1970’li yıllar. Bir hafta sonu, Ordu’dan Ankara’ya gitmem icabetti. O yıllarda çok az sayıda otobüs şirketlerine ait bilet satış yerleri vardı. Bilet almak için satış yerlerine gittiğimde, sadece bir firmaya ait otobüste 42 numaralı koltuk boştu. İstemeyerek de olsa o numaraya razı oldum ve biletimi aldım. Otobüs hareket etmiş ve Perşembe’ye gelmişti. Yol kenarında durdu ve orta yaşlarda, saçı biraz dökülmüş, fakat kılık kıyafeti çok düzün bir adam, arka kapıdan otobüse bindi. “42 numara neresi?” diye sordu. Ben de “Burası” dedim. “Orası benim yerim, lütfen yerimden kalkar mısınız?” dedi.” Ben de “Ne münasebet burası benim yerim, işte biletim” dedim. Adam, “ Bu da benim biletim, 42 numara yazıyor” diye karşılık verdi. Meğer ona da aynı koltuğu satmışlar. Aramızda ufak bir tartışma oldu. Bileti satan adam yanımıza geldi ve bazı mazeretler ileri sürerek aramızı bulmaya çalıştı ise de bulamadı. O adam; “Ben Ankara’ya gitmek zorundayım, inmem” diyor, ben de, “Senden önce ben bindim, benim de Ankara’ya gitmem gerekiyor, inmiyorum” diye cevap veriyordum. Sonunda o adam arkada bulunan küçük buzdolabının üzerinde Samsun’a kadar gitmeye razı oldu ve tartışma da böylece sona ermiş oldu.
Hoş sohbet bir adamdı ve güzel konuşuyordu. Kendisi avukatmış, Ankara’da kalıyormuş, bir müvekkilinin işi için Perşembe’ye gelmiş, ilk defa Karadeniz’e geliyormuş ve buraları çok beğenmiş. Bu arada ben ona; “Sen benden yaşlısın, ben daha gencim. Gel yerleri değişelim” dedim ve oturduğum yerden kalkarak koltuğu ona verdim. O da teşekkür ederek bu jestimden çok memnun kaldığını ifade etti.
Adam çok konuşan biri idi, susmak bilmiyor, ha bire konuşuyordu. Yaptığı nükteler, arka sıralardaki yolcuları, kahkahalara boğuyordu. Sanki bir komedyeni dinliyorduk. Anlattıklarından bir şey dikkatimi çekmeye başlamıştı. Hep Hıristiyan din adamlarından söz ediyor ve onları övüyordu, ama imamlara gelince onları kötülüyor; onlarla dalgasını geçiyor, ne cahilliklerini bırakıyor ne de görgüsüzlüklerini. Sık sık imam ve hoca fıkraları anlatıyordu. Bundan son derecede rahatsız olmuştum. Bir şeyler söylemek için müsait ânın gelmesini bekledim. O ân da çok geçmeden geldi. Yine bir imam fıkrası anlatmış, herkesi güldürmüştü. Benim gülmediğimi ve suratımın asık olduğunu görünce yüzüme şöyle bir baktı, “Sahi sen ne iş yapıyorsun?” dedi. “Ben de imamım”, dedim. Öyle bir kahkaha attı ki otobüsteki bütün yolcular geriye dönüp baktılar. Espri yaptığımı sanmıştı. Ben de “Gerçekten imamım” dedim ve öğretmen kimliğimi çıkartıp gösterdim.
“Din Bilgisi öğretmeniyim, ama ara sıra da olsa imamlık yapıyorum” dedim. Birden mosmor kesildi ve sustu ve bir müddet bu suskunluk, devam etti. Bu suskunluğu ben bozdum ve ona nerelerde okuduğunu sordum. Bu sefer gayet ciddi bir eda ile liseyi İstanbul Avusturya Lisesi’nde, üniversiteyi de Ankara Hukuk Fakültesi’nde okuduğunu söyledi. İkinci soru olarak da ona, “Bir camiye gidip de her hangi bir imamla tanıştın mı?” dedim. O da; “Hayır gitmedim ve bir imamla da tanışmadım” dedi. Bunun üzerine, “Avusturya Lisesinde okurken papazları tanıdın, ama camiye gidip de bir imamı tanımadın. Tanımadığın imam hakkında nasıl böyle konuşabiliyorsun?” dedim.