Fakirlik, yokluk, yıkım, sefalet… şehirlerin hepsinde ilk gördüğüm şey buydu. Konuştuğum Türkmenlerin, Kürtlerin ve Arapların hepsi çektikleri acıları, yitirdikleri yakınlarını, yaşadıkları travmaları anlattılar. Kimin acısı daha derin, kimin derdi daha büyük, kimin hikayesi daha hüzünlü, karar veremedim…
Suriye acı hikayelerini sırtında taşıyan insanlarla dolu…
Milletleri, inançları, dinleri, kimlikleri birbirine düşman eden zehirli suların aktığı yerlerden geçtim. Fırat, kara toprağı besleyeceğine, ayrışmanın çizgisi haline gelmiş. Köprüler şehirleri, yolları, insanları birbirine bağlarken havaya uçurulmuş.
Parça parça edilmiş topraklar, bölünmüş coğrafyalar, düşmanlaştırılmış akrabalar, küsmüş kardeşler ve kanla sulanmış kızıl topraklar…
Azınlık diktatörlüğünün, kör ideolojilerin, emperyalist açgözlülüğün, cehaletin, fakirliğin ürünüdür tüm bu acı tablo. Birlikte kanla çizdiler bu tabloyu.
Hep gözümün önüne buz gibi yağmurlu havada terlikle dolaşan çocuklar geliyor… Şeyh Maksut’ta çamurlu ara sokaklarda, Rakka’da yıkılmış köprünün yanında, Mümbiç’te çukurlu toprak yollarda dolaşan çocuklar hep aynıydı, ayakları çıplaktı ve terlik giyiyorlardı.
Anladım ki Suriye acıların büyüttüğü çocuklarla dolu…
Şimdi bu Kürt çocuğa “sosyalist demokratik toplum” ideolojisini, Arap çocuğa DEAŞ’ın halifelik teorisini, Baas ideolojisini, Nusayri çocuğa Şii hilali teorisini anlatın bakalım, size ne cevap verecek? Fakirlikten perişan olmuş elbiseleri içinde babasına anlatmayı da deneyebilirsiniz… Olmuyor değil mi? Ayağı yalın çocuğun ihtiyacı olan şey ideolojik propaganda değil, bir çift ayakkabı, sıcak bir çorba…
Gelin görün ki onlara anlamadıkları ideolojileri dayattılar hep. O çocuklar aç oldukları için o örgütlerin tuzaklarına bilerek düştüler, yoksa ideolojiye inandıklarından değil.