.
Bakınız milletvekillerine ayrılan çalışma odalarındaki tuvaletler var yok, onu geçtim, yahu başbakanın odasında da tuvalet yok mu diye haykırmak istiyorum.
Öyle ya, geliştirdikleri otomobillere bile neredeyse tuvalet mekanizması kuracak kadar ileri giden bu Japonların ne dertleri var ki, böyle bir sorunla uğraşıyorlar.
ELİT SUÇLU AVAM SUÇLU
Meclisten 11. Yargı paketi geçti. Bazı hükümlüler erken tahliye edildi.
Zor iştir, hepsine geçmiş olsun.
Bunlar olurken yasalarımızda olmayan ama maalesef uygulamada bal gibi olan bir garabeti gördük.
Efendim bazı insanlara elit, bazılarına da avam suçlu uygulaması, inatla yapılıyor.
Sanki bir kişi ünlü, zengin, makam sahibi ve güç sahibi olunca suç işlemezmiş gibi bir tavır.
Polis almaya gider, “efendim olur mu çağırın gelsin, sabah sabah evine niye gidiyorsunuz.” denir. Yazılar yazılır, konuşmacılar fikir beyan eder.
Elit suçlu olunca böyle.
Ama sıradan bir avam suçlunun sabaha karşı kapısı çalınır, açılmazsa kırılır. O zaman “tabii canım polis görevini yapıyor” olur iş. Yüzlerde bir gülümseme belirir ve sınıf çatışmasının Marksizm hali bütün dehşeti ile belirir.
Elit suçluya kelepçe takılmaz, takılsa bile nazik takılır. Avam suçluda kelepçe bilezik yerine geçer.
Elit suçlu tek kişilik iki kişilik koğuşlara gider, dilediği ile görüşür, basına açıklama yapar, avam suçlu 70 kişinin kaldığı aslında 30 kişilik olan koğuşlara gönderilir, koridorlarda yatar. Görüşeceği kişiler bellidir, ziyaretine gelecek kişiler bellidir.
Bu garabet her gün çirkinleşerek büyür.
KÜTÜPHANEMDEN
SEMERKANT TARİHİ
MURAT ÖZKAN
TÜRK TARİH KURUMU YAYINLARI-2025

“Şehirlerin de tıpkı insanlar gibi alın yazıları vardır.” Diye söze başlamış Semerkant Tarihi yazarı Murat Özkan. Eserde Semerkant’ı tarihi, mimari, dini ve kültürel yönleri ile alarak tarih boyunca nasıl bir medeniyet merkezi haline geldiğinin incelendiği kitap Semerkant’ın geçirdiği dönüşümleri ve İslam Dünyasındaki ve İpek Yolu üzerindeki önem ve değerini çarpıcı örnekler ve güzel bir dil ile anlatıyor.
Haftaya tekrar görüşebilmek ümidiyle.
Sarper SAN