1990'lardan itibaren modern-sonrası döneme girip girmediğimiz üzerinde yoğunlaşan, büyük kısmıyla sosyolojik ve önemli bir diğer kısmıyla da felsefi post-modernizm tartışmalarını geride bıraktığımız çok oluyor.
Bir yandan küresel iletişimin hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelmesi, bir yandan sınır tanımayan küresel haberleşme ağlarının sağladığı avantaj-dezavantaj bilançosu, insanlığı 'nasıl olsa gider'den, 'ne olsa gider'e dönüştürdü. Birey adına ilk elden özgürleşme gibi gelen internet erişimi, son kertede hepimizi katmerlenmiş kapitalizmin istemli-istemsiz bağımlılarından eyledi. Tezatları bir arada yaşar olduk.
Tezatlar bir arada yaşanırken, hakikatin azar azar yanımızdan kaçtığını, uzaklaştığını fark edemedik bile... Biz hakikatin yerine, sanal olanları koyar olduk. Bu hem vakit kazandırıyordu bize, çokça malumatımız oluyordu hemen her şeyle ilgili, hem de müthiş bir ilgisizlik imkanı oluyordu, çünkü her şeyi sanal medya üzerinden takip ediyorduk, sorumluluk almadan, yara-bere almadan, mesafelerin ötesinden... Dolayısıyla her şey ekranda bir istatistiğe dönüşüveriyordu... İsrail Gazze'de 78 bin insanı gözünün yaşına bile bakmadan hunharca katletti derken, hem sanal alemde İsrail'i kınamayı başarıyor, hem de Gazze'de vefat edenleri bir çırpıda sayısal bir meblağ olarak söyleyebiliyorduk.
Sanal medya bize sınırsızlık imkanı gibi gözüken, yeni bir sınırlar ülkesi vaat ediyordu aslında. Misal; İsrail aleyhine ve onu ilzam eden mesajlar attığımızda, o iletişim ağının sahibi bizi cezalandırıp, hesabımızı askıya alabiliyordu. Veya X platformunun İran'a yaptığı şekliyle; İran'ın mevcut bayrağını değiştirip, yerine devrik İran Şahına ait sancağı koyabiliyordu. Bir ticaret firması bir ülkenin bayrağını nasıl değiştirebilir ki? Bu nasıl bir cüret! Sınırsızlık ve sınırlılık işte aynı anda mevcuttu...