AMERİKA RUSYA YAHUDİYE KUKLA
MAKALE
Paylaş
10.01.2026 15:43
278 okunma
Cemal Akkuş

KÜRESEL SERMAYE EKSENLERİ, FİNANSAL TEOPLİTİK ve YÖNETİLMEZLİK STRATEJİLERİ SARMALI

1. Giriş:

Görünmez İmparatorluk ve "Kukla"laları

21. yüzyılın ikinci çeyreğine girerken, uluslararası ilişkiler disiplininin geleneksel "ulus-devlet" merkezli analizleri, küresel güç dağılımını açıklamakta giderek yetersiz kalmaktadır. 2025 ve 2026 yılları, jeopolitik fay hatlarının sadece askeri güçle değil, derin finansal ağlar, sermaye akışları ve teo-politik ittifaklar üzerinden yeniden çizildiği bir döneme işaret etmektedir. Bu rapor, görünüşteki siyasi senaryonun ötesine geçerek, küresel sistemin "sinir sistemini" oluşturan sermaye hareketlerini ve bu hareketlerin devlet egemenliği üzerindeki aşındırıcı etkilerini incelemektedir. "Amerika, Rusya, Yahudiye Kukla" Yeniden Mücadele Birliği Hareketi’nin 55 yıl önce gündeme getirdiği temel sloganlarından biridir. Aslında bu teori, tek bir merkezden yönetilen bir komplo teorisinden ziyade, sermayenin ulus-aşırı doğasının ve "imal edilmiş yönetilemezlik" stratejilerinin bir sonucudur.

Devletlerin, bireylerin ve kurumların zenginlik arayışı, onları küresel finansal sistemin değişmez yasalarına köle yapmakta; bu durum, en güçlü süper güçlerden (ABD) en otoriter rejimlere (Rusya) kadar tüm aktörleri, belirli bir yapısal determinizmin "kuklası" haline getirmektedir. Bu raporda, Londra'nın Çin ile kurduğu sessiz finansal ittifak, Yahudi sermayesi içindeki tarihsel ve sınıfsal çatışmalar, ABD'nin Venezuela'daki enerji gaspı operasyonu ve Türkiye gibi yükselen piyasaların maruz kaldığı "finansal savaş" teknikleri, derinlemesine ve çok katmanlı bir perspektifle ele alınacaktır.

Analizimiz, paranın sadece bir değişim aracı olmadığını, aynı zamanda siyasi iradeyi teslim alan, toplumsal dokuyu dönüştüren ve devletleri "anonim şirketlere" indirgeyen yozlaştırıcı bir meta-güç olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, "egemenlik" kavramı, sermayenin akışkanlığı karşısında giderek anlamsızlaştırılmaktadır.

2. Londra-Pekin Sermaye Ekseni ve Transatlantik Çatlağı

2.1. City of London'ın "Çin Stratejisi"

Geleneksel Batı ittifakının finansal kalbi olarak kabul edilen Londra, özellikle özerk bir yapıya sahip olan City of London Corporation, son yıllarda ABD'nin Çin'i çevreleme ve ayrışma politikalarına taban tabana zıt düşecek şekilde, Pekin ile derin ve stratejik bir finansal entegrasyon sürecine girmiştir. City of London'ın stratejik planlama belgeleri incelendiğinde, Birleşik Krallık'ın finansal geleceğinin, Washington'un askeri şemsiyesinden ziyade, Şanghay'ın sermaye birikimine endekslendiği görülmektedir.

City of London'ın 2019 sonrası vizyonu, Londra'yı Çin para birimi Renminbi (RMB) için Asya dışındaki en büyük ve en likit "offshore" merkez haline getirmeyi hedeflemektedir. Çin'in varlık yönetimi endüstrisinin 2023 itibarıyla 90 trilyon RMB büyüklüğe ulaşması ve bu pazarın yıllık %10 bileşik büyüme oranıyla (CAGR) genişlemesi, Londra'daki finansal oligarşi için vazgeçilmez bir "hayat öpücüğü" olarak değerlendirilmektedir. Bu strateji, sadece pasif bir pazar payı kapma yarışı değil, aynı zamanda Çinli kurumsal yatırımcıların (emeklilik fonları, sigorta devleri) küresel varlık tahsisi için Londra'yı ana platform olarak kullanmalarını sağlama girişimidir.

2.1.1. Yeşil Finans ve Düzenleyici Uyumlaştırma

Bu stratejinin en sofistike ayağını "Yeşil Finans" oluşturmaktadır. UK-China Green Finance Taskforce (Birleşik Krallık-Çin Yeşil Finans Görev Gücü), City of London Corporation liderliğinde, Çin'in yeşil finans regülasyonlarını uluslararası standartlarla uyumlaştırmayı hedeflemektedir. Bu girişim, görünürde çevresel bir hassasiyet gibi sunulsa da, aslında Çin'in devasa altyapı projelerinin (Kuşak ve Yol Girişimi dahil) finansmanının Londra üzerinden akıtılmasını sağlayan bir "kanal açma" operasyonudur. Temiz kömürün Çin'in yeşil tahvil standartlarına dahil edilmesi konusundaki müzakereler, finansal çıkarların çevresel ideallerin önüne geçtiğinin somut bir göstergesidir.

2.1.2. Borsa Bağlantısı ve Halka Arzlar

ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşları, Çinli teknoloji ve sanayi devlerinin New York Borsası'nda (NYSE) veya NASDAQ'ta halka arz edilmesini zorlaştırırken, Londra bu durumu tarihi bir fırsata çevirmiştir. Shanghai-London Stock Connect projesi, Çinli şirketlerin Londra Borsası'nda Global Depo Sertifikaları (GDR) ihraç etmesine imkan tanımaktadır. 2025 yılındaki İngiltere-Çin Ekonomik ve Finansal Diyaloğu'nda, bu mekanizmanın genişletilmesi ve ETF (Borsa Yatırım Fonları) bağlantısının kurulması kararlaştırılmıştır.

Bu durum, İngiliz sermayesinin, Amerikan jeopolitik önceliklerini (ulusal güvenlik, teknoloji transferi yasağı) göz ardı ederek, Çin sermayesine güvenli bir liman sağladığını göstermektedir. Çinli şirketler için Londra, ABD'nin yaptırım riskinden uzak, hukuki altyapısı sağlam ve likiditesi yüksek bir "sığınak" işlevi görmektedir.

2.2. HSBC ve Standard Chartered: İmparatorluğun Bankalarının Doğu'ya Dönüşü

İngiliz sömürge geçmişinin mirası olan HSBC ve Standard Chartered gibi dev bankacılık kurumları, 2020'lerin ortalarında stratejik bir "eksen kayması"  gerçekleştirmiştir. HSBC'nin küresel varlıklarının 3 trilyon doları aşması ve karlılığının büyük kısmının Asya'dan gelmesi, bankanın yönetim merkezini fiilen olmasa da stratejik olarak Londra'dan Hong Kong'a kaydırmasına neden olmuştur.

HSBC'nin 2025 yılındaki yeniden yapılanması, bankayı "Doğu" (Asya-Pasifik ve Orta Doğu) ve "Batı" olarak iki ana operasyonel bloka ayırmıştır. Bu bölünme, küresel jeopolitik kırılmanın kurumsal bir yansımasıdır. Banka, Batı'daki perakende ve yatırım bankacılığı operasyonlarını küçültürken, Çin'in "Greater Bay Area" (Büyük Körfez Bölgesi) projesine ve servet yönetimi pazarına milyarlarca dolarlık yatırım yapmaktadır.

2.2.1. Siyasi Sadakat ve Hong Kong Meselesi

Bu stratejik tercih, siyasi bir bedeli de beraberinde getirmiştir. HSBC, Hong Kong'da uygulanan Ulusal Güvenlik Yasası'na açıkça destek vermiş ve demokrasi yanlısı aktivistlerin hesaplarını dondurarak Çin hükümetinin taleplerine boyun eğmiştir. Bu durum, bankanın "hissedar değeri" maksimizasyonu adına, Batı'nın demokratik değerler söylemini terk ettiğini göstermektedir.

Standard Chartered da benzer şekilde, Asya, Afrika ve Orta Doğu pazarlarındaki büyüme fırsatlarını önceleyerek, Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi projelerinin ana finansörlerinden biri haline gelmiştir. Her iki banka da, Çin'in geliştirdiği ve SWIFT'e alternatif olarak görülen Sınır Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemi'ne (CIPS) doğrudan katılım sağlayarak, Dolar hegemonyasının kırılmasına dolaylı destek vermektedir.

2.3. Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) ve "Orta Koridor"un Rolü

İngiltere'nin Çin ile kurduğu bu sermaye ekseni, fiziksel ticaret yolları üzerinde de etkisini göstermektedir. Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi (BRI), sadece bir altyapı projesi değil, aynı zamanda Avrasya'nın jeo-ekonomik haritasını yeniden çizen bir stratejidir. Türkiye'nin de dahil olduğu "Orta Koridor", Çin'den Londra'ya uzanan demiryolu ve deniz yolu ağını ifade eder.

Türkiye, coğrafi konumuyla bu eksenin kilit ülkelerinden biri olmasına rağmen, Çin'den beklediği doğrudan yatırımları (FDI) henüz tam anlamıyla çekememiştir. Çin'in Türkiye'deki toplam BRI yatırımları, küresel portföyünün %1.3'ü gibi düşük bir seviyede kalmıştır. Bununla birlikte, Londra-Pekin hattındaki finansal akışkanlık arttıkça, Türkiye'nin bu hat üzerindeki transit ve lojistik rolünün önemi artacaktır. İngiliz sermayesinin Türkiye'deki altyapı projelerine ilgisi, aslında Çin ile kurdukları bu büyük oyunun bir parçasıdır.

3. Yahudi Sermayesinin Gizli İç Savaşı:

Aşkenaz Hegemonyası ve Sefarad/Mizrahi Yükselişi

"Yahudi sermayesi" kavramı, komplo teorilerinde ve popüler kültürde genellikle tek parça ve küresel bir "ahtapot" olarak tasvir edilir. Ancak derinlemesine bir sosyolojik ve finansal analiz, bu sermaye bloğunun kendi içinde tarihsel, kültürel ve sınıfsal fay hatlarıyla bölünmüş olduğunu ve şiddetli bir iç rekabet yaşadığını ortaya koymaktadır. Bu rekabet, Aşkenaz (Orta ve Doğu Avrupa kökenli) ve Sefarad/Mizrahi (İspanya, Kuzey Afrika ve Orta Doğu kökenli) elitler arasında cereyan etmektedir.

3.1. İsrail'in Kuruluş Travması ve "İkinci İsrail"

İsrail Devleti'nin kuruluşu ve ilk on yılları, Aşkenaz elitlerin (Mapai Partisi, İşçi Siyonizmi) mutlak hegemonyası altında şekillenmiştir. Avrupa'dan gelen Aşkenazlar, devletin kurumlarını, ordusunu, üniversitelerini ve en önemlisi ekonomik kaynaklarını kontrol altına alırken; Arap ülkelerinden ve Kuzey Afrika'dan gelen Mizrahi Yahudileri, sistematik bir ayrımcılığa maruz kalmıştır. Mizrahiler, kültürel olarak "geri", "Levanten" ve eğitimsiz görülmüş; sınır bölgelerindeki kalkınma kasabalarına yerleştirilerek ucuz işgücü ordusu haline getirilmiştir.

Bu tarihsel travma, İsrail siyasetinde kalıcı bir yarılma yaratmıştır. 1977 seçimlerinde Menachem Begin liderliğindeki Likud'un zaferi, aslında Mizrahi kitlelerin Aşkenaz elitlere karşı bir isyanıydı. Bugün İsrail'deki siyasi kutuplaşma, büyük ölçüde bu etnik-sınıfsal temele dayanmaktadır. Netanyahu'nun Likud tabanı, geleneksel ve milliyetçi Mizrahilerden oluşurken; merkez-sol muhalefet, daha seküler ve küreselci Aşkenaz orta sınıfı temsil etmektedir.

3.2. Küresel Bankacılık Hanedanlarının Çatışması: Rothschild vs. Safra

Bu etnik ayrışma, küresel finansın zirvesinde de kendini göstermektedir. Rothschild Ailesi, Aşkenaz kökenli olmalarına rağmen Avrupa aristokrasisiyle bütünleşmiş, İngiltere, Fransa ve İsviçre merkezli "Eski Para"nın en güçlü temsilcisidir. Rothschild'ler, yüzyıllardır süren nüfuzları ve siyasi bağlantılarıyla "kurumsal" ve "görünür" bir güçtür.

Buna karşılık, Safra Ailesi (özellikle Joseph Safra ve Edmond Safra kolları), Halep (Suriye) kökenli, Beyrut, Brezilya ve İsviçre hattında büyümüş Sefarad bir bankacılık hanedanıdır. Safra'lar, Rothschild'lere kıyasla daha "sessiz", "aile odaklı" ve "özel bankacılık" alanında uzmanlaşmış bir yapı sergiler.

Finansal kulislerde, bu iki ailenin küresel servet yönetimi pazarında örtük bir savaş yürüttüğü konuşulmaktadır. Safra Grubu'nun (J. Safra Sarasin), Rothschild & Co'nun (Paris) ve Edmond de Rothschild'in (Cenevre) müşteri tabanına göz diktiği, özellikle Orta Doğu, Latin Amerika ve Asya'daki "yeni zenginleri" kendi portföyüne katmak için agresif bir strateji izlediği iddia edilmektedir.

Bu rekabetin bir boyutu da "siyonizm" anlayışındaki farklılıktır. Rothschild'ler tarihsel olarak İsrail'in kuruluşunu finanse etmiş olsalar da (Edmond de Rothschild'in kolonileri), bugün daha liberal ve küreselci bir çizgide durmaktadırlar. Safra ailesi ise, daha muhafazakar, dini kurumlara (sinagoglar, yeşivalar) ve Sefarad mirasına sahip çıkan bir hayırseverlik anlayışına sahiptir.

3.3. İdeolojik Kutuplaşma: Soros ve Adelson Savaşı

"Yahudi sermayesinin dünyayı tek bir merkezden yönettiği" tezini en net çürüten örnek, ABD siyasetinin en büyük iki Yahudi bağışçısı olan George Soros ve Sheldon Adelson arasındaki ideolojik savaştır.

George Soros: Macaristan doğumlu bir Aşkenaz olan Soros, "Açık Toplum" felsefesini savunur. Liberal, küreselci, ulus-devlet sınırlarını aşındıran, sol/ilerici hareketleri ve insan hakları örgütlerini finanse eder. İsrail politikalarına, özellikle işgal ve yerleşimci hareketine karşı eleştireldir ve J Street gibi sol eğilimli Yahudi gruplarını destekler.

Sheldon Adelson: Yakın zamanda vefat eden Adelson (mirası eşi Miriam Adelson tarafından sürdürülmektedir), katı bir Siyonist ve Amerikan milliyetçisiydi. Cumhuriyetçi Parti'nin ve İsrail sağının (Netanyahu) en büyük finansörüydü. "İsrail Hayom" gazetesini kurarak İsrail medyasını sağa çekmiş ve Trump'ın başkanlığı döneminde ABD Büyükelçiliği'nin Kudüs'e taşınması gibi kararlarda belirleyici olmuştur.

Adelson'ın, Soros hakkında "O bir Yahudi ama ben onun Yahudi olduğunu düşünmüyorum" şeklindeki sert ifadeleri ve Soros'un Adelson'ı "demokrasi düşmanı" olarak nitelemesi, bu sermaye bloğunun içindeki çatışmanın ne kadar derin olduğunu göstermektedir. Bu, bir "danışıklı dövüş" değil, dünyanın geleceğine dair iki zıt vizyonun (Liberal Enternasyonalizm vs. Ulusalcı Siyonizm) kanlı hesaplaşmasıdır.

4. 2026 Venezuela Operasyonu: Enerji Güvenliği Adına Egemenliğin İlgası

4.1. "Mutlak Kararlılık" Operasyonu ve "Çömlekçi Dükkanı" Kuralı

Geçtiğimiz günlerde, ABD Başkanı Donald Trump'ın emriyle gerçekleştirilen Eşkiyalık Operasyonu, küresel enerji jeopolitiğinde ve uluslararası hukukta bir kırılma noktası yaratmıştır. ABD Özel Kuvvetleri'nin ve CIA'in ortaklaşa düzenlediği bir kap ve kaç operasyonuyla, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores, Caracas'taki saraylarından alınarak ABD'ye kaçırılmıştır.

Bu operasyon, "narko-terörizmle mücadele" kılıfı altında sunulsa da, stratejik analistler bunun 21. yüzyılın en büyük kaynak gaspı hamlesi olduğu konusunda hemfikirdir. ABD, Venezuela'nın 303 milyar varillik (dünyanın en büyüğü) kanıtlanmış petrol rezervlerinin kontrolünü fiilen ele geçirmiştir. Colin Powell'ın meşhur "Pottery Barn" kuralı ("Kırdıysan, satın almışsındır") gereği, ABD artık Venezuela'nın siyasi ve ekonomik geleceğinin tek sahibi ve sorumlusu konumundadır.

4.2. ABD Rafinerilerinin "Ağır Petrol" Susuzluğu

Bu cüretkar operasyonun arkasındaki temel motivasyon, ABD petrol endüstrisinin teknik bir zorunluluğudur. ABD, "Shale Oil" (Kaya Petrolü) devrimi sayesinde dünyanın en büyük petrol üreticisi haline gelmiş olsa da, ürettiği petrol "Hafif ve Tatlı" niteliktedir. Bu petrol, benzin üretimi için idealdir ancak dizel, jet yakıtı ve asfalt üretimi için yetersizdir.

Öte yandan, ABD Körfez Bölgesi'ndeki devasa rafineriler (Citgo, Valero, Chevron), on yıllar önce Venezuela'nın "Ağır ve Ekşi" petrolünü işlemek üzere tasarlanmıştır. Yaptırımlar nedeniyel Venezuela petrolünün piyasadan çekilmesi, bu rafinerileri daha pahalı alternatiflere yöneltmiş ve kar marjlarını düşürmüştür. Küresel dizel kıtlığının yaşandığı bir dönemde, Venezuela'nın ağır petrolüne erişim, ABD sanayisi ve lojistiği için bir "ulusal güvenlik" meselesi haline gelmiştir.

4.3. Yeniden İnşa ve Amerikan Şirketlerinin Dönüşü

Başkan Trump'ın "Çok büyük ABD petrol şirketlerimiz gidecek, milyarlarca dolar harcayacak... ve ülke için para kazanmaya başlayacak" şeklindeki açıklaması, operasyonun ticari hedefini gizleme gereği bile duymadığını göstermektedir. Chevron, ExxonMobil ve ConocoPhillips gibi devlerin, Venezuela'nın çürümeye terk edilmiş altyapısını onarmak için 58 milyar dolar ile 110 milyar dolar arasında bir yatırım yapması beklenmektedir.

Bu süreç, Venezuela'nın petrol üretimini günlük 1 milyon varilin altından 3 milyon varil seviyelerine çıkarmayı hedeflemektedir. Ancak bu, 5 ila 10 yıllık bir projeksiyondur. Kısa vadede, ABD'nin Venezuela'yı "yönetmesi" ve kaynaklarını "tazminat" olarak kullanması, modern sömürgeciliğin en saf hali olarak tarihe geçecektir.

4.4. Jeopolitik Sonuçlar: Rusya ve Çin'in Tasfiyesi

Bu operasyonun bir diğer kritik hedefi, ABD'nin "arka bahçesi" olarak gördüğü Batı Yarımküre'den Rusya ve Çin etkisini silmektir. Yıllardır Maduro rejimini ayakta tutan Rus askeri danışmanları ve Çin'in finansal kredileri, bu operasyonla "boşa düşürülmüştür". ABD'nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde yer alan "Trump Etkisi" bölgedeki dış güçlerin varlığına izin verilmeyeceğini açıkça beyan etmektedir. Bu durum, Karayipler'de yeni bir Soğuk Savaş gerilimini tetikleyebilir.

5. Rusya Bilmecesi: Putin, Oligarklar ve "Kukla" Tartışmaları

5.1. Putin ve Chabad Hareketi: Karşılıklı Çıkar İlişkisi mi, Teslimiyet mi?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in, Ortodoks Hıristiyan kimliğini öne çıkarmasına rağmen, Hasidik Yahudi hareketi Chabad-Lubavitch ve onun Rusya'daki lideri Baş Haham Berel Lazar ile kurduğu yakın ilişki, siyasi analistlerin ve komplo teorisyenlerinin dikkatini çekmektedir. Putin'in, Rusya'daki diğer geleneksel Yahudi örgütlenmeleri (Rusya Yahudi Kongresi gibi daha seküler yapılar) yerine, Chabad'ı "resmi muhatap" olarak tanıması ve desteklemesi, "Putin Chabad'ın kontrolünde mi?" sorusunu gündeme getirmiştir.

Derinlemesine analizler, bu ilişkinin tek taraflı bir "kukla" ilişkisi değil, pragmatik bir "karşılıklı çıkar" anlaşması olduğunu göstermektedir.

Putin'in Kazancı: Chabad, Putin'e uluslararası arenada "antisemitizm" suçlamalarına karşı bir kalkan sağlamaktadır. Ayrıca, oligarkların (birçoğu Yahudi kökenli) sadakatini denetlemek ve yönlendirmek için Chabad bir aracı kurum işlevi görmektedir. Putin, Chabad'ın "muhafazakar" ve "siyaseten itaatkar" yapısını, kendi otoriter rejimine uygun bulmaktadır.

Chabad'ın Kazancı: Chabad, Putin'in himayesinde Rusya genelinde sinagoglar, okullar ve toplum merkezleri açarak, Rusya Yahudiliği üzerindeki hakimiyetini pekiştirmiştir. Hareket, devlet desteğiyle rakiplerini (Reformist veya diğer Ortodoks gruplar) marjinalize etmiştir.

5.2. Oligarklar: Vatansız Sermaye

Rus oligarklarının (Abramovich, Fridman, Aven, Vekselberg vb.) profili incelendiğinde, önemli bir kısmının Yahudi kökenli olduğu ve servetlerini Rusya'da kazanmalarına rağmen, sermayelerini Londra, Tel Aviv, New York ve Dubai gibi merkezlere taşıdıkları görülmektedir. Bu "vatansız" sermaye, Rusya'nın ulusal çıkarları ile çelişmektedir.

"Geri Dönüş Yasası" sayesinde İsrail vatandaşlığı alan oligarklar, Batı yaptırımlarından kaçmak için bu kimliği kullanmaktadır. Ancak 2022 sonrası süreçte, İsrail'in de Batı baskısıyla bu "güvenli liman" statüsünü sorgulaması, oligarkları Dubai ve Türkiye gibi yeni merkezlere yöneltmiştir. Bu durum, sermayenin milliyetinin olmadığını, sadece "güvenlik" ve "getiri" aradığını kanıtlamaktadır.

5.3. Merkez Bankası ve Küresel Finansal Entegrasyon

Rusya Merkez Bankası Başkanı Elvira Nabiullina, Batı finans çevrelerinde "saygın" ve "ortodoks" bir teknokrat olarak kabul edilir. Nabiullina'nın politikaları (enflasyon hedeflemesi, dalgalı kur rejimi, sermaye kontrollerine direnç), Rusya'nın ekonomik egemenliğinden ziyade, küresel finansal sistemin (IMF, BIS) normlarına uyumu öncelemektedir.

Komplo teorilerinde "Rothschild'lerin Rusya Merkez Bankası'nı yönettiği" iddiası teknik olarak doğru olmasa da, işlevsel olarak bir gerçeğe işaret etmektedir: Rusya Merkez Bankası, devletin mülkiyetinde olsa bile, küresel finansal sistemin kuralları (Basel kriterleri, SWIFT mekanizması, Dolarizasyon) içinde hareket etmek zorundadır. Nabiullina'nın 2014 ve 2022 krizlerinde faizleri şok seviyelere yükselterek Ruble'yi savunması, aslında Rus ekonomisini küçültme pahasına finansal sistemi (bankaları) kurtarma operasyonudur. Bu, "finansallaşmış devlet" modelinin tipik bir örneğidir; devletin asli görevi, halkın refahı değil, finansal sistemin istikrarıdır.

6. İmal Edilmiş Yönetilemezlik ve Silahlandırılmış Karşılıklı Bağımlılık

6.1. Yönetilemezlik Teorisi: Devletin İflası mı, Tasfiyesi mi?

Claus Offe'nin "Yönetilemezlik" teorisi, modern devletlerin aşırı talep yüklemesi nedeniyle işlevsizleştiğini öne sürer. Ancak günümüzde yaşanan süreç, doğal bir işlevsizleşme değil, küresel sermaye tarafından bilinçli olarak kurgulanmış bir süreçtir.

Vergi Tabanının Aşınması: Şirketlerin ve ultra zenginlerin servetlerini vergi cennetlerine (offshore) kaçırması, devletlerin gelir kaynaklarını kurutmakta ve onları borçlanmaya (tahvil piyasalarına) mahkum etmektedir.

Egemenlik Devri: Ticaret anlaşmaları ve uluslararası tahkim mahkemeleri, devletlerin yasama yetkisini kısıtlamakta, şirketlerin çıkarlarını ulusal yasaların üzerine koymaktadır.

Bu durum, "küreselcilik" karşıtı komplo teorilerini (Yeni Dünya Düzeni) beslemektedir. Teorisyenler, devletlerin yerini BM, WHO veya IMF gibi atanmış bürokratlardan oluşan yapıların alacağını iddia etmektedir. Ancak gerçekte yaşanan, devletin yok olması değil, devletin sermayenin jandarmasına dönüşmesidir.

6.2. Silahlandırılmış Karşılıklı Bağımlılık

Henry Farrell ve Abraham Newman'ın geliştirdiği "Silahlandırılmış Karşılıklı Bağımlılık" teorisi, küreselleşmenin devletleri birbirine bağlayan ağlarının (finans, internet, tedarik zincirleri), merkezi düğüm noktalarını kontrol eden devletler (özellikle ABD) tarafından bir silaha dönüştürüldüğünü açıklar.

Panoptikon Etkisi: SWIFT gibi sistemler, ABD'ye küresel para akışını izleme ve "görmediği yeri vuramama" sorununu aşma imkanı verir.

ABD, hedef aldığı ülkeyi (İran, Rusya, Venezuela) bu ağlardan kopararak, ekonomik felce sürükleyebilir.

Bu teori, Türkiye gibi ülkelerin neden sürekli ekonomik baskı altında olduğunu da açıklamaktadır. Türkiye, Batı finansal sistemine (borçlanma, ticaret) derinden entegre olduğu için, bu ağlar üzerinden kolayca cezalandırılabilmektedir.

6.3. Kontrollü Kaos Stratejisi

"Yönetilemezlik" sadece Batı toplumları için değil, çevre ülkeler için de bir stratejidir. "Kontrollü Kaos", hedef ülkelerin (Suriye, Libya, Somali) merkezi otoritelerinin zayıflatılması ve devlet dışı aktörlerin (terör örgütleri, milisler) güçlendirilmesi üzerine kuruludur.

Somali Örneği: Türkiye'nin Somali'deki varlığı (üsler, liman işletmeleri), El-Şebab gibi örgütlerin saldırılarıyla dengelenmeye çalışılmaktadır. İddialara göre, bazı küresel güçler, El-Şebab'ın Türkiye'nin kontrolündeki ticari alanlardan "haraç" (vergi) toplamasına göz yumarak, terör örgütünün finansal olarak ayakta kalmasını ve Türkiye'nin nüfuzunun sınırlandırılmasını sağlamaktadır.

Libya ve Doğu Akdeniz: Türkiye'nin Libya ile imzaladığı deniz yetki alanları anlaşması ve Mavi Vatan doktrini, "Kontrollü Kaos" stratejisiyle (Hafter güçleri, ambargolar) boşa çıkarılmaya çalışılmaktadır.

7. Türkiye Sarmalı: Sıcak Para Tuzağı ve 2026 Kırılganlığı

7.1. Ortodoks Dönüş ve "Sıcak Para" Bağımlılığı

Türkiye ekonomisi, 2023 sonrası dönemde girdiği "ortodoks" para politikası (yüksek faiz, sıkılaştırma) patikasında, 2025 sonu itibarıyla kritik bir dönemece gelmiştir. Kredi derecelendirme kuruluşları (S&P, Moody's, Fitch), Türkiye'nin kredi notunu artırarak bu politikaları ödüllendirse de, bu iyileşmenin temelinde "Sıcak Para" (kısa vadeli portföy yatırımları) yatmaktadır.

Merkez Bankası rezervlerindeki rekor artış, büyük ölçüde yabancı yatırımcıların yüksek faizden yararlanmak için getirdiği ve ortalama vadesi 3 ay olan "Carry Trade" fonlarından kaynaklanmaktadır. Bu sermaye, sadakatsiz ve ürkektir; en ufak bir siyasi riskte veya faiz indiriminde ülkeden kaçma eğilimindedir.

7.2. Kalem Etkisi ve Spekülatif Atak Riski

Literatürde Kalem Etkisi olarak bilinen olgu, Türkiye'de sıcak para çıkışlarının geçici değil, kalıcı hasarlar bıraktığını göstermektedir. Sıcak para çıktığında, kurda yarattığı şok, enflasyon ve beklentiler üzerinde kalıcı bir bozulma yaratmaktadır.

2025 sonlarında veya 2026 başında, Türkiye'nin faiz indirim döngüsüne girmesi beklenmektedir. Eğer bu indirimler, enflasyondaki düşüşten daha hızlı olursa veya küresel konjonktürde (örneğin ABD tahvil faizlerinin artması) bir değişiklik yaşanırsa, Türkiye yeni bir "Spekülatif Atak" ile karşı karşıya kalabilir. Bu ataklar, ekonomik temellerden ziyade, beklenti yönetimi ve manipülasyon üzerinden kurgulanan "kendi kendini gerçekleştiren kehanetler" şeklinde işlemektedir.

7.3. Türkiye'nin Stratejik İkilemi: Orta Koridor vs. Finansal Bağımlılık

Türkiye, bir yandan Çin'in "Kuşak ve Yol" girişimi içindeki "Orta Koridor" projesiyle stratejik önemini artırmaya çalışmakta, diğer yandan Batı finansal sistemine olan borç bağımlılığı nedeniyle kırılganlığını korumaktadır. Çin'in Türkiye'ye beklenen Doğrudan Yabancı Yatırımı (FDI) yapmaması (%1.3 seviyesinde kalması), Türkiye'nin Batı sermayesine alternatif yaratma çabalarını zorlaştırmaktadır.

8. Sonuç: Paranın Yozlaştırıcı Etkisi ve Gelecek Projeksiyonu

Analizimiz, "Amerika Rusya Yahudiye Kukla" ifadesinin, basit bir komplo teorisinin ötesinde, küresel sistemin işleyişine dair acı bir gerçeği yansıttığını göstermektedir. Hiçbir aktör, ne kadar güçlü olursa olsun, Finans Kapitalin yapısal dayatmalarından (sermaye birikimi zorunluluğu, borç dinamikleri, kar maksimizasyonu) bağımsız değildir.

Son dönemde İsrail'in Gazze, Lübnan ve Suriye eksenindeki saldırganlığı, geleneksel "güvenlik" veya "toprak genişletme" paradigmalarıyla açıklanamayacak kadar karmaşık bir boyuta ulaşmıştır. Stratejik açıdan bakıldığında, bu saldırıların asıl hedefinin coğrafi işgalden ziyade, bölgede mutlak bir "yönetilemezlik" durumu yaratarak küresel finansal elitlere hizmet etmek olduğu görülmektedir. Bölgedeki sürekli kaos ve savaş hali, Türkiye ve İslam ülkelerinin kendi iç dinamikleriyle geliştirebilecekleri, Batı finansal sisteminden bağımsız, altına veya reel üretime dayalı "yerli ve milli" bir ekonomik model kurma ihtimalini ortadan kaldırmaktadır.

Bu kaos stratejisi, bölge ülkelerini zorunlu bir "Dolarizasyon" sürecine itmektedir. İstikrarsızlık ve güvenlik kaygıları, yerel para birimlerine olan güveni sarsmakta, sermayenin güvenli liman olarak görülen Batı piyasalarına kaçışını hızlandırmakta ve devletleri borçlanma sarmalı içinde Yahudi milyarderlerin domine ettiği öne sürülen küresel finans kurumlarına (IMF, Dünya Bankası, özel hedge fonlar) daha bağımlı hale getirmektedir. Dolayısıyla, İsrail'in askeri operasyonları, nihai tahlilde bir toprak kazanımından çok, bölgenin ekonomik bağımsızlık potansiyelini yok eden ve küresel sermayeye (veren el) sürekli haraç ödeyen bir "alan el" statüsünde kalmasını garanti altına alan bir finansal disiplin aracı olarak işlev görmektedir.   

Devletin Metalaşması: Devletler, vatandaşlarına hizmet eden siyasi organizasyonlardan, küresel sermayenin alacaklarını tahsil eden ve güvenliğini sağlayan şirketlere dönüşmüştür. Venezuela operasyonu, devletin bir "petrol şirketi" gibi yönetilmesinin en uç örneğidir.

Yozlaşma ve Elitlerin İhaneti: İngiliz elitlerinin (City of London) Çin ile işbirliği yapması, Rus oligarklarının paralarını Londra'ya kaçırması veya Türk ekonomisinin sıcak paraya teslim edilmesi; ulusal elitlerin, kendi halklarının çıkarlarından ziyade küresel sermayenin çıkarlarıyla bütünleştiğini göstermektedir.

Gelecek Senaryosu (2026-2030): Dünya, tek bir hegemonun (ABD) yönettiği sistemden, rakip sermaye bloklarının (Dolar Bloğu vs. Yuan/Altın Bloğu) çatıştığı, ticaret savaşlarının sıcak çatışmalara (Venezuela, Doğu Akdeniz, Pasifik) dönüşebileceği kaotik bir döneme girmektedir.

Bu "Büyük Oyun"da, bireylerin ve ulusların zenginliği, devasa sermaye dalgaları arasında bir istatistikten ibaret kalma riskiyle karşı karşıyadır. Kurtuluş reçetesi, sadece "kukla" olmayı reddetmekten değil, iplerin kimin elinde olduğunu doğru analiz etmekten ve ulusal üretim ekonomisine dayalı, finansal kaldıraçlardan arındırılmış bir "direniş ekonomisi" inşa etmekten geçmektedir.

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya