Dünya bugün bir “kriz” yaşamıyor; dünya bugün yönetilen bir çöküşün içinde tutuluyor. Ekonomik kriz, enerji krizi, göç krizi, güvenlik krizi… Hepsi aynı anda büyüyor. Fakat asıl soru sorulmuyor: Bu kadar kriz gerçekten kendiliğinden mi oluyor, yoksa bir irade tarafından mı büyütülüyor?
Gerçek şu: Bugün yaşanan küresel felaket, teknoloji çağının kaçınılmaz sonucu değildir. Bu felaketin temelinde imanın, ahlâkın ve vicdanın çekilmesi vardır. Ahlâk çekildiği yerde güç başıboş kalır. Güç başıboş kalınca da iktidar zulme dönüşür.
Kur’ân zulmü sadece kılıçla yapılan bir kötülük olarak anlatmaz. Hakkı gizlemek, adaleti eğip bükmek, mazlumu susturmak, zalimi aklamak, insanı bir araç gibi görmek de zulümdür. Bugünün zulmü çoğu zaman tankla değil, “hukuk” diliyle; kurşunla değil, “sözleşme” diliyle; işgalle değil, “insan hakları” söylemiyle gelir.
Modern çağın en büyük yalanı şudur: Kötülük artık bağırmıyor, gülümseyerek yapılıyor. Zalimlik artık kaba değil, “modern” görünüyor. Katliam “operasyon” diye sunuluyor. İşgal “güvenlik” adıyla meşrulaştırılıyor. Sömürü “kalkınma” adıyla pazarlanıyor. Böylece vicdanlar uyuşturuluyor, itiraz edenler susturuluyor.
İşte bugün dünya tam olarak bu ahlâksız düzenin içindedir.
Ve bu düzenin merkezinde kim var?
Bugün küresel sistemin ana omurgasını ABD merkezli hegemonya oluşturuyor. Onun yanında Batı blokları, küresel sermaye çevreleri, silah şirketleri, enerji kartelleri ve medya tekelleri var. Bu yapı sadece bir devlet politikası değil; devletleri aşan bir küresel çıkar organizasyonudur.
Bu çıkar düzeninin bölgemizdeki en sert uygulayıcısı ise İsraildir. İsrail bugün sadece bir devlet gibi hareket etmiyor; aynı zamanda küresel sistemin sahadaki en saldırgan aparatı olarak çalışıyor. Gazze’de yaşananlar bir “çatışma” değil; açıkça bir toplu yok etme siyasetidir. Bu zulüm dünyanın gözü önünde yapılıyor ve buna rağmen durdurulamıyor.
Peki İsrail bu kadar pervasızlığı nasıl sürdürüyor?
Çünkü İsrail’in arkasında yalnızca kendi ordusu yok; ABD’nin milyarlarca dolarlık askeri yardımı, diplomatik koruması ve Birleşmiş Milletler’deki veto gücü var. İsrail’in dokunulmazlığı İsrail’in gücünden değil, onu koruyan küresel sistemden geliyor. Bu yüzden İsrail’in yaptığı zulüm, sadece Tel Aviv’in değil; Washington merkezli küresel düzenin de eseridir.
Burada mesele bir din ya da bir kavim meselesi değildir. Mesele, Firavunlaşmış bir zihniyet meselesidir. Kur’ân’ın Firavun kıssası, geçmişte kalmış bir tarih değildir; her çağda tekrar eden bir iktidar sapmasını anlatır. Firavunluk bir pasaport değildir; bir karakterdir. Bugün firavunluk, tankın içinde değil sadece; aynı zamanda bankanın kasasında, medya stüdyosunda, silah şirketinin yönetim kurulunda da vardır.
Çünkü modern dünya sadece bombayla yönetilmiyor. Modern dünya en çok parayla yönetiliyor.
ABD’nin küresel gücü yalnızca askeri üslerden gelmez. Asıl güç, dolar sisteminden gelir. Dünya ticaretinin büyük bölümü dolar üzerinden dönüyor. Petrol ve enerji ticaretinde dolar hâlâ temel ölçü. Bu durum ABD’ye büyük bir avantaj sağlıyor: ABD, kendi parasını dünya sistemine dayatarak, ekonomik baskıyı bir silah gibi kullanabiliyor.
Bu nedenle ABD, istemediği ülkeye yaptırım uyguluyor, bankacılık sistemini kilitliyor, ticaret yollarını tıkıyor, ülkeyi ekonomik olarak çökertiyor. İran, Venezuela, Rusya ve daha birçok ülke bunun örneğidir. Bu yaptırımların bedelini yöneticilerden önce halklar ödüyor. İşte bu yüzden yaptırım, modern çağın en “temiz görünümlü” zulüm aracıdır.
Bu düzenin uluslararası aparatı da bellidir: IMF, Dünya Bankası ve kredi derecelendirme kuruluşları… Bu kurumlar çoğu zaman “kalkınma” adı altında ülkelere borç veriyor, sonra o borçla ülkelerin iç işleyişine karışıyor. Devletin fabrikası satılıyor, stratejik kurumlar özelleştiriliyor, üretim zayıflıyor, ülke dışa bağımlı hâle geliyor. Sonuçta o ülke kağıt üzerinde bağımsız kalıyor ama gerçekte karar mekanizması başkalarının eline geçiyor.
Bu, modern sömürgeciliğin en sofistike şeklidir.
Bu kadar büyük bir sistem sadece para ve silahla ayakta durmaz; bir de algı yönetimi gerekir. İşte burada devreye medya girer.
Bugün medya, hakikati aktaran bir araç olmaktan çıktı; hakikati örten bir propaganda aygıtına dönüştü. Gazze’de öldürülen çocuklara “istatistik” muamelesi yapılırken, zalimin kaybı büyütülüp dramatize ediliyor. Katliam “çatışma” diye yumuşatılıyor. İşgal “meşru müdafaa” diye sunuluyor. Böylece insanlık, zulmü normal görmeye alıştırılıyor.
Bu yüzden Batı’nın “insan hakları” söylemi artık güven vermiyor. Çünkü insan hakları, Batı için çoğu zaman evrensel bir ilke değil; çıkarına göre kullandığı bir siyasi sopadır. Ukrayna için ayağa kalkanların Filistin için susması bunun en açık delilidir. Demek ki sorun hak değil; sorun kimin yanında durulduğudur.
Bugün dünya düzenini şekillendiren bir diğer güç de küresel zenginlerdir. Halklar sandığa gidiyor ama dünya çoğu zaman sandıkla yönetilmiyor. Dünya; birkaç büyük şirketin, birkaç silah lobisinin, birkaç enerji kartelinin ve birkaç finans devinin çıkarlarına göre yön değiştiriyor.
Kriz çıktığında kim kazanıyor?
Silah şirketleri.
Petrol fiyatı yükseldiğinde kim büyüyor?
Enerji tekelleri.
Ülkeler yıkıldığında yeniden inşa ihalelerini kim alıyor?
Küresel sermaye çevreleri.
Bu tablo şunu gösteriyor: Savaş çoğu zaman “kazayla çıkan bir felaket” değil; planlı bir kazanç düzenidir.
Fakat bu büyük zulüm düzeninin karşısında Müslüman dünyanın da ağır bir sorumluluğu vardır. Çünkü zalim kadar, zulmün büyümesine zemin hazırlayan da sorumludur. Bugün İslam dünyası parçalıdır, dağınıktır, ortak irade zayıftır. Birlik yoktur, strateji yoktur, ortak savunma refleksi cılızdır. Her ülke kendi içine kapanmış, her yönetim kendi gündeminde kaybolmuştur. Bu dağınıklık, küresel düzenin işini kolaylaştırmaktadır.
Kur’ân’ın işaret ettiği gerçek şudur: Zulüm sadece zalimin gücüyle büyümez; mazlumun suskunluğuyla büyür. Tehlike yalnızca zulmü üretenlerde değil, zulme alışanlarda artar. İman hayattan çekilince din ritüele dönüşür. Namaz kalır ama şahitlik kaybolur. Dua kalır ama sorumluluk silinir.
Oysa iman, yalnızca inanmak değil; hakikate şahitlik etmektir.
Bugün Müslüman’ın yapması gereken şey öfkeyi kimliğe dönüştürmek, nefreti ideolojiye çevirmek değildir. Yapılması gereken; tevhid eksenli bir bilinçle insanı merkeze alan, adaleti evrensel gören, ahlâkı vazgeçilmez sayan bir duruşu yeniden inşa etmektir.
Çözüm aslında nettir:
Üretim olmadan bağımsızlık olmaz.
Medya gücü olmadan hakikat savunulmaz.
Birlik olmadan ümmet ayakta kalamaz.
Strateji olmadan direnç gelişmez.
Ahlâk olmadan kazanılan zafer bile zulme dönüşür.
Çünkü en büyük imtihan şudur: Zulme karşı çıkarken zalime benzememek. Hakikat kirlenmeden savunulursa hakikattir. Aksi hâlde insan, karşı çıktığı kötülüğün başka bir suretini üretir.
Bugün dünya bir medeniyet çağı yaşamıyor; dünya, ahlâkın sürgün edildiği bir çağ yaşıyor. Ve ahlâk çekildiği yerde iktidar mutlaka zulme dönüşüyor.
Selam; güce değil hakka yaslananlara olsun.
Selam; kalabalığa değil hakikate yürüyenlere olsun.
Selam; susarak değil, ahlâkla direnenlere olsun.