Uluslararası hukuk, kuruluş ideallerini 20. yüzyılın küllerinden devralırken, bir idealleri vardı: devletler egemendir, egemenlik dokunulmazdır ve hiç kimse hukukun üstünde değildir. Bu üç düstur, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın kalbinde atar; devletlerarası ilişkilerin temelini oluşturur. Ancak bu ilkeler, zaman zaman uluslararası sistemin kriz anlarında gölgede kalır. Çünkü çağdaş siyasette, güç ile hukuk arasındaki çizgi giderek silikleşmektedir.
Bir devlet (ABD), başka bir devletin (VENEZUELA) topraklarında bizzat Devlet başkanını yargısız yöntemlerle ele geçirmeyi ve transfer etmeyi seçtiğinde; mahkeme kararı olmadan, uluslararası hukukun emredici usullerini baypas ederek gerçekleştirdiği bu eylem, “sınırötesi kaçırma” olarak adlandırılır. Bu uygulama, sadece hukuki anlamıyla tartışmalı değildir; aynı zamanda egemenlik ve hukukun üstünlüğü ilkeleriyle de doğrudan çatışır. Ve bu duruma resmen
ABD emperyalizmi denir.
Egemenliğin özü, bir devletin kendi topraklarında yasama, yürütme ve yargı yetkisini münhasıran kullanabilmesidir. Bu münhasıriyet, devletin hem kendi vatandaşlarını hem de toprakları üzerindeki kişileri koruma sorumluluğu ile birlikte gelir. Hukukun sınırötesine taşınması, yani başka bir devletin rızası olmadan eylemde bulunulması, söz konusu egemenliğin temel ilkesini doğrudan tehdit eder.
Öte yandan, uluslararası hukuk yalnızca devletlerin haklarını değil; bireylerin hak arama ve temel insan haklarına saygı ilkelerini de korumayı amaçlar. Bu çerçevede, devletlerin kendi vatandaşlarını koruma yükümlülükleri, uluslararası toplumla paylaşılan değerler çerçevesinde yeniden yorumlanmaktadır. Bir başka deyişle, birey hakları ile devlet egemenliği arasındaki hassas denge, artık sadece devletler arasındaki ilişkilerle sınırlı kalmamakta, uluslararası normların merkezine yerleşmektedir.
Bugün yaşanan bazı vaka ve uygulamalar bize şunu açıkça göstermektedir: Hukuk, gücün gölgesinde bocaladığı sürece uluslararası düzen, adalet yerine çıkarlar sistemine evrilir. Bu dönüşüm, sistemin iddia ettiği “hukuka bağlılık” söylemi ile fiili uygulamalar arasındaki uçurumu derinleştirir. Hukukun üstünlüğünün sadece metinlerde var olması yetmez; devlet davranışlarının da bununla uyumlu olması gereklidir.
Sonuç olarak, uluslararası toplumun çok taraflı mimarisinin ayakta kalması istiyorsak; devletler arası ilişkilerde hukuk dışı yöntemlerin “güvenlik” adı altında normalleştirilmesine karşı uyanık olmalıyız. Egemenlik ilkesinin içi boşaltıldığında, sadece sınırlar değil, adalet duygusu da erir. Hukuk, güçlüler için bir araç değil; herkes için bağlayıcı bir çerçeve olmalıdır. Aksi takdirde, güç hukuku değil; hukukun gücü hüküm sürer.
Selam ve dua ile.