Bir milletin saatini durdurursan, zaman dışı kalmaz; sadece başkasının saatine mahkûm olursun. Zamanı kendinden yitiren, yeryüzündeki varlığını da kaybeder. İşte biz, zamanla birlikte ruhumuzu da kaybettik. Bir sabah, adını unuttuğumuz bir çağrının ardından, elimizdeki saatleri kırıp yerine Batı’nın artığını taktık bileğimize. O saat şimdi tersine işliyor.
Zahirde yıkılmamış bir kaleyiz. Taşlarımız yerli yerinde, bayrağımız dalgalanıyor. Lakin içimizde yangın var! Duvarlarımızı ayakta tutan harç çökmüş, ruhumuzun temeli oyulmuş. Fethedilmemiş gibi görünen bu coğrafya, içten içe teslim alınmış. Sömürgeci gelmedi ama biz, onun aklını, ruhunu, değerlerini kendi elimizle bağrımıza sapladık.
Bir millet, toprağını değil ruhunu kaybettiğinde tarihten düşer.
Biz ki cihanın kalbi olmuştuk bir vakit. Kelâmı hikmete, kılıcı adalete, felsefeyi tevhide çevirmiştik. Şimdi ne oldu da gölgemizi kaybettik? Hangi fırtına savurdu bizi? Hangi ayartıcı parıltıya aldandık?
Bir inkılap yaptık: Önce tarihi yıktık, sonra medeniyeti, sonra inancı... Ve nihayet insanı. Yerine ne koyduk? Taklit... Suret… Gölge...
İsimleri sildik, ruhları gömdük. Harfleri değiştirdik, geçmişi imha ettik. Tabelaları Latinleştirdik ama vicdanı Fransızca yaptık. Camileri sessizleştirip şehirleri kilise kulelerine çevirdik. Sanatı ruhtan, siyaseti hikmetten, eğitimi ahlaktan, ilmi hikâyeden boşalttık.
Ve hâlâ “medeniyiz” sanıyoruz kendimizi.
Ey kendinden kaçan insan!
Sana maskeler taktılar, sen kendini zannettin. Gölgesine aşık olan bir figür gibi döne döne kurudun. Lakin unutma: Ruh köksüzse kelime kifayetsiz kalır. Bugün ne söylesek yarım, ne düşünsek boştur.
Çünkü biz, kendimizi unuttuk. Üzerimizde taşıdığımız cümlelerin manasını kaybettik. Oysa millet demek ruh demektir; ruhsuz millet yalnız bir kalabalıktır.
Batı, kendi köküne indi; biz toprağı kazdık, üzerine beton döktük. Onlar geçmişlerini parlatırken biz geçmişimizi lekeledik. Onlar tarihî derinliklerinden kuvvet alırken biz hafızamızı haşladık. Ve sonra aynaya baktık, kendimize yabancılaştık.
Artık bir hesap vakti geldi. Önce kendimizle, sonra asrımızla, sonra Yaratıcı’yla…
Biz bu topraklarda ruhun secdesini yeniden başlatmak zorundayız. Ruh köklerimizi inkâr ettikçe, ne şehir inşa edebiliriz ne medeniyet. Medeniyet, şekil değil; ruhun kıvamıdır. Bir milletin rüyasıdır. O rüya gökten inen değil, yerden filizlenen bir kıyamdır.
Yoksa çürürüz. Yoksa çölleşiriz. Yoksa “medenî” sandığımız bu kuraklıkta yok oluruz.
Kurtuluş, ne Batı'nın ışığında ne Doğu'nun gölgesindedir. Kurtuluş, hakikatin kalbindedir. Biz, o kalbe dönmedikçe, yeryüzünde ne izimiz kalır ne sözümüz.
Yüz yılın sonundaki feryadım budur:
Kazandıkça kaybettik! Artık kendimize dönmeli, ruhumuzu diriltmeliyiz. Aksi hâlde ne çocuklarımız kalacak ne geleceğimiz; yalnızca bir hiçlik yankısı...
Selam ve dua ile.