Bir çağın içinden geçiyoruz. Haritaların yeniden çizilmediği, ancak anlamlarının sürekli değiştirildiği bir çağın...
Sınırlar yerinde duruyor gibi görünüyor. Devletler aynı devletler, şehirler aynı şehirler. Fakat dikkatle bakıldığında asıl değişimin coğrafyada değil, iradede yaşandığı görülüyor. Topraklar aynı kalırken, karar mekanizmaları giderek küresel güç dengelerinin etkisi altına giriyor. Coğrafya yerinde duruyor; fakat o coğrafyanın geleceğine yön veren akıl her geçen gün biraz daha yabancılaşıyor.
Bugün Ortadoğu'dan Kuzey Afrika'ya, Kafkasya'dan Asya'nın derinliklerine kadar yaşanan gelişmeleri yalnızca enerji koridorlarıyla, ticaret yollarıyla veya askeri rekabetlerle açıklamak yeterli değildir. Bunlar görünen yüzdür. Asıl mesele, toplumların kendi kaderleri üzerinde ne kadar söz sahibi olduklarıdır.
Tarih bize açık bir gerçeği göstermektedir: Kendi geleceğini tayin edemeyen toplumlar, başkalarının geleceğini inşa etmek için kullanılan araçlara dönüşürler. Bunun için işgal edilmek de gerekmez. Bazen zihinlerin işgali, toprakların işgalinden çok daha derin sonuçlar doğurur.
Bugün İslam coğrafyasında yaşanan en büyük krizlerden biri de budur. Aynı kıbleye yönelen, aynı kitabı okuyan, aynı medeniyet mirasını paylaşan toplumlar; birbirlerine yabancılaşmış, hatta zaman zaman birbirlerine rakip hâle getirilmiştir. Sürekli canlı tutulan gerilimler, bitmeyen çatışmalar ve her gün yeniden üretilen tehdit algıları, ortak bir geleceğin inşasını engelleyen en önemli unsurlar hâline gelmiştir.
Oysa parçalanmış bir bilinç, yönlendirilmesi en kolay bilinçtir. Birbirleriyle meşgul edilen toplumlar, kendi gelecekleri üzerine düşünemezler. Sürekli krizlerle boğuşan devletler ise medeniyet perspektifi geliştiremezler.
Bugün bir tarafta öfkeyi besleyen söylemler, diğer tarafta ise her şartta pasifliği tavsiye eden yaklaşımlar bulunmaktadır. Oysa ne kontrolsüz öfke ne de edilgen bir bekleyiş çözüm üretir. Milletleri ayakta tutan şey; akıl, feraset ve stratejik sabırdır. Sessizlik ancak bir hazırlığın parçasıysa anlam taşır. Aksi hâlde çözüm değil, çözülme üretir.
Tam da bu noktada ihtiyaç duyulan şey, günlük siyasi hesapların çok ötesinde bir diriliştir. Çünkü mesele yalnızca askeri güç meselesi değildir. Mesele yalnızca ekonomik büyüklük de değildir. Asıl mesele, adalet merkezli bir medeniyet tasavvurunu yeniden ayağa kaldırabilmektir.
Güç, sadece silahların çokluğuyla ölçülmez. Gerçek güç, adalet üretebilme kabiliyetidir. İnsanına güven veren, komşusuna huzur sunan ve hakkı merkeze alan bir düzen kurabilme yeteneğidir. Tarih boyunca kalıcı olan medeniyetler de bunu başaranlar olmuştur.
Burada üzerinde durulması gereken temel kavram ise tevhiddir.
Çünkü tevhid yalnızca itikadi bir kabul değildir. Aynı zamanda hayatı bir bütün olarak kavrayabilme idrakidir. İnanç ile ahlakı, adalet ile siyaseti, hukuk ile vicdanı aynı hakikat ekseninde buluşturabilme şuurudur. Tevhid, parçalanmışlığı reddeder. Ayrışmayı değil bütünleşmeyi esas alır. Dağınıklığı toparlar, yönsüzlüğe istikamet kazandırır.
Bugün İslam dünyasının ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur. Kaybedilen yalnızca ekonomik güç değildir. Kaybedilen yalnızca siyasi nüfuz da değildir. Asıl kayıp, ortak idrakin zayıflamasıdır. Çünkü ortak idrak kaybolduğunda ortak hedef de kaybolur. Ortak hedef kaybolduğunda ise ortak gelecek kurulamaz.
Bu nedenle yapılması gereken, sürekli başkalarının kurduğu oyunlara tepki vermek değildir. Yapılması gereken, kendi değerlerimizden hareketle yeni bir ufuk ortaya koyabilmektir. Bunun yolu da düşüncede bağımsızlaşmaktan geçmektedir. Kendi kavramlarıyla düşünebilen, kendi tarihinden güç alan ve kendi medeniyet iddiasını yeniden hatırlayan bir bilinç, dönüşümün başlangıç noktasıdır.
Ancak bu dönüşüm dışarıdan gelmeyecektir. Ne bir kurtarıcı bekleyişiyle ne de dış desteklerle gerçekleşecektir. Her büyük değişim gibi bu değişim de içeriden başlayacaktır. Önce fertte, sonra ailede, ardından toplumda ve nihayet devlet düzeyinde...
Çünkü tarih, önce insanın içinde yazılır.
Bugün yeniden hatırlanması gereken gerçek budur. Haritalar değişmeyebilir. Sınırlar aynı kalabilir. Fakat o haritalara bakan göz değişirse, o sınırların içindeki irade yeniden ayağa kalkarsa her şey değişir.
Unutulmamalıdır ki en büyük kayıp toprak kaybı değildir; idrak kaybıdır.
Ve en büyük zafer de yeniden hatırlayabilmektir.
Hatırlayan bilinç ayağa kalkar.
Ayağa kalkan irade yönünü bulur.
Yönünü bulan toplumlar ise yalnızca kendi geleceklerini değil, tarihin akışını da değiştirebilirler.
Bugün ihtiyaç duyulan şey tam olarak budur:
Haritaların değil, zihinlerin yeniden çizilmesi...
Ve tevhid ekseninde yeniden inşa edilen bir medeniyet ufku.
Selam ve dua ile.