Bugün akşam Ahmet Üstün abiyle birlikte, İpek Yolu Derneği’ne ait uluslararası öğrencilerin kaldığı eve misafir olduk. Mehmet Ali Akpınar’ın ev sahipliğinde açılan o kapıdan içeri girdiğimizde, klasik bir öğrenci eviyle değil; tarihin omuzlarımıza yüklediği sorumlulukla karşılaştık.
Mısır’dan Özbekistan’a, Mali’den Etiyopya’ya…
Moğolistan’dan Kazakistan’a, Azerbaycan’dan Suriye’ye, Çad’dan Yemen’e kadar ümmet coğrafyasının tamamı aynı sofradaydı.
Ama asıl dikkat çeken şuydu:
Herkesin konuştuğu dil Türkçe, herkesin istikameti aynı kıbleydi.
Bu tablo romantik bir hatıra değildir.
Bu tablo, devlet aklının sosyolojik fotoğrafıdır.
Zira devlet, sadece sınır çizmekle kurulmaz.
Devlet; dil ile, hafıza ile, adaletle ve çağrı ile kurulur.
Ve bu çağrı, bu topraklardan yükseldiğinde yankı bulur.
Akşam namazında saf tutuldu.
O saf, Birleşmiş Milletler salonlarından daha öğreticiydi.
Çünkü orada eşitlik kâğıtta değil, secdeyle tesis edilmişti.
Sohbette coğrafya konuşuldu.
Tarih konuşuldu.
Ümmet olmanın duygu değil, sorumluluk olduğu hatırlatıldı.
Devlet olmanın ise güç gösterisi değil, emanet taşıma işi olduğu vurgulandı.
Bugün dünya, İslam coğrafyasını dağınık görmek istiyor.
Merkezsiz, yönsüz, hafızasız…
Ama bu evde gördük ki;
merkez hâlâ var, hafıza hâlâ canlı, yön hâlâ belli.
Türkiye, doğru yerde durduğunda yalnızca kendisi için güçlü olmaz.
Türkiye, doğru yerde durduğunda ümmet için denge, dünya için ölçü olur.
Bu gençlerin gözlerinde sessiz, vakur ve derin bir gelecek bilinci vardı.
Bu yüzden bu akşam şunu net gördük:
Ümmetin yeniden ayağa kalkışı bir sloganla değil,
devlet aklıyla yoğrulmuş nesillerle mümkün olacak.
Allah’ım,
Bu millete omuzlarına yüklediğin emaneti unutturma.
Bizi güce değil adalete, kalabalığa değil istikamete sevk et.
Bu toprakları yalnızca bir ülke değil,
mazlumlar için güven, ümmet için merkez eyle.
Nesillerimizi coğrafyanın taşıyıcısı,
devletimizi Hakkın hizmetkârı kıl.
Âmin.
26.01.2026
Hasan Günay