Oruç... Savm...
Kalplerimize geri dönüşün zamanı.
Oruç... Savm...
Güzel ve ak yüzlü misafirimiz. İşte nihayet geldin derdim eski günlerde, işte artık ben kavuştum sana hamdolsun diyorum. Safa geldin, hoş geldin...
Bugün dördüncü günü Ramazan'ın... Ve oruç, yine bizi tutan, bize hatırlatan, bizi alıkoyan, koruyan, çekip çeviren, ellerimizden ayaklarımızdan tutan sağlam bir sabitleyici olarak geldi...
Tam akşam ezanı okunurken... Göklerin en güzel renginin o en kısa ana sığan görkemiyle, göğün son firuzesi, minarelerin uçlarına takılmışken... Ne güzeldir o Allah'u Ekber, ne büyük sevinçtir, su gibi, şeker gibi, deniz gibi, sanki bir elinize güneşi, bir elinize Ay'ı vermişlerdir de siz yine de kabul etmemiş, orucunuzdan vazgeçmemiş ve bu şartla da kabul edilmişsinizdir...
Oruç... Savm...
Bize, kabul edilmişliği hediye eden büyük ibadet, bizi kapıdan içeri davet eden, içeri buyur eden büyük sevgi kaynağı olarak oruç. Sevgiliyi, hep akılda tutma bilinci olarak oruç, kulun Rabbinin sözünün hatırını baş tacı etmesidir.
İftar öncesi o son dakika, bir inci saffetiyle pırıldarken... Rahmete kavuşmuş arkadaşlarım gelir gözlerime, beyaz örtülerini güzelce örtünmüşler gibi, birer inci gibi parlak arkadaşlarım, annelerim, halalarım, çocukluk günlerim gelirler sıra sıra, iftar vakti çoğalmadır çünkü. Böyle tek başınızayken bile içinizi kabarırken, çoğalırken, kalbinizi atarken bulursunuz. Ve gözünü o son dakika pırıltısından bir türlü alamayan, süt dökmüş kediler kadar sessiz oruçluları seyrederken... En sessiz caddeler, iftar vaktinde ortaya çıkar...
Yaş ilerledikçe Ramazan günlerinin bir hatırlama imkanı olduğunu da fark ediyor insan. Çok değil, 10-15 yıl evvel çocuklarımla Sultanahmet Camii'nde kıldığımız teravih geliyor aklıma. İlk kez onlarla ayrı saflarda durduğumuz teravihler... Namazda dönüp dönüp bana bakmaları, gözlerinin beni arayışı... Onlara camilerde saygılı durmayı öğretmeye çalıştım hep, yüksek sesle konuşulmaz, insanlar rahatsız edilmez, sağ olsunlar onlar da hep ibadethane bilinciyle büyüdüler.