Bugün Rebiulevvel ayının 12. Gecesi.
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammet Mustafa’nın doğduğuna inanılan gece.
Aslında bizim geleneğimizde doğum günü kutlaması yoktur.
Bir tarihte böyle bir şey ihdas etmişler.
Süleyman Çelebi de ballandıra ballandıra anlatmış. Hakkın teslim edelim güzel iş çıkarmış. Var mıdır, tarihte bu kadar yaygın, bu kadar benimsenmiş bir mevlid mesnevisi. Adını da güzel koymuş: Vesiletü’n-necat=Kurtuluş vesilesi.
Sıkıntılar hep insana kurtuluş aratır. Çelebi’nin sıkıntısı da Fetret Devri. Ne demişler: Herkesin kendi sıkıntısı gözünde büyür. Ondan kurtulmak için türlü çarelere arar. Çelebi en güzel çareyi bulmuş. Halkımıza Rahmet Nebisi’nin doğum müjdesini sunmuş.
Bu sene mevlid-i nebi etkinlikleri biraz sönük mü geçiyor ne? Ya da bana öyle geliyor.
Belki de Ağustos’un en sıcak günlerine denk gelmesi olabilir sebebi. Bir zamanlar Miladi takvime tesadüf eden Nisan ayına sabitlenmişti. İyi de edilmişti. Bütün kurumlar, hatta ilkokul çocuklarına kadar etkinliğe katılırlardı. Sonra Hicri takvime dönüldü. Bunda da bir hayır vardır inşallah. Nitekim Araplar atasözü olarak böyle gelişeler için “olanda hayır vardır” derlermiş.
Kendimi düşündüm. Hiç doğum günüm kutlanmadı.
Neden mi? Çünkü hangi günde, hangi ayda hatta hangi yılda doğduğumu bilmiyorum. İlkokula başlama zamanı nüfus cüzdanı lazım olduğundan dedem gider, aklına gelen tarihi söyler, nüfus memuru da yazar, eline tutuşturur gönderir. Nüfus memurunun bir hediyesi olmuş bana. Sıkı bir Türkmen olacak ki, ismimin Arapçasında bulunan ayın (ع) harfini yumuşak (ğ) ile ifade edip yazmış. Yıllar sonra Türkmenistan’a görevli olarak gittiğimde fark ettim bu Türkmen ağzını. Onlar muallime, muğallim diyorlar.
Doğum günümü bilmememin en büyük faydası, burç takıntısından beni kurtarmasıdır. Doğduğum ayı, günü hatta yılı bilmediğime göre burcumu da bilmiyorum demektir. Hiç de merak etmedim doğrusu. En azından zihin sapmasına, beyin yıkamasın maruz kalmamış oldum. Putperestlerden gelen bu astroloji takıntısını bir türlü anlayamadım zaten.
Bugün namazda Tebbet Suresini okudum. Çoktandır da okuyorum. Hatta bir önceki rekatta Fil Suresini okuyorum.
Gazzeli bebekler aklıma geliyor. Bir yaşını doldurup doğum gününü görmeden Netenyahu’nun temsil ettiği Siyonist zalimlerin attığı bombalar altında can veren bebekler. Filistinli, Lübnanlı ve İranlı ilkokul çocukları.
O bebeklerin hiç doğum günleri olmadı.
Saçma da olsa burçlarını söyleyenler de.
Kimisi bombadan, kimisi açlıktan, kimisi de annesizlikten can verdi.
Tebbeti okuyorum.
Surede Ebu Leheb dediğimde aklıma Netenyahu geliyor. Karısı geçtiğinde Netenyahu’nun yanında gezen Trump’a sahte gülücükler sunan kadın geliyor.
Sen aklıma mukayyet ol Allah’ım!
Yazayım bakalım benim aklıma gelen, sizin aklınıza da yatar mı?
“O Ebû Leheb’in/Netenyahu’nun elleri kurusun. Kuruyacak da, hatta kurudu.
Ne malı mülkü ne Siyonist itibarı ne etrafındaki zalimler ne de goygoycular onu kurtarabilecek.
Ateşe atılacak. Kendisini ateşin sahibi zannediyor zavallı. Hani o Gazzelilerin, Batı Şerialıların, Lübnanlıların, İranlıların çocuklarına kadar üzerlerine attırdığı ateşin. Daha etkilisine kendisi atılacak. Yanında yanacak, o Siyonist zalimler ve yardakçıları.
Amerikalara kadar beraberinde gezdirdiği zulme kışkırtan kadın da boynunda iple onun ateşine odun taşıyacak.”
Arif Nihat Asya yıllar öncesinden ne güzel demiş:
“(Ebu Leheb öldü) diyorlar:
Ebu Leheb ölmedi, yâ Muhammed;
Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!
Neler duydu şu dünyada
Mevlid’ine hayran kulaklarımız;
Ne adlar ezberledi, ey Nebi,
Adına alışkın dudaklarımız!
Artık, yolunu bilmiyor;
Artık, yolunu unuttu
Ayaklarımız!
Kâ'be’ne siyahlar
Yakışmamıştır, ya Muhammed,
Bugünkü kadar!”
Zulümsüz ve zâlimsiz bir dünyada buluşma dileğimle…
O’nun sancağı altında, Kevser’inin yanı başında…
12 Rebiulevvel 1448 / 25 Ağustos 2026